Ercümend Özkan Sitesi - İlay-ı Kelimetullah uğruna istikrarlı ve tavizsiz bir mücadele

Dinamit Programları

Dinamit Programi Kanal DDinamit Programi Kanal 6
Buradasınız:Ana Sayfa arrow Ercümend Özkan Özel Sayı arrow Analiz arrow Hayatı ve Mücadelesi
  • Decrease font size
  • Default font size
  • Increase font size
  • default color
  • green color
  • blue color
Hayatı ve Mücadelesi PDF Yazdır E-posta
Yazar Memduh Kars   

Ercümend Özkan'ın hayatı ve mücadelesinin genel bir analizi.

1938 yılında Kırşehir ilinin Mucur ilçesinde doğan Ercümend Özkan'ın çocukluk yılları laik batıcı kültürün resmi hayat tarzı haline getirildiği tek partili şeflik dönemine rastlamaktadır. Bu dönem devletçiliğin baskı ve İslam düşmanlığı anlamına gelen yoz uygulamalarla kurumsallaştığı bir dönemdir. Yine öyle bir dönem ki, Ezanın Türkçeleştirildiği, kimsenin araştırarak ve istişare ederek dinini öğrenme fırsatı bulamadığı, bu konuIarda anlaşılır basılı eserin de yok denecek kadar az olduğu bir dönem. Ülkenin yönetim açısından durumu kısaca böyle iken, yönetilen müslümanların dinlerini anlama ve uygulama bakımından durumlarının hiç de parlak olmadığını görüyoruz. Laik cumhuriyet dönemine gelinceye kadar müslüman halk dinlerini büyük ölçüde bid'at ve hurfalerle dolu bir biçimde öğrenerek geldiler. Cumhuriyet dönemi bundan da yoksun kalınca; yani tekke ve zaviyeler kapatılınca buna paralel olarak yönetimin İslamı dışlayan uygulaması sonucunda toplumda devletten ayrı din arayışı başladı. Bu tehlikeyi farkeden devlet, çok sıktığını zannettiği vidayı, biraz gevşetmekle söz konusu tehlikeyi atlatacağının hesabını yapar ve öylede olur. Yani çok partili döneme geçişIe, devleti hedef olmaktan çıkarıp suçu o dönemin uygulayıcı partisinin üzerine yıkarak hedef şaşırtma politikası uygular. "Halka eşeğini kaybettirip, sonra buldurup sevindirme" tekerlemesinde olduğu gibi yeni partinin anlaşmalı olarak, asılla değil füruatla ilgili birkaç hususu değiştirmiş olması, halkta sanki dinlerinin bütün gerekleri yerine getirilmiş intibasını uyandırdı. Halk da bunu yapanları baştacı ederek, on sene kesintisiz iktidar etti. Eğer 1960 ihtilali olmasaydı, daha çok seneler de devam edebilirdi. Nitekim ihtilalden sonra hatta günümüze kadar da onların devamı olduklarını söyleyenlere bu destek devam etmektedir.

İşte, birtakım oyunların oynandığı 1960 dönemi, Ercümend Özkan'ın sorgulama yeteneğinin dorukta olduğu gençlik yıllarıdır. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu ve devlet yapısını, müslümanların sahip olduğu kimliği, şahidi olduğu 1960 askeri darbesini ciddi olarak sorgulamaya başlar. Bu dönemde daha çok Türk ocaklarına gidiyor, yaşça kendisinden büyük (Ahmet Hamdi Tanpınar, Mukbil Özyörük vs. gibi) insanlarla görüşüp ufkunu açmaya çalışarak farklı arayışlar içerisine giriyordu. İşte bu arayışlar O'nu Hizbu't Tahrir'le (İslam Kurtuluş Partisi) tanıştırıyor. Kur'an'a ve sünnete dayalı siyasi boyutu olan bir İslam anlayışını bulmanın mutluluğunu duyuyor, bu mutluluğu içinde yaşadığı toplumada taşımak istiyordu. İşte Ercümend Özkan'ın 1963-1969 yılları arasındaki Hizbu't Tahrir bağlılığı böyle başladı. Vakit kaybetmeden o sorgulayıcı, cesur atak haliyle işe koyuluyor. Talebe olarak başladığı bu işte çok kısa zamanda uzun mesafeler katederek öğretici duruma, hatta Türkiye sorumlusu makamına geliyor. Bu kültürün tanıtılmasına yönelik illegal ciddi bir yapılanma ve yaygın bildiri dağıtım faaliyetini yürüten Özkan, hareketin Türkiye'de örgütlenmesi konusunda bir hayli başarılı oldu. 1964 -1967 yılları arasında dağıttıkları bildiriler, basında manşet oluyordu. Bu olaylarla ilgili o günkü haberlerin bir kısmını Özel Sayı'nın "Belgeler" bölümünde görebilirsiniz. Bildiricileri yakalayamayan emniyet güçleri ve laik kesim şaşkına dönüyorlardı. Endişe eden tabiki yalnız bunlar değildi. Bunlara ilave olarak başta o zamanın en sağcı gazetesi Bugün'ün sahibi ve başyazarı Mehmet Şevket Eygi olmak üzere müslümanları devletçi, sağcı, antikominist kimilkleri ile oyalayan Şeyh, Hoca Efendi, Üstad, Abi gibiler de şaşkına dönüyorlardı. Bu şaşkınlık kin ve ihbarcılığı da beraberinde getirdi. Bildirilerle meydana gelen olumlu havayı kırmak için Hizbu't Tahrir harekatının yeşil komünist, siyonist ve İngiliz uşağı bir hareket olduğu iftirası yaygınlaştırıldı. Zamanın mücahidi(!) Mehmet Şevket Eygi, gazetesi Bugün'de bu müslümanları ajan olarak ilan etti. Bu propagandadan etkilenen bazı cahil dindarlar da bunlar devletimizi yıkacaklar diye polise ihbar etmeye başladılar. Yoğun aramalara rağmen bildiri dağıtmaya devam eden Ercümend Özkan ve arkadaşları ancak 1967'de yakalanabildiler. Yine belgeler bölümünde görülebileceği gibi her duruşma, basında geniş yeraldı. Savunmalarında tağut'a, küfür iktidarına, zulme boyun eğmeyeceklerini açıkça savundular. Harekatın Türkiye lideri Ercümend Özkan, son söz olarak: "Bana yüz sene ceza verseniz, Allah'da bana yüzbir sene ömür verirse, kalan bir yılı kaldığım yerden başlayarak devam ettireceğim" diyerek mahkeme heyetini ve dinleyenleri şok etmişti. Laik devlet, bu müslümanların mahkemede verdikleri ifadelerin tutanaklarını, onların ne denli büyük bir tehlike olduğunu göstermek için kitaplaştırıp kendi kurum ve kuruluşlarına dağıttı. Bu konuyla ilgili belgelere de bu sayıda geniş bir şekilde yer verilmiştir.

Ercümend Özkan'ın, hapse girmeden önce Hizbu't-Tahrir harekatının; Türkiye şartlarını gözeten ve Türkiye'ye has bir mücadele olduğu konusunda bir takım endişeleri olmuştu. Bu endişe başka bir yerde (Ürdün, Suriye ve Lübnan) oluşacak harekata Türkiye'den gelebilecek tehlikeyi önlemek için, Türkiye'de bir sempatizan grubu oluşturmaya çalışıyor şeklinde idi. Bunun sağlamasını yapmak için örgütün yabancı üyeleriyle yoğun tartışmalara girdi. Bu cümleden olarak harekatın lideri Takiyuddin Nebhani ile görüşme isteklerinin Nebhani'ye iletilmediği kanaatine vardı. Özkan'ın bu endişeleri kısmen mahkemedeki yabancı uyruklu örgüt üyelerinin ifadelerinde ve daha sonra da hapishanede uzun tartışmalar neticesinde netlik kazandı. Özkan, Hizb'ut-Tahrir ile olan birlikteliğini kendi deyimi olan: "Dokuz talak ile Hizbu't-Tahrir harekatından boşandım" diyerek noktaladı. Hapis sonrası yapacağı İşlerin plan ve projesiyle, hapis günlerini tamamladı. 1970'de hapisten çıktığında mahkemede söylediği gibi kaldığı yerden bağımsız bir hareket başlattı. Hem de örgüt ilişkisinden hüküm giymiş birisi olarak Ankara'da başlattığı ilk çalışma grubunun içinde ben de vardım. Tanışmazdan önce bizler, yeni piyasaya çıkmaya başlayan tercüme ve telif eserler okuyarak edindiğimiz İslami bilgiyi, İslamı bildiğini zannettiğimiz insanlarla tartışarak birikimimizi zenginleştirmeye çalışıyorduk. Sistematiği bilmediğimizden, değerleri yerine koyma bakımından bocalıyor ve devamlı bir arayış içerisinde bulunuyorduk. Bizim bu halimize vakıf olan Saatçi Musa tabiriyle Musa Çağıl, bizimle ilk önce rahmeli Reşat Aksoy'u tanıştırdı.Ancak sonradan duyduğumuza göre kendisinin bu gruba faydalı olamayacağını söylemiş ve bir daha da görüşmemiştik. Bunun üzerine Musa Çağıl, bizi Ercümend Özkan'la tanıştırdı. Daha İlk oturumda fırtınalı tartışmalar oldu. Bizim kitaplarından birşeyler öğrenmeye çalıştığımız insanlar için « Onlar İslamı fazla bilmezler » dedi. Bu durum bizde şok etkisi yapmakla beraber, kendisinde olana karşı merakımız arttı. Sorularla deşelemeye çalıştığımızda temeli Hizbu't-Tahrir'e dayanan ancak Türkiye şartlarını gözeten bir çalışmayı benimsediğini gördük. Birkaç görüşmeden sonra mutabık kalarak sonradan Türkiye'de derin izler bırakacak olan çalışma başlamış oldu.

Bu çalışmada liderlik, fikri liderlikti. Öngördüğü esaslar ise: "Dini Kur'an'dan ve Resulullah'ın uygulamalarından öğrenmek, İslam'ın kendisine has siyasi bilincine sahip olmak, İslam'ın ancak kendi metodu ile hayata hakim olacağı" fikriydi. Gayretli ve sistemli bir çalışma ile 1970'li yılların sonuna gelindiğinde, başta Ankara olmak üzere, Türkiye'de yaygın bir şekilde geleneksel dini ve resmi ideolojiyi yargılamaya tabi tutarak, neticede Tevhidi uyanış sürecinin başladığını görüyoruz. Ama bu sürece; asırlarca akletme fonksiyonları şeyhler ve zalim iktidarlarca rehin alınanlar, taklitçilik alışkanlıklarını terkedemeyenler, geleneksel alışkanlıklarından arınmadan aramıza katılmış olanlar, intibak edemediler. Genel bir toplantıda, aramıza katılmış olanlardan birisi Ercümend Bey'i önceden tanımadığı ve kendi şablonuna göre lider arayışı olduğu için Ercümend Bey'i görünce "Ben de bu çalışmanın başında sarıklı, sakallı bir şeyh var zannediyordum", diyerek beklentisini dile getirmişti. Bu anlayışta olanlarla, dini sorumluluklarının bilincinde olduğu halde gerekenin yapılması konusunda mücadeleyi üstlenmeyi gözü kesmeyenler, ucuz kazanımlar peşinde giderek çeşitli bahanelerle çalışmadan ayrıldılar. Bizler yaptığımız çalışmanın gereği olarak kendimizi açıktan savunma ve tanıtma imkanından yoksunduk. Onun için bu arkadaşları Allah'a havale edip, kalan arkadaşlarla çalışmaya devam ettik. Bu olumsuz süreç, kısa zaman içinde akleden müslümanlar tarafından aşıldı. O dönemde çeşitli konularda yapılan çalışmanın ürünleri Ercümend Bey tarafından küçük kitapçıklar halinde kaleme alınıyor, buna ilaveten basından iktibaslar yapılarak, fotokopi halinde ilgi duyan insanlara veriliyordu.

1979'da İran Devrimi oldu. İddia edebilirim ki, İran Devrimi'ni en iyi değerlendiren Ercümend Özkan ve arkadaşları olmuştur. "İran hakkında siyasi yorum" adlı 46 sayfalık Ercümend Özkan tarafından kaleme alınan yorumda, Türkiyeli müslümanlara İslam Devleti'nin kavramları ve kendi şartlarında değerlendirilmeleri için önemli ölçüler sunulmuştur. Özkan, sonradan bazılarının yaptığı gibi ifrat ve tefrite sapmadan bu ölçüleri hayatının sonuna kadar korudu. Eleştiri ve sevgi konusunda hiçbir zaman duygusallığa kapılmadı.

1980'lere gelindiğinde, bilindiği gibi 12 Eylül askeri darbesi gerçekleştirildi. Tabi pek çok amacın yanında, bariz olanı, Türkiye'li müslümanların İran Devrimi'nden etkilenmelerini kırmak idi. Bu arada 12 Eylül rejiminin palazlandırdığı bazı tarikat ve cemaatler, birilerinin telkinleriyle Özkan ve arkadaşlarını karalamaya başladılar. Türkiye'de Radikalizm Eleştirisi adı altında resmi politikalara denk düşen, sözde müslüman sorumluluk kaçkını kişiler, bilinçle, sabırla ve ümitle direnen bizlere eleştiri oklarını yönelttiler. Hem bu eleştirilerin cevap bulması, hem de artık halka açılmanın zamanının geldiği kanaatine varan Ercümend Özkan ve arkadaşları 12 Eylül rejiminin olumsuz şartları (Özkan'ın tabiri ile "Zemheri soğuğunda her taraf çatır çatır buz") ortadayken 1 Ocak 1981 itibari ile iktibas Dergisi'ni 15 günde bir 32 sayfa olarak çıkarmaya başladı. Derginin her türlü mali ve idari sorumluluğu istişari kararla Ercümend Özkan'a bırakılmıştı. Bizler yardımcı olmaya çalışıyorduk. İktibas Dergisini çıkarmada temel arzumuz insanımıza doğruları ulaştırmak ve yanlışlarından da güzel bir şekilde uzaklaştırmakdı. İlk sayının "Selamlayarak" başlığını taşıyan yazısında derginin gayesi şöyle açıklanıyordu: "Bu dergiyi insanımızı düşünerek yayınlamaya başladık. Evet, İnsanımızın Türkiye'de ve dünyada neler olup bittiğinden haberi olsun istedik". Dergi bütün yayın hayatı boyunca yukarıda belirtilen ilkeler doğrultusunda Kur'an İslamının tavizsiz takipçiliğini yaparak büyük ölçüde muvaffak olmuştur. Ercümend Özkan, İktibas Dergisi'ni çok seviyordu. O kadar ki: hastalığı döneminde arkadaşlarının ara verelim teklifine "Ölümüm pahasına da olsa çıkmalı" diyecek kadar. Bu sayede halka açılarak Türkiyeli müslümanlar ile tanışmıştı ve müslümanlara, ihmal edilen Kur'an'ın anlaşılması, peygamber uygulaması ve içinde bulundukları durumun kavranması ve gerektiği şekilde tavır konulmasını tavsiye ediyordu. Bunun neticesi olarak bir tarafdan bunun nasıl yapılacağının izahı yapılmaya çalışılırken, diğer taraftan da resmi ideoloji temsilcileri ve onlara adapte olmuş geleneksel hurafeci ve tasavvuf kesimden tepkiler bertaraf edilmeye çalışılıyordu. Bu problemlerin birincisine; dergiyle, bizzat görüşmelerle, konferans ve panellerle cevap verilmeye çalışılıyordu. İkinci problemle (Rejim ve geleneksel kesim) ilgili olarak uzun uzun istişare edildi. Neticede müslümanları, yapması gerekenden uzaklaştırarak resmi ideolojinin kulu haline getiren anlayışın halka tanıtılmasına, Özkan'ın tabiri ile "Tasavvufun ipliğinin pazara çıkarılması gerektiğine karar verildi. Hemen uygulamaya konuldu. Uygulama, tasavvuf kaynaklı eserlerden iktibaslar, bazen de kısa açıklamalar şeklindeydi. Hemen akabinde bu çevrelerden büyük tepkiler (iftira, karalama, hakaret ve sövgü şeklinde) almaya başladığımızda Ercümend Özkan hariç bu kararı veren herkes aslında bu propagandanın etkisinde kalarak, görünürde de müslümanlara doğruları anlatalım derken, onları karşımıza alıyoruz gerekçesi ile bundan vazgeçilmesi gerektiği kanaatine varmıştı. Ercümend Özkan: "Eğer yaptığımız iş doğru ise kınayanın kınamasından korkmadan yolumuza devam etmeliyiz" diyerek her zaman olduğu gibi doğruları yazmaya ve muhataparına anlatmaya devam etti. Ergümend Özkan bu davranışı ile bazı kesimlerce esas hedef alınması gereken resmi ideolojiyi bırakıp, geleneksel kesim ile uğraşmanın yanlışlığı ile itham edildi. O diyordu ki, "Arabada yağlamak istediğiniz yerlerdeki katılaşmış gres yağını çıkarmazsanız, taze yağ oralara nüfuz etmez". Geleneksel kesim için yapılması gereken bu iken, resmi ideoloji iddia edildiği gibi bir kenara bırakılmıyor, en az diğeri kadar hedef alınıyordu. Bunun cevabı olarak resmi ideoloji bu ekibin çalışmalarını devamlı kontrol altında tutmaya çalışıyor ve zaman zaman Ercümend Özkan, siyasi polis tarafından sorgulamaya alınıyordu. Özkan'la beraber olan insanları etkileyerek, etrafı boşaltılmaya çalışılıyordu. 1982'de bir müslümanın sorduğu sorulara verdiği cevaplar bahane edilerek sorgulamaya alınıyor, günlerce nezarethane şartlarında tutuluyor ve neticede serbest bırakılıyordu. Yine 1985'de Mehmet Çoban'ın 105. sayıda yazdığı bir yazı bahane edilerek günlerce nezarethanede tutuluyor, daha sonra Isparta DGM'sine sevkediliyor. Neticede yazarla birlikte Özkan'a da 6 sene 3 ay ceza veriliyor. Yazar yatıyor, Özkan, derginin yazı işleri müdürü olduğu için cezası paraya çevriliyor. Bu sorgulamaların birinde sorgulumayı yapan, Özkan'daki taammüllere aykırı rahatlığı görünce "Sen bizden hiç korkmuyorsun?" deyince O da: "Bende insanım ve korkarım. Şu anda gözüm de bağlı, bana her istediğinizi yapabilirsiniz, Allah'ın cezası insanınki ile kıyaslanmayacağı için ben korku haznemi Allah korkusu ile doldurdum. Dolayısıyla insandan korkmaya yer kalmadı. Hem sonra fareden korkana gülünürken, aslandan korkana hiç kimse birşey diyemez", der. Soran görevlinin etkilendiğini anlayan amiri durumundaki şahıs, "Konuşturmayın bu adamı, bize tebliğ yapıyor ve etkilemeye çalışıyor", der. İşte hangi şartlarda ve kim olursa olsun, bildiği doğruları anlatmaktan çekinmeyen bu insana, davasından vazgeçirmek noktasında birşey yapamayacağını bilen resmi ideoloji, bu tavrıyla Özkan'la, beraber olduğu insanları etkileyerek, etrafını boşaltmak istiyordu. Bunda kısmen muvaffak da oldu.

Ercümend Özkan'ın dergi ve onun problemleriyle bu denli haşir neşir olması birlikte olduğu arkadaşları ile görüşmelerini asgariye indirmiş, periyodik görüşmelerin dışında fazla birşey yapamaz hale gelmişti. O bütün gücünü dergi ve dergi sayesinde tanıştığı insanlara bildiği doğruları anlatmaya seferber etmişti. Bunu da ziyaretine gelenlerle görüşerek, davet ediIen yerlere giderek, program, panel ve konferanslara katılarak gerçekleştirmeye çalışıyordu. Şu bir gerçekti ki; bu dönemde biz arkadaşları O'na ayak uydurmakta zorlanıyorduk. Özkan'ın bu yüksek performansının kısmi bir felç ile iki sene için inkıtaya uğradığı dönemde derginin yayını da durdurulmuştu. Sıhhate kavuştuktan sonra da, kaldığı yerden, yine derginin bütün yükünü yüklenerek yayınına devam etti.

İnandığını tavizsiz bir şekiIde yaşamayı şiar edinmiş birisiydi. Bu hale uygun olarak, kavramlardan oluşan "İnanmak ve Yaşamak" adlı ilk eseri Yöneliş Yayınevi tarafından 1988'de bastırıldı. Çok ilgi gören bu kitabın birinci baskısı bittiğinden, ölümünden sonra biz arkadaşları Ağustos 1995'de ikinci baskısını Anlam Yayınevi olarak yaptık.

Ercümend Özkan 1989'da ağır bir kalp krizi geçirdi. Bu rahatsızlığından sonra, aceleciliği giderek arttı. Sanki kalan ömrünün kısalığını hissederek, uzun solukta yapılacak pek çok işi bu kısa zamana sığdırarak "ecir azığını" çoğaltmaya çaIışıyordu. Aslında bu dönemde, rahatsızlığı gereği, doktorların, ailesinin ve arkadaşlarının istirahat tavsiyesine aldırmadan, eski temposunu da düşürmeden çalışmalarına devam etti. Son olarak da, bildiği doğruIarı aktarmak, talep edenlerin isteklerine cevap verebilmek niyetiyle gittiği Adana'da görev üzeri Rabbine kavuştu. Kendi tabiri ile "Su testisi su yolunda" kırıldı. Allah'ın rahmeti üzerine olsun.

Bir iki önemli konuya da değinmeden geçemeyeceğim. Bunlardan birincisi Parti kurma. Malum olunduğu gibi 1980'li yılların sonunda Özal iktidarı tarafından Anayasa'nın 141, 142 ve 163. maddeleri kaldırılmıştı. Göstermelik bir hürriyet havası estirilmiş, hatta komünist partisi de, şeriat partisi de kurulabilir imajı verilerek milletin havası alınmaya çalışılmıştı.

Ercümend Özkan, 1992 yılında İslam Partisi kuracağını açıkladı. Doğrusu, böyle kapsamlı bir işin birlikte yapılacak insanlarla enine boyuna tartışıldıktan sonra belli bir noktaya gelinmesi gerekirken, aceleye getirilmişti. Arkadaşı olan ben bile kararı açıklama aşamasında öğrenmiştim Bu aşamada ki haleti ruhiyesi arkadaşları tarafından O'nun bu teşebbüsü ertelenmesin diye, son aşamasında açıklayıp katılımı sağlamak şeklinde idi. Bu teşebbüs, olaya yüzeysel bakanlar taafından laik demokratik RP'ye benzetilip, böyle bir parti varken İkinci bir partiyi kurmanın ne gereği var gibi yoz bir şekilde değerlendirildi. Bunlar Ercümend Özkan'ı yeterince tanımadıkları için mazur sayılabilirler. Öte yandan kendisi ile senelerce kader birliği yapmış, böyle bir oluşumun İllegal üyeleri olan kimselerin, bana göre cepheyi terketmiş, kendilerine göre sebepler ileri sürerek çalışmadan ayrılmış arkadaşların da yeterince tanımayanlarla aynı paralelde düşünmeleri, işin en vahim ve şaşırtıcı yanıydı. Halbuki, İslam Partisi'nin illegal iken de bilinen tüzüğü, küfür rejimlerini bütün müesseseleriyle red ve Kur'an esasına dayalı olmasıydı. Ercümend Özkan tarafından kurulacağı açıklanan İslami Parti'nin esasları da bu şekilde açıklanmıştı. Olay bu kadar net ve açık iken, çarpıtıImasını doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum. Bu teşebbüsde iki ana hedef vardı. Birincisi, resmi ideoloji propaganda yaptığı gibi insanların bu tür teşebbüslerine müsade mi edecekti ki (biz buna yüzde bir bile ihtimal vermiyorduk) derhal müdahale edip kapatacaktı. O zaman samimi olmadıkları müslümanları rejime adapte etmek için oynadıkları oyun ve buna ilave olarak, şimdiye kadar müslümanları temsil ediyormuş gözüken partilere de asıl gayeleri gerçekleşsin diye müsade ettikleri gerçeği ortaya çıkacaktı ve şapkaları düşecekti. ikincisi ise: şayet resmi ideoloji bunları muhatap alıp meşrulaştırmayalım diyerek ses çıkarmaz ise, İslami Uyanış Hareketi çok daha etkili ve yaygın şekilde yapılır diye düşünülmüş idi. Görüldüğü gibi İslami Parti kurulma işi sistem içi şartları zorlama konusunda yeni bir yaklaşımdı. Şahsen benim de benimsediğim bu yaklaşımın, bunu hayata geçirecek ciddi bir altyapı, gerekli çevre ilişkileri oluşturulmadığı için yanlış olduğunu, dolayısıyla rafa kaldırılması gerektiğini söyledim. Arkadaşlarımızın büyük bir çoğunluğu da olaya bu noktadan yaklaşınca Özkan da bu girişimi durdurmuştu.

İkincisi ise TV kurma teşebbüsü: Türkiye'deki İslami oluşuma büyük katkısı olmuş olan Ercümend Özkan'ın bu sefer deTV kuruluş projesi vardı. Kendisi bütün imkanlarını şimdiye kadar yapılması gerekenlere seferber ettiği ve TV kuruluşunun maliyeti çok yüksek olduğu için geniş bir çevreyle istişare yapılarak olabilirliği kanaatine varıldı. Gerekli fizibilite çalışmaları yapıldıktan sonra yayın için gerekli malzemenin yüzde 80'i tamamlanarak tanıtım (logo) yayınına başlandı ve iki buçuk ay devam etti. Kalanın tamamlanması ve işletme sermayesi için beklenen, daha önce vaad edilmiş para gelmeyince, düzenli yayın hayatına geçmek mümkün olmadı. Arkasından içişleri Bakanlığı tarafından kapatma kararı uygulandı.

Yine yapılan işler cümlesinden; 1993 Ekim'inde İkinci kitap olarak "Tasavvuf ve İslam" çıkarıldı. O'nun vefatından sonra derginin yayınına karar verildiğinden, o güne kadar yayınlanan ve yayınlanması düşünülen bu konu ile İlgili bütün materyaller kitaba alınmıştır. Bu kitabın da birinci baskısı tükendi, ikinci baskının hazırlıkları devam ediyor. Yakında Allah'ın izni ile ikinci baskı çıkarılacak.

Tanıdığım Ercümend Özkan, her hal ve şartta doğru ve güzele dost, yanlış ve çirkine düşman bir insandı. O bunları yaparken, insan olma sınırları içerisinde yapıyordu. insan olmamız gereği yanlış da yapmaya müsait olarak yaratıldığımız içindir ki: Ercümend Özkan'ın da eksik ve eleştirilecek olan yanları şüphesiz vardı. Allah biliyor, bilen de biliyor ki, biz beraber olan arkadaşları, tanıştığımız günden ölümüne kadar gerekli şekli ile yapıcı tenkid görevimizi yaptık. Ama sorumluluk taşımadan, çözümü, kendisini oluşumun dışında görmekte kabul eden sorumluluk kaçkını kişiler, eleştiri bahanesiyle hallerini masum gösterme gayretine girerek farkında olmadan resmi ideolojinin gayelerinin bir kısmını gerçekleştirmişlerdir. Biz ise, onların aksine oluşumun İçinde kalarak, olumlulukları paylaşarak, oluşumun sıhhat ve selameti için gerekli yapıcı tenkitlerimizi sürdürerek devam ettik. Umarım bu beraberlikten Allah razı olur.

O'nun eğitiminde, aktardığı doğrulardan nasiplenmiş binlerce müslüman sağlığında biraraya gelemedilerse de, cenazesi onları biraraya getirdi. Bu tablo da, dirisinden çok ölüsüne değer veren birtoplumun tipik bir göstergesiydi sanki. Zaman içerisinde Türkiye İslami Hareketi, O'nu anlayacaktır.


Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
eksi not | artı not

busy
 
< Önceki