Ercümend Özkan Sitesi - İlay-ı Kelimetullah uğruna istikrarlı ve tavizsiz bir mücadele

Dinamit Programları

Dinamit Programi Kanal DDinamit Programi Kanal 6
Buradasınız:Ana Sayfa arrow Ercümend Özkan Özel Sayı arrow Analiz arrow Ercümend Özkan'ın Tasavvuf Anlayışı
  • Decrease font size
  • Default font size
  • Increase font size
  • default color
  • green color
  • blue color
Ercümend Özkan'ın Tasavvuf Anlayışı PDF Yazdır E-posta
Yazar Abdulhamid Bayırbaşı   

Tasavvuf konusunda Ercümend Özkan'ın tespitlerini ortaya koyan bir analiz.

Yıllar önce, Avusturya asıllı, sonradan müslüman olup Muhammed ESED ismini alan Frankfurter Zeitung muhabirinin MEKKEYE GİDEN YOL" isimli eserini okumuştum.

20. asrın ilk çeyreğinde özellikle 1. Cihan harbinden sonraki yıllarda muhabirliğini yaptığı gazete adına İslam ülkelerindeki izlenimlerini anlatıyordu.

Yazar, eserinde İstanbul'da geçirdiği günlerde bir anısını naklederek, Üsküdar'da, dönerek ayin yapan tasavvuf ehlinin kendisini çok rahatsız ettiğini, bu tür bir dini inanışın müslüman tasvirine uygun düşmediğini söylüyordu.

Daha sonra, özellikle Mısır'da El-Ezher'de edindiği eserler yardımıyla bu çeşit tasavvufi ayinlerin müslüman dünyasına İslam olmayanlar tarafından sokulduğunu, bu inanış sahibi, İslam mistiklerinin (tasavvuf ehlinin) İslam düşüncesine ihanet ettiklerini, İslam peygamberinin vahiylerine tamamıyla yabancı bu tür akide ve ayinlerin meydana çıkmasında Hindistan'ın (Hinduizm ve Budizm'in) hatta zaman zaman Hıristiyanlığın tesiri olduğunu öğrendiğini anlatıyordu Muhammed ESED eserinde(1).

Allah'ın mağfiretine erişmiş birinin tasavvuf hakkındaki görüşlerini anlatırken tasavvufun tarihi hakkında bilgi vermek, bu yazının çerçevesini zorlamak olacaktır. Ancak, iki ayrı kişinin Tasavvuf konusuyla ilgili kanaatlarına çok kısa olarak yer vermeyi, rahmetlinin tasavvuf hakkındaki fikirlerinde yalnız olmadığını göstermesi bakımından önemli görmekteyiz.

"Tasavvuf; Hind-İran, Yunan-Roma tesirlerini, bir taraftan Hıristiyanlıkla yani yeni EFLATUNCULUK nazariyeleriyle, Yahudilikle, bir taraftan da bilhassa Türk tarikleriyle, Şamanizm'in, Manihizim'in ve nihayet yerli geleneklerin islami unsurlarla karışmasından meydana gelmiş idealist bir tefekkür sistemidir.

Vahdetin yalnız bilgisini kuran ve kurulmuş bilgi sistemini şerheden, İslamileşmiş Yunanlı Eflatunculuk felsefesine kendisini verip, din adına dinsizlik yapacak kadar, ileri giden; hatta Peygamberliği bir irfan mertebesi sayıp ve davaya (Peygamberlik davasına) kalkışan, zengin gelirli tekkeler kurarak padişahlara hükmedecek kadar nüfuz kazanan ve çeşitli tabasbuslarla (Yaltaklanmalarla) bu nüfuzu koruyan sofiler olmuştur.(2)

Kur'an'a vakıf olan Allah'ın elçisi ve O'nun aklını başkalarına ipotek etmeyen seçkin sahabesinin anladığı gibi Allah'ın dinini anlamaya çalışanların tasavvuf konusunda pek iyi düşünmediklerini görüyoruz ve okuyoruz.

"Tasavvuf, Allah'ın kitabını baştan sona değiştirip, iman ve küfrün, tevhid ve şirkin, hak ve batılın vahiy ve zannın arasındaki sınırları berhava etmekte, birbirine katıp karıştırmaktadır."(3)

"Tasavvufta, nübüvvet makamının mevkii, Rasulün üstünde ve velinin altında bir yerdir." (4)

"Tasavvuf, akidenin sulandırılmasının, imanın tav-satılmasının (değerinin düşürülmesinin) zirvesidir. Bu sebeple tasavvuf "DİN İÇİNDE DİN" olmaktan Öte "DİN ÜSTÜNDE DİN" olma iddiası taşımaktadır."(5)

Bütün bu anlatımlar gösteriyor ki, Tasavvuf, tasavvuf ehlinin iddia ettiği gibi temellerini Kur'an ve Sünnet'te bulan bir ruhi terbiye ekolü değildir. Hz. Muhammed'e gönderilen vahiylerden oluşan İslam'dan önceki bütün batıl dinlerde, toplumlarda tasavvufun izlerine rastlanmaktadır.

Tasavvuf, İslam dünyasına ne zaman girdi? Hangi ortamda girdi? Doğuran sebepler neydi? Nasıl zemin buldu? Günümüzde kaç parçaya ayrılmıştır? Bütün bu soruların cevabı bizim bu yazımızın sınırlarını zorlayacak konulardır.

Sadece konuyu tarihi açıdan inceleyen bir eserin adını dipnotta vererek okuyucularımızın bu eserden yukardaki soruların, cevaplarını bulabileceklerini belirtelim(6)

Ercümend ÖZKAN (Allah mağrifet etsin) 1981 yılının Ocak ayından itibaren İKTİBAS Dergisini çıkarmaya başlamıştı.

Bu dergideki SELAM İLE, YORUM, KAVRAMLAR, OKUYUCUYA MEKTUPLAR bizzat kendisi tarafından kaleme alınıyordu.

Derginin 5. yılından itibaren, özellikle 104. sayıdan başlamak üzere Tasavvuf ehli tarafından baştacı edilen, "TASAVVUFUN AMENTÜSÜ" niteliğindeki eserlerden Kur'an'a, Sünnete aykırı alıntılar yapmaya başlıyordu.

Bu alıntıları yaparken okuyucunun mukayesesi ve kontrol imkanını temin için eserlerin adını, yazarını, yayınevini, tercüme edenini kısacası, sahifesine varıncaya kadar her türlü bilgiyi vermesine rağmen bu tür iktibaslardan dolayı sürekli şimşekleri üzerine çekiyordu. Şimşekler ithamlara ve iftiralara dönüşüyordu.

Derginin 104. sayısından sonraki hemen her sayısında KAVRAMLAR ve OKUYUCUYA MEKTUPLAR bölümünde gerek kavram olarak, gerekse sorulan sorulara cevap olarak, Tasavvuf, tarikat, keramet, veli, rabıta, zikir, zühd, gayb v.b. bir çok konuda Kur'ani bilgiler veriyordu okuyucularına...

İstiyordu ki, müslüman halka "İSLAM BÜYÜĞÜ(!) diye tanıtılan kişiler Kur'an'daki iSLAM'ın neresinde yer alıyorlardı, bu bilinsin. Düşünebilen akledebilenlerin ufku açılsın, bunun farkına varsınlar istiyordu.

Ancak, Türkiye gibi "GELENEKSEL İSLAM" anlayışının yaygın olduğu, kimin kime, neye göre "İSLAM BÜYÜĞÜ" dediği belli olmayan bir ülkede tasavvufun İslam dışılığını gündeme getirmek, "MAYINLI TARLADA" yürümeyi göze almak demekti. Her fırsatta Allah'ın dininin, O'nun kitabının ve O kitabın pratik hayata uyarlayıcısı olan Hz. Peygamberin sahih sünnetinin kendisini bağladığını söyleyen bir kişi ne zamana kadar bu ithamları ve iftiraları göğüsleyebilecekti... Bunu zaman gösterecekti...

O, (ERCÜMEND ÖZKAN) aklını kullanamayan zavallıların çok çabuk kandırılabildiğini sürekli vurguluyordu. Akidesi, inanç biçimi olarak birbirine zıt iki din olan TASAVVUF ve İSLAM. Bu zıtlık içinde diğer bir tür sapık dinlerde olduğu gibi tasavvufta da bazı doğrular, bazı İslami kavramlar ve motifler bulunacak, bulunmalıdır da. Bu sayede seviyesi düşük olanlar, fikri olgunluğa erişmemiş olanlar, Kur'an vahyi ile hayatını şekillendirmeyenler, kısaca aklını kullanamayanlar daha kolay kandırılabilsinler...

Hayatının 35 yılı aşkın bir dönemini, Müslüman Kitleye Kur'an bilincini vermek, Allah'ın vahyini anlatmak, yazmak, Hz. Peygamber'in "USVETÜN HASENE" olması hasebiyle onun hayatını çok iyi bilmek gerektiğini vurgulamak, adı, sıfatı ne olursa olsun hiç kimsenin Hz. Peygamber'den daha dindar olmasının mümkün olmadığı kanaatını vermek gibi yüce bir gayeye adamıştı. Bu yüzden kelime ve kavram olarak ne Kur'an'ın andığı, ne de Hz. Peygamber'in sünnetinde izine rastlanılmayan tassavvuf için, özünü İSLAM'dan almayan tasavvuf için pek de iyi şeyler düşündüğü söylenemezdi.

O bütün düşüncelerinin sağlamasını Kur'an'la yapmayı adet haline getirmişti. Bunu da her vesileyle dile getirirdi. Tasavvufun Kur'an'la sağlamasını yapıyor. Kur'an süzgecinden geçiyor, ele gelir bir yanının bulunmadığını görüyor ve bunu her fırsatta söylüyor, yazıyordu.

Allah'ın dini İslam, Tevhid esasına dayanıyordu. Tasavvuf dini ise ŞİRK esasına dayanıyordu.

Tasavvufun ne Vahdeti Vücud akidesi, ne zühd anlayışı, ne rabıta, ne zikir ve nede gayb anlayışı... Hiç biri Kur'an'da ' yer bulamayan şeylerdi.

Tasavvuf, etkisi altına aldığı saf Müslümanların tevhid İnancını, peygamber inancını, Kur'an inancını, din anlayışını, ahlakını ve nihayet ibadet şekillerini bozmuş olan AYRI BİR DİNDİ O'na göre.

Aklın, Allah'ın kullarına Allah tarafından verilmiş en büyük nimet olduğunu, akıl sayesinde Allah'ın vahiylerinin anlaşılabileceğini, Kur'an'ın akıllılara, akıllarını kullanmak ve bu sayede gerçekleri öğrenmeleri için gönderildiğini, akide'yi Kur'an'a uygun hale getirmekle ancak sahih bir inanç sahibi olunabilceğini sık sık yazar ve söylerdi.

Bir zamanlar, Kur'an'a uygun yaşam süren Müslümanların fikren zinde oldukları dönemlerde hayatiyetlerinin zirvede olduğunu söylüyordu. Ne zaman ki Müslümanlar, Allah'ın söylediklerinin yerine, -Tasavvufta olduğu gibi kullarının söylediklerini nihai doğrular olarak kabul etmeye başladılar işte o zamandan bu yana akledemeyen Müslümanlar ellerindeki mirası bitirene kadar yaşadılar ve öldüler... İslamı tekrar hayata döndürmenin yolu akletmekten geçmektedir. Aklımızı, toplumun tümünü etkileyecek şekilde kullanmaz isek ne İslam anlaşılır, ne Kur'an anlaşılır, ne de onunla amel olunabilir. Kur'an, içindeki esaslarıyla kıyamete kadar ona inananların sorunlarını çözmeye kadir olduğunu söylediğine göre, bu çözüm aklı kullanarak vahyi anlamaktan geçmektedir. Vahiy şimdiye kadar akıldan başka bir şeyle anlaşılmamıştır. Anlaşılmaz da... Peygamberler de akılları sayesinde Allah'ın vahiylerini anlıyorlardı.

Halbuki tasavvuf neredeyse hayatın bütününde aklı tamamen devre dışı bırakmak esasına dayanmaktaydı.

Mürid, şeyhinin huzurunda, yıkayıcının elindeki ölü gibiydi. Soru sorması, Şeyhinin yüzüne bakması "Tasavvufi Ahlak" ta saygısızlık olarak görülürdü.

Hz. Peygamber'in, arkadaşlarına, herhangi bir konuda bir şey söylemesini müteakiben Sahabenin;

"Ya Rasulullah, Bu söyledikleriniz önüne ve arkasına geçemiyeceğimiz, hakkında ileri-geri konuşmayacağımız Allah'ın bir vahyi midir? Yoksa sizin görüşünüz mü?" diye sormaları tasavvuf ehlini hiç düşündürmemişti.

Allah'a ait sıfatların mürid tarafından Şeyh'te var olduğu inancı hiç bir şekilde tashih edilmemiş, bilakis böyle inanca sahip olmayanın gerçek mürid olamayacağı vurgulanmıştı.

Daha da ileri giderek mürid'in Şeyhini İslami olmayan uygunsuz bir vaziyette görse yani bir haramı işler vaziyette görse bile onu kendi kusuruna bağlayarak "Ben bunun gerçek mahiyetini anlayamam" diyerek kabul etmesi istenmişti. Şeyhin sözünün hak olduğuna itikat etmek, sözünü tutmak... Evet bütün bunlar ve bunlardan daha fazlası Kur'an eleğinden geçirildiğinde hiçbirisi eleğin üzerinde kalmayıp hepsi aşağı dökülecek artıklardı.

İşte bütün bu yönleriyle tasavvufun İslamdan başka herşey olduğunu, her türlü sapıklığa yer verdiğini, Allah'ın kullarını islam adına İslamdan uzaklaştırdığını, tasavvufta her dinden bir eser bulunmasına rağmen İslam dininden -O da saf Müslümanları aldatabilmek için- pek az eser bulunduğunu, islam dinine, Şeytanın bile aklına gelmeyen nice şeyleri tasavvufun girdirdiğini sık sık yazılarında dile getiriyordu. Bu sebeple sanki feryat edercesine zaman zaman, ne olur müslüman olarak Allah'ın dinine sahip çıkınız Tasavvuf şeyh bozuntularından uzak durunuz" diye adeta yalvarıyordu. Okuyucularından gelen "kimi zaman tasavvufta bazı yanlışların bulunabileceği bu yanlışları düzeltmek varken bir gerçeği tümden reddetmeyi nasıl açıklarsınız?" şeklindeki soruları cevapsız bırakmıyordu.

O'na göre tasavvuf hataları bulunan bir yol değildi. Eğer böyle olsaydı bu hataları zikrederek, bu hataların düzeltilmesmi isteyeceğini söylemekteydi. Ancak Tasavvuf, Kur'an dininin dışında köklerini, esaslarını Kur'an'dan almayan bir DİN olduğu için, bu dinin tamamen yıkılması gereken kaçak (Yasak) bir yapı görünümünde olduğunu, bu yapının yıkılmadan yerine Kur'an dini "İSLAM"ın bina edilemiyeceğini vurgulardı.

O'na göre tarikat şeyhlerinin tarihte ve günümüzde yöneticilerle dirsek temasına geçerek Müslüman halkı uyutmaları, uyuşturmaları, miskinleştirmeleri affedilecek şey değildi. Nitekim günümüzde hemen her seçim döneminde tarikat şeyhlerinin düzenden bir pasta kapmak için müridlerini demokratik ve laik rejimlere karşı ilgi duymalarını sağlamaları, entegre etmeye çalışmaları Ercümend ÖZKAN'ı haklı çıkarmıyor mu?

Bu haliyle tasavvuf, en büyük işlevini yerine getirerek, islami olmayan Devlet ve o devletin yöneticilerinin İslam dışılıklarını, zulümlerini meşrulaştıran bir araç konumuna düşmüş olmuyor mu?

Nitekim Demokratik -laik rejimin soluk yenilemesi, güven tazelemesi için yapılan her seçim döneminde hem de her partinin liderlerinin şeyh efendilerle yaptıkları flörtler pastanın paylaşımının bir ifadesi değil mi?

Her yerde, tasavvuf ehlinin nefesinin insanların ensesinde hissedildiği bir coğrafyada, tasavvufun ekolleri olarak bilinen TARİKATLAR ve bu tarikat şeyhleri için KUR'AN'ın "herbiri dinlerini parça parça etmiş ve her fırka kendisinde bulunanın hakkın tamamı olduğunu sananlar zümresidir ki, bunların hesabı Allah'a kalmıştır..." ayetini okuyarak karşı çıkacaksın;

Tarikat liderlerini Allah'ın kullarını kendilerine kul yapmaktan başka bir gayelerinin olmadığını söyleyeceksin;

Tasavvufun İslamdan birşey içermediğini ısrarla vurgularken "batılın hak kılığına; kurdun kuzu kılığına" bürünmesi şeklinde bir benzetmeyle tasavvufun İslam postuna bürünmüş şirk olduğunu aleme ilan edeceksin, ve nihayet;

"Şirk ehlinin İslamdan öcünü tasavvuf kanalıyla aldığı kanaatını taşıyacaksın;"

Bütün bunlar Ercümend ÖZKAN tarafından İkibas Dergisi'nde yazılıyor sohbetlerinde söyleniyordu. O, bu Kur'an'i gerçekleri yazdıkça ve söyledikçe birbiri ardına tasavvufi eserlerden yaptığı alıntılarla İslam dışılıkları gündeme getirdikçe karşılıksız ve tepkisiz kalmıyordu. Malum çevrelerden duyduğu akıl almaz ithamların ve iftiraların yanı sıra tehditlere maruz kalıyordu. Müslümanın ağzına yakışmayan küfürler duyması da cabasıydı.

Böylesine tehlikeli bir mayınlı tarlada yürümek, onca insanın inançlarını sarsacak şeyleri dile getirmek, tehditler duymak bu insanı hiç mi korkutmuyor du?

Korku... Her insanda az veya çok mutlaka bulunan fıtri bir duygu... Ercümend Bey, bu duyguyu anlatırken" İnsan aciz dir. Oldum olası birşeylerden korkar, korkmuştur da... insanlar içinde fareden korkan olduğu gibi, arslandan korkan da vardır. Fareden korkan birine, -fareden korkanların dışında-, herkes gülerken, arslandan korkana gülen görülmemiştir. Çünkü arslan korkulacak bir hayvandır. Ben insanlardan korkmayı, onların kınamasından çekinmeyi, tehditlerine kulak vermeyi fareden korkanlara benzetiyorum. Bu halde olanlara gülmüyor, gülemiyor ancak acıyorum. Bu acımam onların hesabı zor verecek olmalarındandır.

Allah'tan ise korkuyorum. Çekiniyorum. Bu korku ve çekinme O'nun rızasını, O'nun sevgisini kaybetmenin ve hesabı zor vermenin korkusudur. Bu yüzden insanların tehdidi, şantajı, levmi kınaması bana vızgeliyor", diyor ve ekliyordu. "Bizi Allah'ın kitabı bağlıyor ve ilgilendiriyor. O'nun, Allah'ın rızasını kaybetmek korkusu bizi endişelendiriyor. İslamı bozan tasavvufun kökten yanlışlarını sapıklıklarını tenkidini yapıyoruz diye tasavvuf erbabı bize kızıyormuş. Bize kırılıyormuş. Bu bizim değil, onların sorunu. Demek ki hak sözü dinleyince kulak verenlerden değillermiş. Öyleyse hesap gününü beklesinler, biz de bekleyeceğiz" diyerek Allah'a havale ediyordu...

Tarih boyunca hemen hiç kimsenin "Allah'a ortak koşacağım" diyerek şirke girmediğini, hemen her şirk koşanın Allah için Allah'ı daha çok razı etmek düşüncesiyle bu işi yaptığını, nitekim Hz. Peygamber devrindeki Mekke'li müşriklerin putların şefaatlerini umarak Allah'la aralarında aracı kıldıklan gibi, tasavvuf ehlinin de Allah'a şirk koşmaksızın iman etmediklerini ifade etmeye çalışıyordu.

Tasavvuf konusunda samimi ve kendine güven dolu tavrı karşısında müslüman kesim tarafından gördüğü çok şiddetli tavıra ek olarak, ateist olduğunu söyleyen, İslamcı kesim hakkında araştırma yapan kimileri tarafından -biraz da küçültücü bir ifade ile- "BİR TASAVVUF DÜŞMANI; ERCÜMEND ÖZKAN" diye nitelendiriliyordu... Bu nitelendirmenin altında birilerine hedef gösterici bir amaç var mıydı? Bunu ancak nitelendirmeyi yapanla -O'nun inanmadığını söylediği- Allah bilirdi elbette...

Söz konusu yazar yukarıdaki başlık altında Ercümend ÖZKAN'ı anlatırken tasavvufun ve tasavvuf ehlinin genel yapısını bir cümle içinde çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyordu.

"Kendisini alabildiğine güçsüz ve kırılgan hissettiği modern dünyada, güven duygusunu şeyhine ve onun cemaatine bağlılıkta bulan bir kişiden, bütün bunları bir kenara itip, gerekirse tek başına bir birey olarak İslami mücadelesini sürdürmesini beklemek safdillik olacaktır"(7)

Gerçekten Peygamberi metodları unutarak doğruları kalabalıklarla birlikte görenlerin, uğruna canın ve malın verilmesi gereken bir mücadelede yer almasını beklemek doğru olamazdı. Böyleleri sorumluluklarını başkalarının yüklenebileceğini zanneden zavallılardı. Maalesef ilim ehlinin cesur olmadığı, gerçekleri söylemediği yerlerde cahiller dolduruyor ortalığı. Doğruyu kalabalıklarda görenler, kalabalıkların doğrular üzere olduğunu zannediyorlar. Eğer doğrular kalabalıklarla beraber olsaydı veya kalabalıkların bulunduğu yer doğruların bulunduğu yer olsaydı o takdirde tarih boyunca küfür, İslama göre daha kalabalık olduğu için sürekli küfrün doğruluğundan söz etmek gerekirdi ki bunu söylemek mümkün değildi.

Bütün bunların yanında Tasavvuf literatürüne nereden girdik, kim girdirdi bilemiyoruz. Fakat çok meşhur bir söz vardır. Hatta hadis olduğu söylenmektedir tasavvuf ehlince. Gerçekten zavallı insanları aldatmak için kullanılan bu söz amacına iyi hizmet etmiştir. "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" Aman Yarabbi... Biz ne sahabenin, ne tabiinin, ne imam Ebu Hanifenin, ne İmam-ı Şafi'nin vb. gerçekten büyük insanların hiçbirinin tasavvufçuların dillerine doladıkları ve her yerde ulu orta söyledikleri bu tür sözlerde bahsi geçen cinsten bir şeyhe tabi olduklarını ne duyduk, ne okuduk, Onların sürekli tabi oldukları Allah'ın kitabı Kur'an ve O'nun Elçisinin sünnetleri idi.

Tasavvufun anladığı anlamda değil, ama mutlaka örnek alınması gereken biri varsa o da Kur'an'ın "USVETÜN HASENE" dediği Hz. Peygamber olmalıydı. Biz Hz. Peygamberden başkasının önder ve örnek kabul edilmesini, şeyh telakki edilmesini "ŞEDDELİ ŞEYTANLIK" olarak kabul etmekteyiz. İşin doğrusu "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" sözü (!) tasavvuf ehlince uydurulmuş bir sözdür, hadistir. Hatta bize öyle geliyor ki bu söz tasavvufçuların ayetlerindendir. Allah'ın ayetlerinden değil... Bu yüzden uzak durunuz bunlardan Allah aşkına...

Tasavvufun bu tür İslam dışılıklarını her yerde her fırsatta yazması veya anlatması O'na olan husumetleri, kinleri ve tehditleri fazlalaştırıyordu. "İslamın tasavvuf kadar büyük bir düşmanı olmamıştır" demesi kendisine "BİR TASAVVUF DÜŞMANI: ERCÜMEND ÖZKAN" denmesine neden oluyordu.

"BİR TASAVVUF DÜŞMANI" diye nitelendiren yazarın bu tavrına karşı verdiği cevapta şöyle diyordu.

"Evet tasavvufun kıyamete kadar karşısında olacağız. ancak bu tavrımız, tasavvufun islamı özünden saptırması, örtmesi ana gerekçesinin kaçınılmaz sonucu olarak böyle olacaktır. Budizme karşı birşey söylemiyor oluşumuz nasıl Budizme sıcak baktığımız anlamına gelmiyorsa, aksine bakmayı değmez buluyorken, İslam için Budizmi tehlike bile görmememizden kaynaklanıyor ise, tasavvufla bu derece fazla ilgilenmemizin sebebi İslamın kalıbının içini tahnit etmesinden, (içini boşaltmasından) yaşayan tehlike oluşundan kaynaklanıyor. Kısacası tasavvufa karşı oluşumuz Kur'ani tevhid anlayışımızın gereğidir.(8)

Tasavvufun ne olup olmadığının iyi anlaşılması için İktibas okuyucularına, sohbetler için gittiği yerlerde dinleyicilerine sürekli olarak Kur'an'ı okumalarını, O'nu anlamalarını, hayatlarına geçirmelerini, bu anlama işini daha kolay yapabilmek için Hz. Peygamberin hayatının mutlaka çok iyi öğrenilmesi gerektiğini tavsiye ederdi.

"Doğruları söylemenin ve doğrulara göre amel etmenin herzaman zamanıdır. O halde söylediklerimize kulak veriniz. Yanlışlarımız bize aittir... almayınız, atınız. Doğrular ise Allah'a aittir, sahipleniniz derdi. İktibas Dergisi'nin özellikle OKUYUCUYA MEKTUPLAR bölümünde her vesileyle tavsiye ettiği şeylerdi yukarıdaki sözleri.

Kurtuluşa ermek isteyen Müslümanların şuna-buna değil, İslama, Kur'an'a Hz. Peygamber'in yoluna bağlanmalarını tavsiye ederdi. Kendilerine değer verilmesini isteyenlerin, insanlık değeriyle değerlenmek isteyenlerin buna ancak İslami değerlerde ulaşabileceklerini defalarca söyler, yazar, anlatırdı. Hz. Ebu Bekir'in, Hz. Ömer'in, Hz. Osman'ın, Hz. Ali'nin, seçkin Sahabenin, Müctehid imamların ve Kur'an'ın değerleri ile yaşamlarını değerlendiren İslam Büyüklerinin (Allah hepsine mağfiret etsin) hiçbirinin hayatında tasavvufun izine rastlanamadığını sık sık dile getirirdi. Onlara değer veren İslami değerlerdir, derdi. Yalanın, uydurmanın, vehim ve kuruntuların oluşturduğu tasavvufun, Allah'ın dininin karşısına çıkarılan bir DİN olan tasavvufun değerleriyle değerlenenlerin ancak zavallılar olduğunu söylerdi.

O, tasavvuf ehlinin Kur'an'daki ayetleri kendi heva ve arzularına uydurarak gerçek anlamlarının yerine batıni manalarıyla yorumladıklarını söylerdi. "Bu halleri ile Kur'an'daki ayetleri kendi heva ve arzularına göre söyler, hevalarının delili kılarlar" derdi. Kur'an bütünlüğünü hiç akıllarına getirmezler. Böylece apaçık bir sapıklığa düşmüş olurlar. Bu sapıklıklarından dolayı tasavvuf literatüründe "deli" ile "veli" kavramları bile birbirine karıştırılmıştır. Halk arasında bu sebeple birçok delinin veli sanıldığı bilinmektedir. Dinimizde delinin sorumlu olmadığı hususu göz ardı edilmemelidir. Bu sebepten veli olmaz. Ancak bu tasavvufun dininde mümkün olan bir şeydir, diyerek tasavvuf tutarsızlığını delilleriyle ortaya koyardı.

Şimdiye kadar öz olarak anlattığımız Tasavvuf konusundaki eleştirilerini nihayet 1993 yılı Ekim ayı içinde piyasaya çıkarttığı TASAVVUF ve İSLAM isimli eserinde örnekleriyle daha geniş şekliyle anlatmıştır.

Böylesi bir eseri yazmasının amacını şöyle dile getirmiştir. "İslam ile İslamın özü sanılan tasavvufun esas itibariyle İslamdan başka bir din olduğunu açıkça ve Kur'an'la mukayesesi yapılarak ortaya konulmasıdır. Muradımız herşeyin açıkça anlaşılması, doğru ile eğrinin belirlenmesi ve bunu yaparak Allah'ı razı edebilmekten başka bir şey değildir."(9)

Ercümend ÖZKAN, gücünün yettiğince Kur'an ve sahih sünnet ışığında islamı anlamış, Allah'tan korkarak ve O'nun rızasını umarak yaşamaya çalışmış, hiç bir şeyi davasının önüne geçirmemiş, okumuş, anlamış, anladıklarını hayatına geçirmiş, başkalarını da doğru bildiklerine davet etmişti. Kur'an'ı ve O'nun doğrularını anlatmıştı. Bildiği ve anlatamadığı birçok şeyi de beraberinde götürdüğü muhakkaktı.

Kusurları yok muydu? İnsan olması hasebiyle kendisi de sıksık söyler ve kabul ederdi kusurlarının olabileceğini... Ama defalarca söylediği ve yazdığı bir sözü vardı. "Biz insanız. Peygamber de değiliz. Bize vahiy gelmiyor. Dolayısıyla hata edebilir, yanılabiliriz. Hata ve yanılmadan kaçınmanın fazilet ve erdemlilik olduğuna inanırız. Yanılmayan sadece Allah'tır.

Hz. Ömer'e ait olan şu sözü gerek yazılarında gerekse sohbetlerinde ne kadar çok yazmış ve anlatmıştı.

Hatalarımızı söylemez iseniz sizlerde, dinlemez ve düzeltmez isek bizlerde hayır yoktur"

Allah Şahidimizdir ki, Ercümend ÖZKAN insanları yanlışlara davet etmedin.

Sevenleri hep ondan razı idi. Rabbımızın da Ondan razı olmasını umuyoruz.

Ona olduğu gibi bütün insanlara Allah'ın mağfiretini niyaz ediyoruz.

Çünkü, hepimiz birgün O'na döndürüleceğiz.

(1) Mekkeye Giden Yol.

(2) Os. Tarih deyim. Terim Sözlüğü (A. Baki GÖKPINARLI aylık ans. No:

42'den).

(3) İman Risalesi.

(4) A,g.e

(5) A,g.e.

(6) Teorik ve Pratik açıdan TASAVVUF ve İSLAM.

(7) İktibas Dergisi Cilt:7 Sayı 122.

(8) İktibas Dergisi Cilt: 8 Sayı 144

(9) İktibas Dergisi Cilt: 10 Sayı 161


Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
eksi not | artı not

busy
 
< Önceki   Sonraki >