Ercümend Özkan Sitesi - İlay-ı Kelimetullah uğruna istikrarlı ve tavizsiz bir mücadele

Dinamit Programları

Dinamit Programi Kanal DDinamit Programi Kanal 6
Buradasınız:Ana Sayfa arrow Ercümend Özkan Özel Sayı arrow Analiz arrow İslami Hareket'te Önemli ''Zirve'''nin Çizgisindeki Önemli ''Tepeler''
  • Decrease font size
  • Default font size
  • Increase font size
  • default color
  • green color
  • blue color
İslami Hareket'te Önemli ''Zirve'''nin Çizgisindeki Önemli ''Tepeler'' PDF Yazdır E-posta
Yazar A. Burak BİRCAN   

Ercümend Özkan'ın İslami mücadele için ifade ettiği anlamı açıklayan bir yazı.

"Tevhid akidesini gereği gibi anlayınız ve ona toz kondurmayınız. Şirk veya küfür niteliği taşıyan şeylerden onu titizlikle koruyunuz. Bunun için Kur'an'dan başka bir şeyi ölçü almayınız. Zira Allah, bu konuda ortak tanımaz. Nitekim Rasulullah da bu konuda aynen böyle yapmış, akidesini yalnızca Kur'an'dan almıştı..." (E.Özkan)

"Kur'an İslamı"na talip bir insan olarak önce sahih akide diyordu Ercümend Özkan (Allah Rahmet eylesin!). Zira doğru bilgiye ulaşmak sahih bir akideyi, şaşmaz bir mihengi gerektiriyordu. Doğru bilgi olmadan da sağlıklı düşünceye ulaşılmaz, arzu edilen davranışlar sergilenemezdi... Ve Kur'an'ı pratize eden "en güzel örnek" gerçek yerine oturtulmadan, rivayet ve anlam olarak mütevatir olmayanı, her yönüyle mütevatir olanın projeksiyonunda değerlendirmeden (Sahih Sünnet anlayışına ulaşmadan) müslümanların "en hayırlı ümmet" olamayacağının bilincindeydi O.

Doğal olarak "Küçük Dünyalar"ın müntesipleri ve kişiliksiz tavırlarıyla sistem içinde kendilerine yer arayan çevreler onu anlayamazdılar. Zira O, netleşmiş kimliğiyle ve gelişmiş kişiliğiyle birilerini ister istemez "off-side"a düşürüyordu. Küçük dünyalarında şekillendirdikleri hedeflere ulaşmak için temel kavramların İslamisini gayri İslami, gayri İslamisini de İslami motiflerle yeniden tanımlayarak adeta "akıl ile vahiy" arasındaki engelleri müslümanlar nezdinde bulanıklaştırıyorlardı bunlar. Kompleks sahibi, İslami kimliklerinden korkan bu insanlar, "harp hiledir" diyerek bütün bu ifsadlarından sıyrılmaya bile yelteniyorlardı. Yine bir kesim de vardı ki, O'nu ve O'nun gibi düşünenleri tarihsel uzantılarıyla birlikte iyi anladılar. Ama ilkesel davranmak yerine, niteliği ne olursa olsun somut sonuçlara önem verdikleri, uzun mesafeli bir koşuya tahammülsüz oldukları, insanların levminden çekindikleri... velhasıl ikbal beklentilerini ideolojik kaygılarının önüne çıkardıkları için ve bunu açıkça söyleme cesaretinden mahrum oldukları için onu ve onun gibilerin yanlışlarını ön plana çıkartarak mahkum etmeye gayret ediyorlardı. Oysa asıl maksatları "üzüm yemek değil, bağcı dövmekti" bu insanların...

İNSANI DEĞERLENDİRMEDE YÖNTEM

Bilindiği gibi, insan, öncelikle bir bütün olarak ele alınmalı ve temelözellikleriyle değerlendirilmelidir. İtikadıyla-ameliyle, temel meselelere yaklaşımı ve temel tercihleriyle... Aynı zamanda, bu tercihlerin somutlaştığı karekteriyle; adil olmasıyla, emin-güvenilir olmasıyla, sözünde durmasıyla, yalan söylememesiyle; her zaman haktan yana tavır almasıyla, zalime karşı mazlumdan yana olmasıyla, istikrarlı, tutarlı, net İlkeli çizgisiyle... Böyle yapmalıyız ki, "en güzel örnek" olan ve vahiyle düzeltilme lütfuna, misyonu gereği, mazhar olan "zirve"lerin ışığında, onlarla aynı çizgideki "tepe"lerin zirveye yakınlığını tesbit edebilelim. Aksi takdirde insanları yücelterek haketmediği bir konuma yükselterek veya hakettiği konuma oturtmayarak haksızlık etmiş oluruz. Bu durumda da İnsanlar, bir çok boyutuyla yaşayan örnekler olan söz konusu şahıslardan yararlanamazlar, her yönüyle mükemmel, muhayyel şahsiyetlerin beklentisi içinde olurlar. Muhayyel şahsiyetler arayışı ise, yakınımızda veya uzağımızda temayüz etmiş boyutlarıyla bizlere "zirve"lerden esintiler sunan "tepe" leri ihmal ederek bazı nedenlerle onları görmezlikten gelerek de arzuladığımız insan tipolojisine ulaşmak mümkün gözükmemektedir.

Yukarıda çizmeye çalıştığım çerçevede Ercümend Özkan'ı değerlendirme denememe onunla ilk karşılaşmamı aktararak başlamak istiyorum öncelikle...

Geleneksel-tarihsel din anlayışını sorgulamanın nasip olduğu 1976 yılı sonlarıydı. Üstad Necip Fazıl Kısakürek (N.F.K.) ile başladığım bu yolculukta çeşitli cemaatlere, tarikatlere, İslam diyen her şahsa koşarak gidiyor, sorgulama ve araştırma süreci içinde bulunuyordum. Fakülteden bir arkadaşımın ev sahibi olan postacı emeklisi bir zatla tanıştım. Sohbet esnasında Mucur-Kırşehirli olduğumu öğrenince hemen Ercümend Özkan'ı tanıyıp tanımadığımı sordu. Tanımadığımı söylediğimde bana sitemde bulundu. Ve "nasıl olur da Ercümend Bey gibi bir İslam mücahidini tanımazsın" diyerek ekledi: "Hizbüt-Tahrir (H.T.) davasında (1967) hakime söylediklerini hala unutmadım. "Siz bana yüzyıl ceza verseniz, benimde yüzbir yıl ömrüm olsa, o bir yılda da Allah'ın dinini hakim kılmak için çalışacağım." Yıl 1967, İslam'ı, milliyetçi-muhafazakar çerçevenin dışında bir sistem olarak haykırmanın hiç de kolay olmadığı yıllar. Ben tam anlamıyla şoke olmuştum. Zira, benim sabık malumatıma göre böyle yigitler Mısır'da, Suriye'de, Pakistan'da... yaşarlardı. Türkiye'de hem de yakınımızda böyle birisinin bulunması büyük bir nimetti... Hemen, Ercümend Özkan'ı tanımama ayıbından kurtulmak üzere harekete geçtim. Ve uzun bir uğraştan sonra (zira, emekli postacı yerini tam olarak bilmiyordu) adresini buldum. Muhayyilemde şekillendirdiğim, sakallı, şalvarlı, yaşlı olduğunu sandığım bu zat-ı muhteremi ziyarete gittim. Bürosundan içeri girdiğimde, modern ölçülerde döşenmiş temiz bir büroda; uzun boylu, esmer, yakışıklı, etkileyici bir şahısla karşılaştım. Muhayyilemdekinin tam tersi takım elbisesiyle, kravatıyla şık ve temiz birini gördüğümde hayal kırıklığına uğramadığımı söyleyemem. Ancak kısa bir süre sonra şekil takıntımı unutturacak derecede özgün bir kişilikle karşılaştığımın farkına vardım. Önce beni tanımaya, seviyemi ölçmeye çalıştı. Sonra, o zamana kadar hiç kimseden duymadığım netlikte ve sistematik içinde Kur'an'dan, Kur'an'ın hayata geçirilmesinde vazgeçilmez örnek olan Rasulullah'tan ve O'nun çok iyi tanınmasının elzemliğinden ve müslümanların dünyayı tanımaması, siyasi bilince sahip olmamalarının onların önderleri vasıtasıyla gayri İslami sistemlere payanda olması sonucunu doğurduğundan... sözetti. Hiç ayrılmak istemiyordum yanından. Ne yazık ki, orası bir işyeriydi ve benim ayrılmam gerekiyordu. Ama kendisi çok rahattı, sanki gerçek işi İs!am'ı tebliğ etmekti... Babacan bir tavırla elime bir kaç kupür tutuşturdu, hangi kitapları okumam gerektiği soruma cevap olarak bir kitap fihristi verdi; sık sık gelmemi, çekinmememi istedi. Daha sonraki ziyaretlerimde de her türlü soruma bıkmadan cevap veriyor, konuştuğumuz hususlarda ufkumu açacak kitaplar hediye etmeye devam ediyordu. Yine ziyaretine gittiğim bir sırada onu meşgul buldum. Beklememi istedi. Bir yerlere gidip uzun uzun konuşabileceğimizi söyledi. Kurtuluş Parkı'na gittik. Hem geziyor, hem de daha önce hazırladığım sorularımı kendisine yöneltiyordum. Yıllar sonra farklı sünnet anlayışı nedeniyle kendisini sünneti inkar etmekle suçlayan insafsız zavallıları görünce buruk bir şekilde hatırladığım şu soruyu yöneltmiştim kendine: "Ercümend Bey, Türkiye'de demokratik yöntemlerle bir yerlere gelmek isteyenler var. Mısır'da ve diğer Arap ülkelerindeki İhvan-ı Müslimin Teşkilatı ise İslam'ı, hakim kılmada daha farklı bir yönteme (o yıllardaki düşüncemiz...) sahip. Size göre İslam'ı hakim kılmada sahih geçerli yöntem nedir?" Onun cevabı bugün de geçerliliğini kaybetmeyen nitelikteydi: "Kardeşim, sen namaz kılarken, oruç tutarken, Haccederken... kimi örnek alıyorsun? Kur'an'ı bütün boyutlarıyla yaşamaya çalışırken mihengin kimdir? Tabii ki "en güzel örnek" olan Rasulullah değil mi? Öyleyse yöntemimizin temel esalarını da yaşayan Kur'an olan peygamberimizin hayatından almalıyız. Dolayısıyla Rasulullah'ın hayatını iyi bilmeliyiz..."

AĞABEYİMİZ, DOSTUMUZ DAVA ARKADAŞIMIZDI O

Kur'an merkezli islam anlayışı nedeniyle bir çok iftiraya, haksız hucuma uğradı Ercümend Özkan. Geleneksel çevrelerce sünnet anlayışı nedeniyle neredeyse tekfir edildi... Ama O yılmadı. Sahih din anlayışının, sünnet anlayışının toplumda yer bulması için büyük katkıları oldu. Mert bir insandı Ercümend Özkan; dosdoğru, insanların ve sistemin levminden çekinmez, ikbal kaygısıyla hareket etmezdi. Yapacağım dediğini mutlaka yapmaya çalışan ilkelerinden asla taviz vermeyen biriydi. O, dininin adamıydı, ruhbanlığa yeltenenlere prim vermezdi ve onlarla hayatı boyunca mücadeleden geri kalmadı...

Kendisinin de dolaylı olarak kabul ettiği ve en çok eleştiri alan yönü, uslubunun sertliği ve yaşadığı ortamdan kaynaklanan cedelci mizacıydı. Onun bu sertliği aynı zamanda müminlere şefkat ve merhametindendi. Zira, onların ahirette hesabını veremeyecekleri şeyleri yapmalarına engel olmak, uyarmak gereğine inanıyordu. Küçük-büyük demeden herkesin ayağına gider, onlara doğruları öğretmek için adeta çırpınırdı. Kendini ağırdan satan, olduğundan farklı bir imaj vererek ulaşılmaz biri olduğunu ihsas ettirmeye çalışan zavallılara savaş açmıştı.

Yakın çevresindeki arkadaşlar, özde nebevi düşünce ve tavırlarına destek verip katılırken uslübunu çoğu zaman uygun bulmazlardı. Ve bu yöndeki eleştirilerini her fırsatta yapmaktan çekinmezlerdi. Ne var ki O'nu eleştirenler sadece arkadaşları da değildi. "insanları gerçeğe miyar edinen çevrelerin, haksız hucum ve saldırılarının yanı sıra, onun söylediklerine özde itiraz etmeyen, ancak tepkilere tahammül edemeyerek popülist davranmayı tercih edenler de onun uslup yanlışlığının arkasına sığınırlardı. Hatta bunlar, onun eleştirilebilecek yönlerinden hareketle haksızlık ve iftira boyutundaki ithamlardan çekinmeyen sahte kahramanlardı. Ama Ercümend Özkan, kin tutmazdı. Söz konusu ettiğimiz sahte kahramanları dahi zamanla affederdi (istisnalar hariç)...

Bir maraton olarak gördüğü İslami mücadelesini hiç sapma göstermeden, ilkelerinden taviz vermeden "İnanarak ve yaşayarak" ölünceye kadar sürdürdü. Bu arada en yakınlarının vefasızlığıyla, oportünist tavırlarıyla, hatta iftiralarıyla yaralandı, kırıldı... Ve bu nedenle zaman zaman onlara karşı hırçınlaştı, hırpaladı bazılarını. Bence haklıydı da özde. Zira bizim de şahit olduğumuz büyük haksızlıklara uğradı... Mesela, bir ömür boyunca gayri İslami yöntemlerle, demokratik yöntemlerle İslami sisteme ulaşılmayacağını, demokratik yöntemlerin İslami mücadelenin önünü açmak şöyle dursun tam tersine bu yoldaki bir tuzak olduğunu haykırmasına rağmen bazıları, onu "demokratik", "legal" birparti kurma teşebbüsüyle mahkum etmeye gayret ettiler. Mevcut Anayasa'yı, yasaları esastan reddeden ve bu görüşlerini uygun vasat bulduğunda ilkelerinden taviz vermeden kurmayı düşündüğü islami Parti'nin tüzüğüne yiğitçe yazmaktan çekinmeyen bir muvahhidin böyle bir temel yanlışı yapmayacağını ve yapmadığını herkes biliyordu oysa. Tam tersine O, bu girişimiyle, mevcut rejimin İslamizasyon politikalarının gerçek yüzünü ortaya koymak ve giderek yaygınlaşan bir şekilde müslümanların içinden birilerinin MNP-MSP-RP çizgisiyle İslamizasyon politikalarının en etkilisini, rejim adına yürüttüklerini ortaya koymak istemişti. Bazen açık ve bazen de ima yoluyla İslami bir yönetim getirecek doğrultuda farklı partiler olduklarını söylemelerine rağmen rejim tarafından müsamaha ile karşılanmalarının bir şikeden kaynaklandığını ortaya koyacak gerçek bir İslam Partisini (ki bu partinin legal olması mümkün değildir. Ancak illegal olması gizli olmasını da gerektirmez.) kamuoyuna göstermek istiyordu. Ne yazık ki, kendisine bu eleştirileri yapanlar, ya kendisini anlamaktan uzak insanlardı ya da demokratik partilerle değişik boyutlarda flört halinde ikbal beklentilerine cevap arayanlardı. Üstelik O, bazı insanların zihinlerindeki kalıplara sığmayan özgün bir kişilikti de...

Zaten Ercümend Özkan, ilk tepkiyi düşüncelerinden çok, tavizsiz, net tavrından alıyordu. Hayatı boyunca durağan bir göl olmaya razı olmayan, çoşkulu bir ırmak gibi okyanuslara talip olmasından kaynaklanan farklı kişiliğiyle yadırganmaktaydı. Ve bu kişiliğiyle çeşitli güç odaklarından, temsil etmeyi hak etmedikleri kesimler adına rejime ve rejimi yönetmeye talip olan uzlaşmacı çevrelerden, aba altında gösterilen sopa misali, tehditler alıyordu. "Bizimle uzlaşmadığın, anlaşmadığın, en azından bizim yaptıklarımız karşısında sessiz kalmadığın sürece yalnız kalmaya mahkum olursun. Halbuki sen akıllı bir insansın, bizimle uzlaşsan da toplumun ileri gelenlerinden olsan..." deniyordu açıkça veya ima yoluyla...

BAZI TESBİTLER - TARTIŞMALAR :

Ercümend Özkan'ın kişiliğiyle alakalı bazı hususların altını çizdikten sonra, "İslami Hareket Oluşum Süreci" bağlamında onun hayatından bazı kesitler sunmak ve gerekirse bazı boyutlarıyla bunları kısaca tartışmakta yarar var sanırım. Bu çerçevede ele alınabilecek en önemli husus da, hiç şüphesiz, H.T. ile ilişkisi, onlara bakışı ve örgütü aşan yaklaşımlarıdır.

Bilindiği üzere, kişiliğiyle paralellik arzeden H.T.'in eleştirel yaklaşımını, uzlaşmacı yaklaşımlara ve geleneksel anlayışa karşı olan özgün düşüncelerini tanıması ile örgütün Türkiye sorumlusu olması arasında uzun bir süre yoktur. 1967'de H.T. içindeki faaliyetleri nedeniyle tutuklanarak hapse mahkum edilir. Duruşmalarda tarihe geçecek nitelikte cesur, net bir kişilik sergiler. O zamana kadar rastlanmayan nitelikteki mahkeme savunmalarıyla düşmanlarının hayret ettiği, müslümanların da sempati duyduğu (Tabii kendisi hakkındaki iftiraların ulaşmadığı müslümanlar...) bir kişilik olarak kamuoyunda tanınır. Hapis hayatının ilk günlerinde, daha önce de bazı konularda ihtilaf halinde bulunduğu örgütü, T. Nebhani'ye ulaşma çabası da sonuç vermeyince, kendi ifadesiyle, "dokuz talakla" boşar. (Örgütün hadis usulü ve sünnet anlayışı, özelliklerde bütün ikazlarına rağmen Türkiye"deki faaliyetlerde sürdürdüğü strateji yanlışları bu kararında etkili olmuştur.) 1970'de hapisten çıktıktan hemen sonra yeni bir çalışma başlatır. İslami anlayışıyla, o zamandaki Türkiyeli müslümanların bir hayli üzerinde bir seviyeye sahiptir. Bu çalışmalarında; akidede netlik, yöntemde nebevilik, siyasal bilinç, fikri liderlik ve yapılanmanın gerekliliği gibi konular büyük öneme sahiptir.

Bu dönemde çok önemli çalışmalar yapılmış, Türkiye'deki müslümanlara büyük katkılar sağlanarak İslami mücadelenin ufkunun açılmasında tercüme eserlerle birlikte kritik bir işlev görülmüştür. Ancak "Tevhidi, evrensel, ilkesel, sosyal ve hayatı kuşatıcı olması gereken İslami harekette" bazı boyutlardaki eksiklikler, kaçınılmaz olarak birçok tıkanıklıklara neden olmuştur. Özellikle hayatı kuşatıcı bir yapılanmanın, bazı hassasiyetler nedeniyle, gerçekleştirilmemesi birtakım açmazlarla karşı karşıya bırakmıştır çalışmayı. Hayatın bütün boyutlarına tekabül edecek nitelikli elemanların yeterince bulunmaması, yönlendirici insanların seçiminde şartlar gereği yeterince titiz davranılmaması, yapının ekonomik boyutunun çok zayıf olması vb. nedenlerle somut projeler hayata geçirilememiştir. Bu nedenle, zamanla ortaya çıkan tıkanıklıkları aşma yolundaki çabalar başarılı olamamış, değişik nedenlerle kopmalar meydana gelmiştir. Gelişmelerde Ercümend Özkan'ın hassasiyetlerinin dahlinin de söz konusu olmasıyla birlikte, arkadaşlarının O'nun gösterdiği sabrı, fedakarlığı ve çabayı gösterememeleri olumsuzlukların önüne geçme imkanını ortadan kaldırmıştır. Aynı zamanda, çalışmada meydana gelen tıkanıklıkların aşılması yönündeki çözümlerin uygulanamaması, orta ve uzun vadeli programlar çerçevesinde ileriye yönelik talepleri karşılayacak projelerin üretilmesi yerine genel bilgilerle donatılmış insanlar yetiştirilmeye devam edilmesi de yapının cazibesini azaltmıştır. Ancak, yapı birçok boyutuyla seviyesini korumayı bilmiş, ilkelerine sahip çıkmış ve en güzelini bulma arayışından hiç bir zaman vazgeçmeyerek potansiyel gücünü muhafaza etmiştir. Söz konusu çalkantılar sırasında yapının içinde bulunanlar ile ayrılanlar arasında, ilkesel düzeyde çok ciddi ayrılıklar yoktur başlangıçta. Ancak bu tıkanıklıkları aşma yolları konusunda farklı düşünülmekte ve bazılarının kişisel sıkıntıları gelişmelerde "dominant" unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Tartışmaların kişiselleştirilmesinden yarar uman arkadaşların bir kısmınıngerçek niyetinin bazı şeyleri kamuoyunda gizlemek olduğu da bilinmektedir. Zira bu arkadaşlarının, haklı eleştirilerle yola çıkmalarına rağmen, doğruluğu-yanlışlığı konusunda tartışma dahi açmadıkları bazı ilkelerini, ikbal arzularının önünde engel olarak gördüklerini daha sonraki gelişmelerden anlamaktayız.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen çalışmalar sürmektedir. 12 Eylül darbesinin hemen sonrasında, herkesin korku ve tedirginlik içinde bulunduğu bir ortamda, daha önce içe yönelik olarak yapılan yayınlar zenginleştirilerek İktibas Dergisi şeklinde dışa açıldı. Dergi büyük bir ilgiyle karşılaştı. Bu arada insanların kafasındaki geleneksel kalıpları yıkarak onlara yeni ufuklar açtı. Ercümend Özkan, derginin işlevini ve önemini biliyordu. Bütün imkanlarını dergi ve diğer İslami çalışmalar için harcayıp, mesaisini bu işlere tahsis etmişken, arkadaşlarının bir kısmı ticaret ile meşgul olarak zenginleşirler. Bu gelişmelere rağmen, başlangıçta ekonomik durumu iyi olduğundan yüklendiği derginin mali yükünü, tek başına zorlanarak karşılamayı sürdürmektedir.

Bu arada, derginin yaygın bir şekilde okunması ve dergi okuyucularıyla Ercümend Özkan'ın sıcak diyaloğu neticesinde oluşan kamuoyu bazı çevrelerin rahatsızlıklarını arttırmaktadır. Öyle ki, bazı yerlerde "Allah rızası için" iktibas okuyucularını polise ihbar etmeyi görev bilenler ortaya çıkmaktadır. Hele, "Tasavvuf Ayrı Bir Din" başlığı altında toparlayabileceğimiz bir dizi yayınlar dergide yeralmaya başlayınca tepkilerin şiddeti daha da artar. Bu gelişmelerin resmi uzantısı olarak Ercümend Özkan, 1982'de Isparta'da yargılanarak mahkum edilmiş; 1985'de de Ankara'da 14 gün gözaltında tutulmuştur. Bu tarihten sonra gerek geleneksel çevrelerden, gerek resmi çevrelerden gelen baskılar giderek yoğunlaşmış, buna paralel olarak çevresindekilerin ondan uzaklaşma süreci hızlanmıştır. Oysa Ercümend Özkan inandığı çizgide herşeye rağmen, dosdoğru yürümeye devam etmiştir. Hatta bir çoklarının gelişmemiş kişilikleri nedeniyle ve seçtikleri yanlış yöntemin sürüklediği açmazlar dolayısıyle aciz duruma düştükleri ortamlarda bile, kendisine en ağır itham ve iftirada bulunan çevrelerin dahi yüreklerini ferahlatan cesareti ve ferasetiyle dimdik ayakta kalmayı başarmıştır.

Yukarıda belirtiğimiz gibi, bir çok boyutuyla örnek alınacak bir insan olarak Ercümend Özkan'ın en yakınlarınca en çok eleştirilen özelliklerinden birisi uslübu ise diğeri de "istişare" konusundaki yaklaşımıydı.

Benim kanaatime göre, daha çok bir eylem adamı olarak, yetkinin dağılmasından kaynaklanacak zaaflardan duyduğu kaygı ve bir lider olarak kendine fazla güveni nedeniyle istişareyi "danışma" çerçevesinde değerlendiriyordu. Bazılarının iddia ettiği gibi Emevi Sultanlarının (Art niyetler taşıyan kabileci anlayışlarının tezahürü...) dine rağmen kendi heva ve heveslerinin önünü açma arzularının ortaya çıkardığı saptırma eğilimi O'nun için söz konusu dahi edilemezdi. Ne yazık ki, O'nun istişare konusundaki yaklaşımı son yıllara kadar yakın arkadaşlarınca da ciddi bir şekilde sorgulanmamış ve bu düşüncesinin dayanakları üzerinde tartışılmamıştı da. Nitekim, yakın bir geçmişte, kendisiyle varolan birlikteliklerini daha da netleştirmek isteyen bir grup arkadaşıyla istişare konusunu derinlemesine tartışmışlar ve bir mutabakat sağlamışlardı.

O, istişarenin danışma boyutunu ön plana çıkartarak, aksi takdirde yetkinin bölünmesinin doğuracağı sakıncaların altını çiziyordu. Arkadaşları ise, böyle bir anlayışın kötü niyetli yöneticiler elinde istismar edildiğinin tarihte örneklerinin bulunduğunu, İslami yönetimde temel esasların, ilkelerin muhafazası için kurumsal tedbirlerin kaçınılmaz olduğunu vurgulamaktaydılar. Dolayısıyla arkadaşları istişareyi farklı algılıyorlardı. Onlara göre, meseleleri iki kategoride ele almakta yarar vardı. Birincisinde, günlük-cari ve zamana mütehammi olmayanlar, ikincisinde ise, zamana mütehammil olan temel konular... Birincisinde, ilkeler çerçevesinde yöneticinin uzmanlara danışarak sonuca varmasında bir mahzur olmadığı gibi zorunluluk da vardı. Oysa ikincisinde, meseleler İstişare Heyeti'nde ciddi şekilde müzakere edilerek "ağırlıklı düşünce"ye ulaşılmaya çalışılmalıydı. Buradaki "ağırlıklı düşünce" çoğunluğun düşüncesini temsil etmiyordu. Bu düşünce başlangıçta azınlık tarafından savunulsa da, delilleriyle ve olaya intibakıyla ulaşılabilecek en olgun ve geçerli düşünceyi ifade ediyordu. Ve "ağırlıklı düşünce" kabu edilecekti.

Bizlere göre daha isabetli ve özgün bu yaklaşımı uzun uzun tartıştık. Sonunda genel bir mutakabat hemen hemen oluştu. Ercümend Özkan, herkese tek tek sorarak hangi yaklaşımı doğru bulduklarını sordu. Orada bulunanların hepsi "ağırlıklı düşünce"yi önemseyen yaklaşımı doğru bulduklarını söylediler. Bunun üzerine dedi ki "Eğer temel bir yanlış içermiyorsa ben arkadaşlarıma rağmen hareket etmem!" Belli ki ikna olmuştu. Ve bir kez daha görüldü ki bütün iddialara rağmen o doğrunun peşindeydi. İyi anlatıldığı ve gereği yapıldığı takdirde başkalarının düşüncelerini benimsemekten kaçınmazdı. Ancak, çoğu zaman kendine güveni ve arkadaşlarının düşüncelerinin takipçisi olmamalarından doğan fiili boşluklar O'nun kendi bildiğini okuduğu intibaını veriyordu.

O'nunla ilgili bir diğer tesbitim de, çeşitli nedenlerle çoğu insanımızın yalpaladığı ve genelde müslümanlar için bir sınav konusu olan İran Devrimi'yle ilgili "örnek" tavrıyla ilgilidir.

Ercümend Özkan, Devrim'i prensip itibariyle başlangıcından itibaren benimsedi ve destekledi. Bütün güçlüklere, hiç bir zaman şucu-bucu olmamasına rağmen haksız İrancı suçlamasına karşın İlkesel olarak destekledi... Ancak, Devrim'in dar çerçevede kalan muhtevasıyla, düşünsel temelleriyle, devrimcilerin din anlayışlarıyla, uygulamalarıyla ve İmam Humeyni'den sonra giderek yoğunlaşan popülist politikalarıyla pek mutabık değildi. Konjonktür müsait olduğunda bu eleştirilerini açıklamaktan da çekinmedi. Hatta Devrim'i yapanlardan ulaşabildiği en üst yöneticilere kadar eleştirilerini iletti.

Devrim'in, daha çok, dış dünyaya verdiği mesajı ve müslümanlara verdiği güvenin yanı sıra, ideallerimizin gerçekleşebilirliği hususunda aynel yakın oluşturması nedeniyle olumlu katkısını önemsiyordu. Ancak, İslam'ı yeniden hayata hakim kılma mücadelesini verenlerin arı-duru bir din anlayışına ulaşmadan (düşünsel devrim yapmadan) popülist politikalarla başarıya ulaşsa bile ne gibi açmazlarla karşılaşacağı konusunda İran örneğini müslümanların dikkatine sunuyordu. Kadro ve eğitilmiş insan yetersizliğine dikkat çekiyordu ve İran'a bizzat giderek gözlemlerini aktarıyordu. Evet, Devrim'in global olarak İslam'ın yeniden hayatı yönlendirebileceği yönündeki kanaatları yaygınlaştırıcı, güçlendirici etkisinin altını çiziyordu. Ama, herşeyin devrim ile başlamadığının farkında olan az sayıdaki müslümandan biri olarak, onun gelişmelere ivme kazandırıcı etkisini de gözden kaçırmıyordu.

Devrim'in lideri İmam Humeyni'yi bir siyasi önder olarak, nebevi izler taşıyan tavizsiz, uzlaşmasız, kararlı ve istikrarlı boyutlarıyla hep takdir ederdi. Ancak, takdir ettiği yönlerinin hatırına tarihi şia kültüründen kaynaklanan anlayışlarını onun lider kişiliğiyle, siyasi kişiliğiyle çelişkili bulurdu...

Vefatından bir kaç yıl önce Kürşat arkadaşımızla birlikte yapmayı planladığımız "İslami Hareket Oluşum Süreci" adlı araştırmamız (İktibas Dergisi'nde konuyla ilgili iki makale yayınladık) için yaptığımız, ancak gelişmeler nedeniyle, kitap haline getirmeye çalıştığımız söyleşide bu ve benzeri konulardaki görüşlerini ayrıntılı bir şekilde dikkatlerinize sunacağız inşaallah.

Yine bu söyleşinin, Türkiye'deki İslami oluşumları değerlendirdiği bölümünde, güncel bir konuyla ilgili olarak ilginç bir anısını aktarmakta ve hayatı boyunca müslümanları uyarmaktan vazgeçmediği bu konudaki değerlendirmeleri yeralmaktadır.

Arkadaşı olan M. Gündüz Sevilgen'e bir yemek esnasında, Milli Nizam Partisi'ni (MNP) nasıl kurduklarını sorar. G. Sevilgen de;

"Bir heyet olarak Erbakan başta olmak üzere A. Tevfik Paksu, Korkut Özal, Fehim Adak, Recai Kutan ile önce kolordu komutanlarından, sonra İstanbul, Konya, Erzurum'da bulunan ordu komutanlarına, daha sonra da Ankara'da bulunan kuvvet komutanlarına heyet halinde gittiklerini ve gittikleri her yerde memleketin ve milletin ahlakının bozulduğunu, devletin bu gidişle pek ayakta kalamayacağını, işte ahlakı düzgün nesillere ihtiyaç olduğunu, efendim ahlakı düzgün nesiller yetiştirebilmek için de bunlar gibi mazbut, muhafazakar kimselerin de siyasi arenada yer işgal etmeleri gerektiğini, buna sayın paşaların ne buyuracaklarını sorduklarını, onların da gayet olumlu bulduklarını anlattı." demişti. Kendisinin zaten işin böyle gelişebileceğini tahmin ettiğini, ama olayı müşahhas olarak, gelişmelerin içindeki bir şahıstan dinlemek için bu konuyu açtığını da ilave etmişti.

Keza, yakın bir geçmişte, söz konusu paşaların kurduğu mahkemede yargılanan söz konusu heyetin başkanı Necmettin Erbakan, mahkeme heyetine diyordu ki: "Biz laik Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana rejime soğuk bakan müslüman halkı bu rejime ısındırmak için kurulmuş bir siyasi parti olduğumuz halde mi sayın savcı tam aksi bir amaç taşımakla bizi itham ediyor!?"

Bir avuç ilkeli müslüman dışında, genelde müslümanların söz konusu fırtınayla savrulduklarını, oyuna geldiklerini gören Ercümend Özkan, bunun üzüntüsünü hep içinde taşımaktaydı. Ama onun gibi biz de ümid ediyoruz ki, bu oyunun farkında olan, ancak tavır koymaktan çeşitli nedenlerle çekinen geniş bir kesim de artık sessiz kalmanın vebaliyle yaşamayacaklardır. Zira oyunun son perdesi açılmak üzeredir. Konjonktür gerekli kılarsa ne ABD'nin, ne de rejimin zinde güçlerinin RP tabelası altındaki bu zihniyetin "hükümet" etmesine (işletmecilik yapmasına) bir kaç çatlak dinazor sesine karşın, bir itirazları yoktur.

Velhasıl Ercümend Özkan, Türkiye coğrafyasında, Kur'an İslamı'nın anlaşılmasında, en güzel örnek olan peygamberin gerçek konumunun bilinmesinde, İslam'ı ağaç kurdu gibi içeriden, takva kılığında, dejenere edenlerin teşhirinde, adeta bir "Buzkıran" işlevini ölünceye kadar sürdürmüş ender şahsiyetlerden biriydi. Üstelik bu mücadeleyi, mevcut rejimin müsamaha ile baktığı konularla sınırlı tutup, uygun vasatlarda vermemiş, en çetin şartlarda dahi mücadelesini sürdürmekten çekinmemiştir. Takibe, gözaltına, işkenceye, hapse, etrafını boşaltmak suretiyle yalnızlığa mahkum etmeye; tarihsel İslam anlayışına sahip çevrelerin her türlü levmlerine rağmen hiç duraksamadan sürdürmüştü mücadelesini...

Örnek alınacak yönleri çok olan biriydi O, temel tercihleri, itikadı, yöntemi, tutarlılığı, istikrarı, malını ve canını Allah yoluna koymaktan çekinmeyen cömertliğiyle, açık sözlülüğü ve mertliğiyle, feraseti ve cesaretiyle hep anacağımız, yanlışlarını da tekrar etmemeye çalışacağımız ağabeyimiz, dostumuz, dava arkadaşımızdı Ercümend Özkan.

O, hayatı boyunca hep Rabbi'nin mağfiretini kazanmak için çalıştı. Allah'tan rahmet diliyorum!


Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
eksi not | artı not

busy
 
< Önceki   Sonraki >