|
Hayatındaki her şey gibi askerlik de aniden gelip yakasına yapışmıştı. Ankara Hukuk'ta talebe idi ve o sene tecil imkanını kaybetmişti. O yıllarda öğretmen azlığından dolayı isteyen askerlik görevini bu mesleği seçerek yapabiliyordu. Böylece Uşak'ın Karahalli köyünde eğitimciliğe başladı. O şimdiki gibi ansızın gitmişti ve ben şaşkın, hazırlıksız kalakalmıştım. Basın Haber Ajansını evin bir bölümüne taşıdım ve çalışmaya başladım. O zamanlar Fen Fakültesi'nde talebe olan erkek kardeşim bana yardım ediyordu. Aboneler için kupür derlemeye başlamıştım. O güne kadar işle ilgim olmadığından işin içinden çıkamıyordum ve çıldırmak üzereydim...
Günlerce birikmiş gazete vardı ve bir yerden başlamak zorundaydım. Gazeteleri okumakla işe başladım; kimlere, nelerin gideceğini işaretledim ve kestik. Sonra düzenledik. Bir de baktım ki hiçbirinin üzerinde tarih ve gazetenin ismi yok. Keserken yazmayı unutmuşum. Bu arada yanımızda çalışan memurlardan biri uğramıştı. Hep birlikte bütün gazeteleri ortalığa serip, kesik parçaları 'yerlerine' oturtmaya uğraşıyor, böylece de tarih ve gazete ismi bulmaya çalışıyorduk. Delinin pösteki saydığı gibi bir şeydi yaptığımız.
Birden sokak kapısının açıldığını duyduk. Dönüp baktığımızda patron karşımızdaydı. Olacakları tahmin ettiği için Karahallı'dan çıkıp gelmişti. Halimizi görünce "Ben biliyordum böyle olacağını, Allah'ım aklıma sahip ol" diyerek gazetelerin başına geçti. Parçaları yazı karakterlerinden ve kağıtların cinslerinden tanıyarak ait oldukları yerlere yerleştirdi. Bu arada ben de neyin nasıl olacağını anlamıştım.
Hafta sonu tatilinden yararlanıp gelmişti, bir gün kalıp gitti. Ondan sonra ben ajansta, o Karahallı'da bir koca kış geçirdik.
O, kaldığı köyde öğretmen olmadı, oranın muhtarı oldu, sağlıkçısı oldu, imamı oldu (bugünkü anlamda imam değil tabi ki...) Velhasıl karanlıktaki köyü aydınlığa çıkarmaya çalıştı. İki anlamda aydınlığa...
Elektriği ve telefonu yoktu köyün, Ankara'da ilgili bakanlıkla irtibat kurdu, köylülerle çalışarak direkler diktiler, yardım alarak organize bir çalışmayla Karahallı-Uşak arası yol yapıldı, elektrik geldi, telefon bağlandı. Bütün bunlar burada anlattığım kadar kolay olmadı tabiki.
Yemek kültürünü de oraya taşıdı her gittiği yere olduğu gibi. Mucur mantısını, bulgur çorbasını bizi tanıyan herkes bilir.
Çok sevip saydığı birisi vardı Karahallı'da. Epey yaşlı, evden dışarı çıkmayı kendisine yasaklamış bir zatı muhterem. Şapka devriminden sonra bu boykota başlamış ve yürümemekten dolayı da ayaklarının üzerinde duramaz hale gelmiş, adeta felç gibi bir durum çıkmış ortaya. Onu hergün yürümeye, gün ışığına çıkarmaya ikna etmişti. Yavaş yavaş ayaklarının açılması, dizlerine derman gelmesi herkese bir sevinç vesilesi olmuştu o zaman. Allah ikisini de rahmetinden yoksun etmez inşaallah.
Ertesi sene göreve Ankara Mamak'da bir ilkokulda devam etti. Her gün gidip geliyordu. Çocuklara din dersinde farzlardan bahsetmiş, ertesi gün gittiğinde kız talebeleri sınıfta başörtülü bulmuş. Bu onun çok hoşuna gitmişti. Fakat başöğretmenin şikayeti ile mahkemelik oldu. Suçu çocukları yoldan çıkarmaktı. Bu arada bir de 10 Kasım'a katılmamak gibi bir büyük suç işlemişti. Mahkeme sürdü gitti...
Daha sonra arandığı aylarda basına resim ve bilgi veren ilk zat-ı şahane idi o başöğretmen.
Ani gidişlere hazır olmamız dileğiyle Allah'ın rahmeti üzerinize olsun.
İktibas, Temmuz 1995.
|