|
Rejimi yıkmak için çalışan iki kişi henüz ele geçmedi
İslam devleti kurmak için çaba gösteren biri Ürdün, diğeri Türk uyruklu iki kişinin resmi polis ve jandarmaya dağıtıldı
Türkiye'de şeriata dayanan bir İslam devleti kurmak için "Hizbüt Tahrir" (Kurtuluş Partisi) adı
altında gizli bir dernek kurarak, İslam devleti anayasa tasarısı ve bazı broşürler dağıtanlardan
Ercümend Özkan, yapılan bütün aramalara rağmen henüz yakalanamamıştır.
Ürdün uyruklu Annan Muhammed Ali ile birlikte izini kaybettiren Türk uyruklu Ercümend
Özkan'ın yakalanması için, bütün illere ve jandarmaya ele geçirilen bir boy resmi dağıtılmıştır. Annan
Muhammed Ali'nin Türkiye'de olduğu sanılmaktadır. Fotoğrafta polis tarafından aranan
Ercümend
Özkan görülmektedir.
ARANAN ŞERİATÇI - Türkiye de şeriata dayanan bir İslam devleti kurmak için gizli dernek
kuranlardan Ercümend Özkan, bütün Türkiye polis ve jandarmasınca aranmasına rağmen
daha yakalanamamıştır. Ercümend Özkan'ın yakalanmasını kolaylaştırmak amacı ile emniyet
ve jandarma teşkilatlarına yukarıdaki resmi dağıtılmıştır...
Ulus / 18 Nisan 1967
REJİM ALEYHTARI 7 KİŞİ YAKALANDI
ANKARA
Türkiye'de şeriata dayanan bir rejim kurmak için faaliyet göstermekten sanık yedi kişi, suç delilleri 182 maddelik Anayasa ve bazı broşürlerle birlikte yakalanarak adalete verilmişlerdir.
İlgililerden alınan bilgiye göre, bir doçentin yürüttüğü bildirilen şebekede Ürdün uyruklu Cevat El Haruz, İbrahim Mahmut İsa, Muhammed İsa Safarini, Ahmet Abdülfettah Hamet ile İhsan Eskioğlu ve Mehmet İnce'nin bulunduğu iddia edilmektedir.
Ayrıca yetkililer biri Ürdün uyruklu Annan Muhammed Ali ve biri de Türk vatandaşı Ercümend Özkan adında iki kişinin de şebekeye dahil olduklannı söylemişlerdir.
YAKALANANLAR
Türk Milli İstihbarat Teşkilatı ve Siyasi Polisin müşterek çalışması sonunda yakalanan şeriatçılar ve meslekleri şöyleydi:
Cevat El Haruf (Ankara Ziraat Fakültesi öğrencisi, Ürdünlü),
İbrahim Mahmut İsa (Ankara Ziraat Fakültesi öğrencisi, Ürdünlü)
Muhammed İsa Saffarini (Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencisi, Ürdünlü),
Ali Nihat Eskioğlu (Ankara Fen Fakültesi Astronomi Doçenti, Türk),
İhsan Eskioğlu (Komisyoncu ve kabzımal, Türk),
Mehmet İnce (Manav, Türk),
Ayrıca, Ercümend Özkan ile Ürdünlü Annan Muhammed Ali'nin bulundukları yerin tesbitine çalışılmaktadır. Teşkilat Başkanı A. Annan için de, bütün sınır kapılarına talimat verilmiştir.
Tercüman/12 Nisan 1967
"Kurtuluş partisi" adı altında faaliyet gösterenlerin 5'i Ürdünlü 4'ü de Türk İslam devleti kurmak isteyen gizli cemiyet meydana çıkarıldı
Üyelerden ikisinin kaçtığı sanılıyor.
ANKARA (Hususi)
Yurdumuzda "şeriatı gerçekleştirmek" maksadiyle broşürler dağıtan, aralarında biri fakülte doçenti olan dört Türk'ün de bulunduğunu ve Ürdünlü bir şahsın idare ettiği (kurtuluş partisi) adı altındaki gizli cemiyetin idareci ve üyeleri dün gece polis tarafından yakalanmıştır. Siyasi polisin nezaret altına alarak adalete sevkettiği sanıklardan beşi çeşitli fakültelerde okuyan Ürdünlü öğrencilerdir.
Siyasi polisin dün gece (kurtuluş partisi) idareci ve üyelerinin evlerinde yaptığı baskınlarda, daha önce posta ile çeşitli kimselere gönderilen "müslümanların ölümkalım meselesi", "Hizbut Tahrir sunar" "İslam devlet anayasası," "İslam nizamı" adlı kitap ve broşürler de ele geçirilmiştir.
Bilindiği gibi bir süre önce, Türk anayasasının değiştirilerek yerini şeriata bırakması, mahkemeleri kadıların idare etmesi gerektiği tezini savunan bazı broşürler posta ile dağıtılmıştır. Olaya el koyan emniyet ilgilileri "şeriat isteyen" cemiyetin kökünün dışarıda olduğunu ve özellikle yurdumuzda öğrenim yapan bazı Ürdünlü öğrencilerin bu cemiyet hesabına çalıştıklannı tesbit etmiştir.
Yapılan baskın sırasında cemiyetin idarecileri olarak tesbit edilen Ürdünlü Ziraat Fakültesi öğrencisi Cevat El-Saruf, İbrahim Mahmud İsa, Saffarıhı Ortadoğu Teknik Üniversitesinde öğrenci Muhammed İsa ile aynı fakültede öğrenci Ahmed Abdulfettah Hamad ve Fen Fakültesi Astronomi Doçenti Ali Nihat Eskioğlu, İhsan Eskioğlu, Mehmet İnce tutuklanmışlardır.
Cemiyetin başkanı olduğu bildirilen Ürdün uyruklu Annan Muhammed Ali ile Ercümend Özkan baskın sırasında ele geçirilmemiştir. Sanıkların yurt dışına çıkması ihtimali üzerine hudut karakollarına durum bildirilmiştir.
Son Havadis / 12 Nisan 1967
DÖRT KİŞİ DÜN TEVKİF EDİLDİ
Ankara, Özel
İslam Devleti Kurmak isteyenlerden Nihat ve İhsan Eskioğlu, Cevat Elharuf ve Mehmet İnce yargılandıkları 4. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından dün gece tevkif edilmişlerdir. Mahkeme Annan Muhammed Ali ve Ercümend Özkan hakkında da gıyabı tevkif kararı vermiş, üç sanığı ise serbest bırakmıştır.
Akşam/12 Nisan 1967
İslam Devleti kurmak isteyen 2 kişi için gıyabi tevkif kararı alındı
Ankara (Cumhuriyet Bürosu)
İslam Devleti kurmak üzere, dışarıda bastırdıkları broşür ve kitapları yurdun muhtelif bölgelerinde dağıtan 7 kişiden 4'ünün tevkifinden sonra, haklarında gıyabi tevkif kararı alınan iki sanığın aranmasına başlanmıştır.
Siyasi Polis mensupları, kimlikleri ve oturdukları yerler tesbit olunan ve haklarında gıyabi tevkif kararı bulunan Ercümend Özkan ile Ürdün tabiiyetli Annan Mehmed Ali Handan'ın yakalanması için gerekli tedbirleri almıştır.
Bir yetkili haklarında gıyabi tevkif kararı bulunan sanıkların bugünlerde ele geçirileceklerini bildirmiştir.
Cumhuriyet/13Nisan 1967
ŞERİATÇILAR İSTANBUL'DA HÜCRE KURDU
Hizbüt Tahrircilerin Üniversiteye
sızdıkları konusunda deliller var
Ankara, (YG.)
Şubat ayı sonunda, gazetemizin bir yayını ile faaliyetleri halk oyuna duyurulan Hizb-üt Tahrir (İslam Kurtuluş Partisi) nin polisce yakalanan yedi elemanından ayrı olarak İstanbul'da da teşkilatlanmış olduğu, konuya vakıf birisi tarafından dün ileri sürülmüştür. Bu teşkilatlanmanın da Ankara'daki gibi, Üniversite çevresine yöneldiği tahmin edilmektedir. Yakın bir gelecekte bu hücre mensuplarının da meydana çıkarılması beklenmektedir. Gerçekten Hizbüt Tahrircilerin İstanbul'da da faaliyette bulunduklarını gösteren deliller vardır. Nitekim konu 24 Şubat tarihli, Yeni Gazete'de yayınlanınca, Hizb-üt Tahrir mensuplarından biri olayı yazan arkadaşımıza Kadıköy'den bir mektup göndererek, haberde bazı bilgi hataları olduğunu ileri sürmüştür. Bu mektupta, şeriat esasına göre kurulmuş bir devlet düzeninin Türkiye'yi "kurtaracağı" da ifade edilmiştir.
YERALTI TEŞKİLATI
Hizb-üt Tahrir'in şeriat esasına göre kurmayı düşündükleri devlete alt anayasayı, milletvekilleri ve senatörlere postalıyacak kadar cesaret göstermeleri de bunların iyice teşkilatlandıkları kanaatını takviye etmiştir. Ancak, soruşturmaları yönetenlerden bir ilgili, önceki gün yakalanan yedi kişinin, Ankara teşkilatıyla ilgili "çekirdek grubu" meydana getirdiğinden emin olduğunu söylemiştir.
Bu ilgili, "halen yakalanamamış iki kişidir. Bunlardan birisi bildiğiniz gibi A'nan Handan, diğeri Ankara'da ikamet ettiği bilinen Ercümend Özkan'dır. bunları da çok kısa bir zamanda ele geçireceğimizi umuyoruz" demiştir.
A'nan Handan'ı yakalayabilmek için bütün hudut kapılarına telsiz çekilmiştir. Bilindiği gibi A'nan Handan da dahil olmak üzere, Hizb-üt Tahrircilerden halen yakalanmış beş kişi, Ürdün vatandaşıdırlar.
Bunların başında bulunan yani Hizb-üt Tahrir'i kuran Takıyüddün En-Nebhani de, Ürdün'de oturmaktadır.
Ankara Emniyeti, Ercümend Özkan isimli Hizb-üt Tahrirciyi de yakalamak için seferber olmuştur.
SÜKAN'IN SÖZLERİ
Öte yandan İçişleri Bakanı Dr. Faruk Sükan, bu konuda kendisine yöneltilen sorulara: "Tahkikata başlanmıştır. Bunun sonucu alınıncaya kadar bir şey söyleyemem" demiştir.
Yeni Gazete/13 Nisan 1967
İslam Anayasası İsteyen Hilafetçi Komünistler
17 Mayıs günü Büyük Postahane'den parlamento üyelerine, ünlü kişilere, "İslam Anayasası" ile tanınan Hizb-üt Tahrir bir "siyasi yorum" gönderdi. Siyasi yorum, maneviyat ve mukaddesat tüccarlarını pek telaşlandırdı. Hizb-üt Tahrir'cilere derhal "müslüman kisvesine bürünmüş komünistler" etiketini yapıştırdılar. "Siyasi yorum" da komünistlik değil, korkunç bir Batı aleyhtarlığı hakimdir. Aşırı Batı taraftarı AP'nin, antikomünizm silahıyla, müslümanları oyuna getirerek Batıcıların peşinden sürüklediği, asıl düşmanı yani Batıyı kamufle ettiği ileri sürülmektedir. Yorumculara göre, "Türkiye Batıdan ayrılmalıdır. Batıyı taklit edip ona bağlanmak, siyası bir intihardır".
Güven Partisinin Amerikan talimatına göre hareket ettiğini iddia eden "yorum" şunları yazmaktadır: "İnönü, Amerika'nın kendisine karşı giriştiği mücadeleden şikayetini açıkça belirtti. 28 Temmuz günü kendisiyle Heybeliada'da görüşen 76'lara (Amerikalılar bir başbakan buldular benim yerime. Amerikalılara müracaat ediniz. 'Belki size bir Genel Başkan'da bulurlar) demişti. Bilindiği gibi Feyzioğlu Amerikanın adamlarındandır". İnönü ise İngilizlerin, TİP de Amerikalıların aletidir.
Yeni İstanbul, Hizb-üt Tahrir hakkında "Bildiri hakkında kendileriyle görüştüğümüz yetkililer, bunun malüm bir komünist tertibi olduğunu ve sorumluları ile ilgili çok önemli deliller ele geçirildiğini, yakında kamu oyuna açıklama yapılacağını söylemişlerdir" demektedir. Tercüman'ın fıkra yazan Kabaklı ise işi pek fazla ciddiye almıştır.
Yön 2 Haziran 1967
İRTİCA, BAKANIN KAPISINA DAYANDI...
• Hizb-üt Tahrir'ciler 'YORUM" adlı broşürlerini Faruk Sükan'ın evine de gönderdiler...
Her zaman olduğu gibi yine geç saatlerde eve gelmişti. Önce ayakkabılarını çıkarıp terliklerini giymiş, daha sonra salondaki ışığı yakarak geniş koltuğa oturmuş ve "Wa1kyta1ky" adı verilen el telsiz telefonunun sesini bir parça yükselterek sehpanın üzerine koymuştu.
Bir yandan Başkent Polisinin telsiz konuşmasına kulak kabartırken, öte yandan postadan gelen mektup ve gazeteleri açıp okumaya başlamıştı... Dört köşe zarfın üzerinde "Sayın Faruk Sükan, İçişleri Bakam ANKARA" yazıyordu. Zarfı yırtarak açmış ve içinden çıkan basılı kağıdın üzerindeki "Siyasi Yorum" başlıgını okuduktan sonra su içer gibi bir yudumda 5 sayfalık metni gözden geçirivermişti. Metnin imza yerinde sol yanda "8 Safer 1387-17 Mayıs 1967" sağ yanında ise büyük harflerle "HİZB-ÜT TAHRİR" yazılmıştı.
Sinirlenmişti. Hemen bir sigara yaktıktan sonra el telsizi ile Ankara Emniyet Müdürü'nü aramış ve aralarında şu konuşma geçmişti :
- Muzaffer Bey, ben Faruk Sükan. Hizb-üt Tahrirciler artık bana da beyanname yollamaya başladılar.
- Ne zaman beyefendi?
- Bugün Muzaffer Bey. Bu ne küstahlık, temizleyin artık şu adamları..
- Baş üstüne efendim.
- İslam devleti kurmak isteyenlere karşı Sükan'ın polis operasyonu
Turizm Tanıtma Bakanı Nihat Kürşat'ın turizmi geliştirmek amacıyla, tekke ve mescitlerin açılacağını müjdelediği (!) günlerden bir kaç gün sonra harekete geçen Milli İstihbarat Teşkilatı ve Emniyet gazetelerin manşetlerde verdiği "İslam Devleti Kurmak için teşkilatlananların hazırladığı anayasa posta ile dağıtılıyor" haberin ışığı altında bir operasyon hazırlanmıştı. Bir gün sabaha karşı Başkent'e yayılan ekipler, ellerinde arama kararları ile yola çıkmış ve sabah saat 05'de Birinci Şube'ye on bir kişi getirmişlerdi. Tutuklanan on bir kişiden 9'u "Şeriata dayanan bir devlet kurmak amacıyla teşkilatlandıklarını" itiraf etmiş, fakat ikisi delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştı. Yalnız Türkiye'de şeriata dayanan bir devlet kurmak için teşkilatlananların lideri Annan ile yardımcısı Ercüment yakalanamamıştı. Annan'ın yurt dışına kaçtığı tespit edilmiş, fakat Ankara'da olduğu bilinen Ercüment bütün aramalara rağmen bulunamamıştı. Polisin bu operasyonundan sonra şeriatçıların davranışı küllenmişti. Fakat, bir ay sonra bazı gazetelere gönderilen "yorum" başlıklı beyannameler şeriatçıların yine sahneye çıktıklarını göstermişti. "Yorum" başlıklı beyannameyi yenileri izlemiş ve polis beyannamelerin dağıtılmasını seyretmeye başlamıştı.
• A.P., kendi teşvik ettiği irticanın kendisini yemesinden korkuyor
Anayasa ve beyannamelerini matbaalarda rahatlıkla bastıran Hizb-üt Tahrir adlı, merkezi Beyrut'taki gizli teşkilat son günlerde işi, bakanlara da beyanname göndermeye kadar geliştirmişti.
Aslında bütün bunların şaşılacak yanı yoktu. Çünkü, parlamentoda kürsüye çıkıp konuşan bazı konuşmacılar ortaokul ve liselere din dersi konulmasını isteyebilmekte, tekke ve mescitlerin açılmasını teklif edebilmektedir. Adalet Partisi iktidarı her geçen gün gelişen ve pervasız bir durum alan gerici ve şeriatçı akımdan korkmaktadır. Fakat, korkmasına rağmen gelişmeyi önleyecek tedbir alamamaktadır. Çünkü, Alaeddin'in lambasında olduğu gibi bir kez devi şişeden çıkaran Adalet Partisi, onu tekrar şişesine sokamamaktadır. Ve sonunda şeriat devi kendisini başıboş bırakan Adalet Partisini yiyecektir.
Ant / 6 Haziran 1967
Din Devleti kurmak isteyenler firarda
Gizli cemiyetin yeniden teşkilatlandığının anlaşılması üzerine polis aramaya hız verdi
Bir süre önce ortaya çıkarılan ve Türkiye'de bir din devleti kurma amacını taşıyan "Hizb-ütTahrir" (Kurtuluş Partisi) nin yakalanamayan başkanı Ürdün uyruklu Annan M. Ali Handan ve Türk uyruklu Ercüment Özkan'ın Türkiye'de oldukları ve kurdukları gizli cemiyeti geliştirmek için çaba gösterdikleri anlaşılmıştır.
Bütün illerin polislerince aranmakta olan Annan M. Ali Handan ile Ercüment Özkan'ın 7 arkadaşlarının yakalanmasından sonra yeniden örgütlenmek için çaba gösterdikleri, son dağıttıkları beyannamelerden anlaşılmıştır.
Son dağıtılan, Arap ülkelerine Türk halkının yardım etmesi çağrısından sonra, Ankara siyasi polisi bu konudaki çalışmalarını hızlandırmıştır. Ancak ilgililerin ifade ettiklerine göre, henüz merkezleri ve yeni elemanlarının kimlikleri tesbit edilememiştir.
Ankara Emniyet, Genel Müdürlük aracılığı ile bütün illerin Emniyet Müdürlükle rinden ve Jandarmadan Annan M. Ali Handan ve Ercümend Özkan'ın görüldükleri yerde yakalanmaları ve araştırmaların sıklaştırılması istenmiştir.
Ulus/29 Haziran 1967
İçel'de "Şeriat Devleti" bildirileri dağıtıldı
Dükkanlara atılan "Hizb-üt Tahrir" imzalı beyannamelerde halk "Hilafeti ve Şeriat Devletini" kurmaya davet ediliyor
Mersin, 15 Özel
Bir süre önce Ankara'da İslam Şeriat Devleti kurmak amacıyla halka beyannameler dağıtan "Hizb-üt Tahrir" adlı bozguncu kuruluş şimdi de İçel'de faaliyete geçmiştir.
Dün gece belli olmayan saatlerde "Siyasi Yorum Müslümanların ölüm kalım meselesi İslam Devleti Anayasa Tasarısı" adlı üç beyanname dükkanların kepenklerinin altından atılmıştır. Beyannamelerin "Siyasi Yorum" adlısında özellikle Türkiye'nin siyasi hayatı ele alınmakta, "Batıyı taklit edip, bağlanmak intihardır. İslamlığın yerine kurulan laiklik başarılı değildir. Hilafetten başka çıkar yol yoktur" denilen bildirinin sonunda 8 Safer 1387-17 Mayıs 1967 tarihleri ile Hizbut Tahrir imzası bulunmaktadır. Öteki tasarı taslaklarında ise, dini yönü istismar edilen halk, ipe sapa gelmez deyimlerle şeriatı kurmaya çağrılmaktadır.
Ulus/6 Temmuz 1967
Hizbüt Tahrir
Sungurlu'da da beyanname dağıttı
SUNGURLU, 27 ÖZEL
Son günlerde yurdun çeşitli yerlerinde beyanname dağıtan Hizbüt Tahrir adlı gerici gizli teşkilat, ilçemizde de beyanname dağıtarak millileştirmenin şer'an haram olduğunu öne sürmüş ve Müslümanları tekrar hilafeti kurmaya çağırmıştır.
Ulus/2 Temmuz 1967
Hizb-üt Tahrir cemiyeti Hilafet isteyen bildiri dağıttı
ANKARA (Cumhuriyet Bürosu)
Polis, dün sabaha karşı, Ankara'nın bazı semtlerinde "Tür kiye'de hilafet isteyen" bir bildiri yayınlayan gizli cemiyet mensuplarını yakalamak için harekete geçmiştir.
Alınan bilgilere göre, geçen Nisan ayında, Türkiye'de İslam devleti kurmak amacıyla çalışmalar yaparken ele geçirilen, Hizb-üt Tahrir) adlı cemiyetin devamı olan ve aynı adı taşıyan Hilafetci Cemiyet mensuplarının bu defa dağıttıkları bildiri, "Ormanlar, petrol ve diğer madenler hakkında şer'i hüküm" başlığını taşımaktadır.
Arkalı önlü 4 yaprağa matbaa baskısı yapılmış olan bildiri, "Sosyalist ve Liberal" düzenleri "Küfür nizamı" olarak nitelemekte, devlet nizamının "hilafet" olması gerektiği görüşünü öne sürmektedir.
Bildiri "Müslümanlar, sizi küfür nizamlarını ezmeye ve tekrar hilafeti kurmaya çağırıyoruz" sözleri ile bitmektedir.
Siyasi polis, bundan bir süre önce ele geçirilen ve bazı mensuplarının halen tutuklu olarak mahkeme edildiği gizli cemiyetin devamı olan bu cemiyet elemanlarını yakında ele geçireceklerini bildirmiştir.
Cumhuriyet/24 Temmuz 1967
Hilafet isteyen gizli bir cemiyet üyeleri tutuldu
Dağıtılan beyannameleri inceleyen polis cemiyetin başkanı ile bazı üyelerini suç üstü tuttu
ANKARA, ÖZEL
Kendisine "Hizb-üt Tahrir" adı veren ve hilafetin kurulmasını hedef tutan gizli bir cemiyet meydana çıkarılmış, elebaşısı ile bir çok üyesi yakalanmıştır.
Bundan bir süre evvel Konya Ankara ve diğer bazı illerde dağıtılan broşürler üzerinde yapılan inceleme sonunda cemiyet merkezinin Ankara'da olduğu ve buradan yönetildiği tesbit edilmiştir.
Polis, bilhassa geceleri şehir dışında tertibat alarak cemiyete ait beyannameyi dağıtan Avni Sezer adında birini önceki gece suçüstü yakalamıştır.
Avni Sezer'in üzerinde bulunan bir telefon numarası, gizli cemiyetin ortaya çıkmasını temin etmiştir. Polis araştırma sonunda cemiyet üyelerinden Hasan Besel, Sadık Çöllü ile beyannameleri basan matbaanın sahibi Üzeyir Başar ile klişeleri hazırlayan Şeref Egemen'i de nezaret altına almıştır.
Yakalananlar, gizli cemiyetin elebaşısının uzun bir zamandan beri aranmakta olan ve hakkında tevkif müzekkeresi bulunan Ercümend Özkan olduğunu bildirmişlerdir.
Eski bir suçtan aranmakta olan ve gazetelerde resminin çıkması üzerine bıyıklarını keserek yüz şeklini değiştiren Ercümend Özkan da yakalanmıştır. Babası hakim olan ve yüksek tahsili bulunan sanık suçunu itiraf ederek beyannamedeki yazıları bizzat yazdığını söylemiştir.
Milliyet/5 Agustos 1967
"Hizb-üt Tahrir" mensubu 5 kişi tevkif edildi
ANKARA
Ankara'da "Hizb-ut Tahrir" adı altında gizli bir cemiyet kurarak, cemiyet bütünlüğünü bozduğu iddiasıyla adalete sevkedilen dokuz kişiden beşi tevkif edilmiştir.
"Hizbüt Tahrir"in başkanı olan Ercüment Özkan, Yedinci Asliye Ceza Mahkemesinde yargılanırken hakime, "İnancı uğruna son nefesine kadar çalışacağını" söylemiştir.
Savcılığın tevkif talebi ile mahkemeye sevkettiği sanıklardan sadece Mustafa Mutlu serbest bırakılmış, gizli cemiyet başkanı Ercüment Özkan, Avni Sezer, Hasan Başar, Sadık Çöllü ve Servet Karaaslan tevkif edilmişlerdir.
Haşmet Şeref Egemen, Üzeyir Başar, İsmet Turgut ile Mustafa Mutlu ise duruşmalara gayrimenkuf olarak geleceklerdir.
Gizli cemiyet başkanı Özkan, mahkemeye sevki sırasında basın mensupları ile konuşarak şunları söylemiştir:
"Amacımız, İslam akidelerine dayanan bir devlet kurmaktır. Bugüne kadar sosyalist ve kapitalist rejimler denenmiştir. Ancak, özellikle müslüman devletlerin hiç birinde bu rejimler istikrar sağlayamamış, o memleketin yıkımına sebep olmuştur.
Biz, Osmanlı İmparatorluğunun uyguladığı İslamcı bir devlet kurmak peşinden, bu gayemizden, son kurşunu yiyinceye kadar vaz geçmeyeceğiz."
Cumhuriyet/6 Ağustos 1967
LAİKLİK
"Hilafet isterük!" cüler
Jandarma ve polisler tarafından kordon altına alınmış bir grup adamın lideri durumunda olduğu her halinden anlaşılan uzun boylu, şık giyimli genç adam sanki basın toplantısındaymış gibi gayet rahat ve soğukkanlı, kendisine yöneltilen soruları cevaplandırıyordu. Sert ve kesin konuşuyordu. Mesela, "Teşkilatınızın mahiyeti nedir?" şeklindeki bir soruyu hiç çekinmeden şöyle cevaplandırdı.
"- Biz, söylendiği gibi, bir dernek filan değil bir partiyiz. Tüzüğümüz programımız var."
Adını söylemediği partinin amaçlarını da şöyle açıkladı:
"-Biz, Osmanlı İmparatorluğu devrinde uygulanan İslamcı bir devlet kurmak için çalışıyoruz. Bu gayemizden son kurşunu yiyinceye kadar vazgeçmeyeceğiz."
Partileri iktidara geldiği takdirde yapacakları işler de şunlardı:
"-Mesela, bizim düzenimizde, halk tarafından bir halife seçilecek. Halife de kendine yeteri kadar yardımcı tayin edecek. Türkiye üç ile ayrılacak ve bunlar halifenin vekilleri tarafından idare edilecek. Medeni Kanunu ve Ceza Kanununu kaldıracağız. Kısasa kısas ve diyet uygulanacak. Çok kadınla evlenme serbest olacak. Mahkemelerde kadılar iş yapacak. İçki ve demokrasi yasak!"
Aynı anlarda, Adliye binasının birinci katına çıkan merdivenlerin trabzanlarına esrarengiz görünüşlü bir takım adamlar sıralanmıştı. Bunlar, önlerinden geçenleri dikkatle inceliyor, arada bir salona çıkarak, buradaki grupların arasına karışıyor ve konuşulanları dikkatle dinliyorlardı. Mahkemelerin adli tatil münasebetiyle kapalı olmasına rağmen, nöbetçi Ağır Ceza mahkemesinin bulunduğu koridor, dikkati çekecek derecede kalabalıktı. Resmi giyimli polisler, salona hakim stratejik noktaları tutmuşlar, çıkması muhtemel olaylara karşı tetikte bekliyorlardı. Foto muhabirleri ilginç buldukları bazı sahneleri kaçırmamak için sürekli flaş patlatıyorlar; muhabirler, merakla dinledikleri, lider durumundaki uzun boylu genç adamın sözlerini not ediyorlardı. Tam bu sırada mübaşirin kalın sesi duyuldu:
"-Ercüment Özkaan! Avni Sezeer! Hasan Başeer!..."
Sanıklar getirildiler
Herkesin bu çağrıyı beklediği belliydi. Nitekim daha mübaşirin sesi duyulur duyulmaz, salonda bir kaynaşma oldu. Önce gazeteciler, onların arkasından jandarma kordonu altındaki grup, en sonra da, çoğu sakallı ve garip giyimli birtakım şahıslar salona girdiler.
Duruşma kısa sürdü. Sanık sıralarındaki gruptan beş kişiyle, lider durumundaki genç adam, az sonra, elleri kelepçeli olarak, Cezaevi arabasıyla Adliyeden ayrıldılar. Dinleyicilerden bir kısmının sonuçtan memnun olmadığı anlaşıyordu. Aralarında, üzüntüden ağlayanlar bile vardı.
Olay, geçtiğimiz Cuma günü Ankara Adliyesinde cereyan etti. Siyası polis tarafından aylardır aranan ve nihayet, tesadüf eseri yakalanan Hizb-üt Tahrir adlı gizli cemiyetin başkanı Ercüment Özkan ve arkadaşları, nöbetçi Ağır Ceza mahkemesi tarafından tutuklandılar. Özkan hakkında zaten, gıyabı tutuklama kararı da verilmiş bulunuyordu.
Din esasına dayanan bir devlet kurmak istedikleri Ercüment Özkan'ın mahkemede açıklamalarından da anlaşılan Hizb-üt Tahrir'ci1erin hikayesi bundan aylarca öncesine uzanmaktadır. Özellikle beyanname dağıtmak suretiyle faaliyet gösteren bu gizli cemiyetin, kendi ifadelerine göre, partinin bazı mensupları, polis tarafından daha önce yakalanmışlardı. Fakat lider durumundaki Özkan, bütün aramalara rağmen bulunamıyor ve bu arada beyannameler aralıksız dağıtılıyordu. Nihayet, geçtiğimiz hafta Cuma gecesi, cemiyetin üyelerinden Avni Sezer, yeni beyannameler dağıtırken polis tarafından yakalandı. Sezer'in cebinden çıkan telefon numarası, Ercüment Özkan'ı ele veren tek ipucu oldu ve aynı gece, cemiyetin Ankara'da bulunan diğer elemanları da teker teker ele geçirildiler. Polis yetkililerince Türkiye'nin her tarafında dikkatle arandığı bildirilen Özkan'ın, bu süre içinde hep Ankara'da kaldığı, ancak bu olaydan sonra anlaşılabildi. Aynı günlerde solcuları izlemekten başını kaşımağa fırsat bulamıyan siyası polis, "Türkiye'de bir İslam devleti kurmaktan son kurşunu yiyinceye kadar vazgeçmiyeceklerini" açıkça söyleyen şeriat ve hilafet mücahidi bir gizli cemiyetin başkanını, işte böyle bir tesadüf sonucu yakalayabildi.
Akis/12 Ağustos 1967
Ankara Emniyet Müdürlüğünün verdiği bilgiye göre, Hizb-üt Tahrir isimli gizli siyasi partinin son elemanı Mustafa Güneş de ele geçmiştir.
Son Hizb-üt Tahrir'ci de ele geçti
ANKARA (YG)
Hizb-üt Tahrir isimli gizli siyasi kuruluşun son aktif elemanı olduğu sanılan manav Mustafa Güneş de Ankara Emniyeti tarafından yakalanmış ve sorgusu yapıldıktan sonra tevkif edilerek ceza ve Tevkif evine gönderilmiştir. Mustafa Güneş sorgusu sırasında, "Ercüment Özkan'ın verdiği elli lirayla İstanbul'a gittim. Kadıköy'de, Cağa1oğ1u'nda, Eminönü ve Sirkeci'deki posta kutularına beyannamelerden attım ve döndüm. İstanbul'da zaten topu topu dört saat kaldım." demiştir.
Öte yandan Emniyet mensupları, Hizb-üt Tahrir'in son üç beyannamesinin Ercüment Özkan tarafından hazırlanıp, Ankara'daki "Verimli Matbaa" da basıldığının tesbit olunduğunu açıklamışlardır.
Yeni Gazete/13 Ağustos 1967
Hizb-üt Tahrir Cemiyeti Adana'da da faaliyete geçti
ADANA (Güney İlleri Bürosu)
Hilafetin yeniden kurulması için gizli olarak yurdumuzda çalışan ve elebaşlarından bir grubun Ankara ile İstanbul'da yakalandığı "Hizbüt Tahrir" Cemiyetinin Adana'da da faaliyete geçtiği anlaşılmıştır.
Adana postahanesinden bazı gazetelere broşürler gönderen cemiyetin mensuplarınca ormanlar, petrol ve diğer madenler hakkında uygulanması gereken şer'i hükümler sayılmakta, sosyalizm ve liberalizm "küfür nizamları" olarak yerilmekte "devletin rejimi İslami bir rejim diğer bir tabirle hilafet nizamı olmalıdır" denilmektedir.
Cumhuriyet/23 Ağustos 1967
Polisin "kökünü kuruttuk" dediği Hizb-üt Tahrir, gene beyanname dağıttı
Siyasi polis, şeriatçılardan birinin daha yurttaşlar tarafından yakalanmasını bekliyor
İsmail BALTACIOĞLU
Siyasi polisin "Kökünü kuruttuk" dediği Türkiye'de şeriata dayanan bir din devleti kurmak ve hilafeti getirmek için çaba gösteren Hizb-üt Tahrir (Kurtuluş Partisi) gizli çalışmalarına yeniden başlamıştır.
Beyannamelerini bastırdıkları matbaanın sahibinin tutuklanmasından sonra, matbaasız kalan Hizb-üt Tahrir'ci1er bu kez de teksir makinasında basılmış beyannameler dağıtma yoluna gitmişlerdir.
Özellikle kültür seviyesi düşük semtlerde fikirlerini işleyebileceklerini hesaplıyan Hizb-üt Tahrir'ciler, önceki gece de Samanpazarı Güven Çarşısındaki dükkanların kapılarının altından beyanname atmışlardır.
"Hilafeti Kurmak Bütün Müslümanlara Farzdır" başlığını taşıyan 2 sahifelik beyannamelerde, yurttaşlar bir halifeye "biat" etmeye çağırılmakta ve hilafetin bütün müslümanları birleştireceği söylenmektedir.
Önceki beyannamelerinde, İslam Devleti Anayasası ve fikirlerini yaymaya çalışan Hizb-üt Tahrir'ciler, bu kez dağıttıkları beyannamelerde de, "İslam Devleti Kurulmalı, Hilafet getirilmeli" fikri yayılmak istenmektedir.
Beyannameye "8 Cemaziyelevvel 1337", altına da, "14 Ağustos 1967" diye tarih atılmıştır. Güven Çarşısında Hizb-üt Tahrir'in beyanname dağıttığını öğrenen ve "Hizb-üt Tahrir'in kökünü kuruttuk" diyen siyasi polisi yeni beyanname dağıtılması şaşkına çevirmiştir. Şimdilik ne yapacağını bilmeyen polise, olayı çözümleyebilmek için, beyanname dağıtanlardan birisinin, beyanname dağıtırken yurttaşlar tarafından yakalanarak polise teslimini beklemektedir. Bilindiği gibi, daha önce iki parti halinde yakalanan ve tutuklanan 12 kişi de, vatandaşlar tarafından beyanname dağıtan birisinin yakalanarak polise tesliminden sonra ortaya çıkarılmıştı.
Ulus/22 Ağustos 1967
Hizb-üt Tahrir'ciler cezaevinde ama, beyannameleri dağıtılıyor
ANKARA (Cumhuriyet Bürosu)
"Hizb-üt Tahrir" adı altında şeriatçı bir düzen isteyen cemiyetin üyelerinin yakalanmasına rağmen beyannamelerin yayınlanmasına, devam edilmektedir.
Nitekim, dün gazetemize, Ankara'dan postaya verilmiş yeni beyannameler gelmiştir. Daha önce gönderilen beyannamelerin aksine matbaada basılmayıp teksir makinasıyla hazırlanan beyannamelerde "Hilafeti kurmak bütün müslümanlara farzdır" başlığı bulunmakta, müslüman lar "İslam hilafeti" kurmaya çağırılmaktadır.
Cumhuriyet/22 Ağustos 1967
Ankara'da yine Hizb-üt Tahrir beyannamesi dağıtıldı
ANKARA(HA)
On gün kadar önce, altı mensubu tevkif edilen Hizb-üt Tahrir (Kurtuluş Partisi), dün de Başkent Ankara'nın muhtelif yerlerine "hilafeti kurmak bütün müslümanlara farzdır" başlıklı beyannameler dağıtmıştır. Ankara polisini yeniden seferber hale getiren beyannamelerde müslümanlara farz olan İslam davasını bütün dünyaya taşımanın yalnız hilafeti geri getirmekle mümkün olacağı, iki daktilo sayfalık bir metin halinde izaha çalışılmaktadır. Beyannamelerin altında 8 Cemaziyelevve1 1337 ve 14 Ağustos 1967 tarihleri bulunmaktadır. Polisler şehri dolaşarak beyannameleri toplamaya başlamışlardır. Bu arada bunları dağıtanları yakalamak için geniş bir tahkikat açılmıştır.
Yeni Gazete/22 Ağustos 1967
"Hizb-üt Tahrir" bu defa da Demirel ' i hedef aldı
ANKARA (Cumhuriyet Bürosu)
Siyasi Polisi uzun süre uğraştırdıktan sonra kurucuları yakalanan "Hizb-üt Tahrir" adlı kuruluşun bildirileri devam etmekte, dün posta ile gönderilen "Hizb-üt Tahrir'den Başbakana" hitaplı bildiride Demirel çok ağır şekilde suçlanmakta ve "Cumhuriyetin son sözünü söylediğine, can çekişmekte olduğuna ve İslam devleti ve hilafetin kati surette geri geleceğine dikkatinizi çekiyoruz" denilmektedir.
Öncekileri gibi teksir edilip çeşitli yerlere gönderilen beyannamelerin sonuncusu Başbakana açık mektup olarak yayınlanmıştır.
Bildiride özetle şöyle denilmektedir:
"Muzayyen emellerinizi gerçekleştirmek için İslam kisvesine bürünüyorsunuz. Mesela İslam Enstitüsünün temelini attığınızın ertesi günü, aynı çoşkunlukla büyük bira fabrikalarının temelini atmakta bir beis görmediniz... Biz biliyoruz ki, siz hiçbir kuvvet sahibi değilsiniz; sadece bir memursunuz, asıl iktidar ordunun elinde olduğu halde, siz halihazırdaki rejimin hizmetinde müslüman kitleleri aldatmakta büyük rol oynuyorsunuz.
... Başbakan olduğunuzdan beri bir tek doğru siyası adım atmadınız. Başarınızı türlü vesilelerle İslam kisvesine bürünmenize borçlusunuz. Mesela bazı camilerde sabah namazı kıldınız. Aldatma siyasetine devam ederek İslama bağlı bilinen bazı kişilere devlet dairelerinde vazife verdiniz.
... Sizin İslamiyete karşı sinsi rolünüzü açıklamayı vazife sayıyoruz ve size oy veren müslüman kitleler önünde sizin hakiki hüviyetinizi ortaya koymak istiyoruz..."
Açık mektup şöyle bitmektedir:
"Bu açık deliller muvacehesinde ne müslümanlar, ne de Allahu Teala nezdinde bir özrünüz kalmamıştır. Sizi kıyamet günü kötü bir akıbetten sakınmaya çağırıyoruz ve ayrıca Cumhuriyetin son sözünü söylediğini can çekişmekte olduğuna ve İslam devleti ve hilafetin kati surette geri geleceğine dikkatinizi çekiyoruz."
Cumhuriyet/2 Eylül 1967
BiLDİRİ
Milliyetçiler Derneği Konya Şubesinin Aziz Millete Varlığını Tehdit Eden Münafık
Cereyanların İç Yüzünü Açıklayan Bildirisidir.
Aziz millet, senin varlığını yer yüzünden silmek için çalışan millet düşmanı kafir kuvvetler, son zamanlarda faaliyetlerini şidletlendirmişlerdir.
Beynelmilel Hristiyan politikasının, bütün kuvvetlerini teksif ettiği son hedef; Anadolunun hristiyanlaştrılmasıdır.
Asırlardan beri Müslüman ve Türk beldesi olan yurdumuzu kiliselerle, patrik ve papazlarla doldurmak istiyorlar.
Fener Patrikhanesi ve Roma, Anadoluyu geçici bir İslam istilasında kabul etmektedirler.
Roma ve Fener kiliseleri birleştiler ve kendilerine son av olarak aziz milletimizi seçtiler.
Gözü dönmüş hristiyan küfür kuvvetleri, Yunanistan, Bulgaristan ve adalardaki kardeşlerimizi yok ettikten sonra, şimdi Müslüman Türk Milletinin son ayakta duran varlığını, yani seni ortadan kaldırmağa çalışıyorlar.
Fener Patrikhanesinin varlığı ve faaliyetleri Roma Kilisesi ile birleşmesi, Hristiyan Hac yolunun Müslüman Türk paraları ile yapılması, Türkiye'deki Hristiyan Yunan kilise ve eserlerinin senin verdiğin paralarla tamir ve ihya edilmesi, milletimizin hrisyanlaştırılmasının son safhalarını teşkil ediyor.
Papanın İstanbul ve İzmir'e son gelişi milletimize hazırlanan elim akibetin habercisidir.
Ayrıca Aziz memleketimizde gizli ve açık komünist tabrikatı almış yürümüştür. Milletimizin dertlerini Materyalist akidelerine göre tefsir eden komünistler, Millet varlığına suikast içindedirler.
Komünizm, son zamanlarda, dindar ve hilafetçi maske altında yeni bir oyuna girişmiştir. Bu oyun, Hindistan, Türkistan ve Arap memleketlerinden sonra şimdi Türkiye'de oynanıyor.
Bu oyunun Türkiye'deki Temsilcileri, kendilerine HİZB-ÜT TAHRİR (HÜRRİYET PARTlSİ) adını veren Arap ırkçısı komünist ve siyonist teşkilatıdır.
Bunlar müslümanlara hoş ve cazip gelen sözlerinin arkasına küfürlerini gizlerler, etraflarına topladıkları ahmaklar ise, bunları gerçek müslüman zannederler.
Ey bütün küfür kuvvetlerinin, en şeytani planlarla varlığını kemirmeğe çalıştıkları aziz millet!
Milletin hayat ve kurtuluş davasına sen sahip çıkacaksın aksi halde yok olursun!
Bil ki, kendilerine Hizb-üt tahrir (HÜRRİYET PARTlSİ) diyen müslüman maskeli Komünistler:
a) Yalnız ve sadece Amerikan düşmanıdırlar.
b) Rus, dostudurlar. Türkistan, Endonezya, Cezayir, Mısır, Suriye, Yemen gibi İslam memleketlerini Rus istilası altında görmezler.
c) Bu alçaklar Türk düşmanıdırlar. Yavuz Sultan Se1im'e ve diğer Müslüman Türk büyüklerine hakaret ederler. Maskeli Arap ırkçısıdırlar.
d) Ekserisi Ürdünlü oldukları halde, İsrail ile yapılan hiçbir harbe iştirak etmemişlerdir. Ve beynelmilel siyonizmin tehlikesini kabul etmezler. Bunu bir hurafe olarak telakki ederler.
Bu cereyan, Türkiye'deki samimi müslümanları şaibe altına almak ve İslamiyeti dejenere etmek için komünistler tarafından memleketimize sokulmuştur.
Ey Millet!
Seni, varlığını ortadan kaldırmağa azmetmiş, maskeli ve maskesiz bütün İslam düşmanı kuvvetlerle mücadeleye çağırıyoruz.
Yaşasın Millet!... Kahrolsun millet düşmanları!...
Milliyetçiler Derneği Konya Şubesi 28 Ağustos 1967
Elebaşları Ercüment Özkan dahil
Şeriat Devleti kurmak isteyenler yakalandı
Merkezi Ürdün'de bulunan teşkilat elemanlarının yakalanışı gizlendi
ANKARA, Necdet ONUR
DÖRT gün süren üç kademeli bir operasyondan sonra, nihayet Türkiye'de hilafeti geri getirmek için çalışan Hizb-üt Tahrir adlı teşkilatın başkanı Ercüment Özkan ile on yardımcısı polis tarafından yakalanmıştır.
Pazar gecesi Emniyet Sarayında düzenlenen toplantı sonucunda üç polis ekibi kurulmuş, bir ekip Niğde Aksaray'ına, bir ekip Amasya'ya gönderilirken bir ekipte Başkent içinde görevlendirilmiştir.
Hizb-üt Tahrir adlı gizli teşkilatın Aksaray ve Amasya'da güçlenen kolları Pazartesi gecesi ortaya çıkarılırken polisin yurt dışında olduğunu sandığı teşkilat başkanı Ercüment Özkan Ankara'da yakalanmıştır. Özkan ile birlikte beyannameleri basan ve dağıtan Teknik Öğretmen okulundan bir öğrenci ile Fen Fakültesinde görevli üç kişi tutuklanmıştır.
Merkezi Ürdün'de olduğu tesbit edilen Hizb-üt Tahrir'in (Kurtuluş Partisi) Türkiye'de faaliyet gösteren elemanlarının yakalanışı Ürdün Kralının ziyareti sebebi ile basından saklanmıştır.
Polis yetkilileri Hizb-üt Tahrir'in lideri Ercüment Özkan ve arkadaşlarını ele gecirdikten sonra gerekli bütün delilleri de toplamıştır. Sanıklar bugün adliyeye verileceklerdir.
Yeni Tanin/7 Eylül 1967
Yargıtay Başkanı İmran Öktem, Adli yılın başlaması dolayısiyle yapılan törende çok sert konuştu:
İrtica Ezilecek
"Türkiye'de bir İslam devleti ve hilafet rejimi kurmak için çalışan bir avuç meczup ve kökü dışardaki yurt düşmanları hüsrana uğrayacak"
Yargıtay Başkanı İmran Öktem, yeni adli yılın başlaması dolayısiyle bu sabah Hukuk Fakültesinde yapılan törende yaptığı konuşmada Medeni Kanunun geriye doğru değiştirilemeyeceğini ve Türk hukukunun daima ileriye doğru günün ekonomik şartlarına ve sosyal adalet esaslarına uygun olarak gelişeceğini ve bir geriye dönüşün asla bahis konusu olmadığını belirtmiştir. Öktem konuşmasında Gürsel'den bahsederken ağlamıştır.
Öktem'in konuşması özetle şöyledir:
Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan: Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlariyle meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 devrimini yapan Türk Milletinin o zamanki lideri eski Cumhurbaşkanı Sayın Cemal Gürsel geçen adalet yılı için 14 Eylül 1966 da fanı aleme veda etmiştir. Geçen yılın en acı hatırası budur. Zeki, şevketli, sağ duyusu kuvvetli, kararlarında isabetli, olduğu gibi görünmesini, gösterişten uzak kalmasını seven, sadelik içinde büyük olan, büyüklüğünü belli etmek için bir ceht ve gayret göstermek lüzumunu duymayan, Atatürk devrimlerine bağlı, devrimleri korumayı amaç edinmiş, gericiliğin amansız düşmanı, milletine daha çok ve dürüst çalışmayı daima tavsiye eden Cemal Gürsel büyük mümtaz vasıflarıyla ve büyük devrim ve Devlet adamı olarak Türk Tarihinde müstesna bir yer almıştır.
Askeri Yargıtay İkinci Başkanı Hakim Tuğgeneral Esat Doğu, Birinci Daire Başkanı Hakim Tuğgeneral Kemal Gökçen 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvet1eri Personel Kanununun 49 uncu maddesinin F. bendi gereğince kadrosuzluk sebebiyle emekliye sevk edilmişlerdir. Artık bu arkadaşların tecrübe ve bilgilerinden Yargıtay ve Askeri Yargıtay faydalanamayacaktır. Değerli bir hakimin kadrosuzluk yüzünden genç sayılabilecek verimli çağında kamu hizmetinden ayrılması gerçek bir kayıptır.
Türk Hakimler Medeni Kanunun 40 yaşında olmasına rağmen yeni şartlara uyacak şekilde uygulamaya ve sosyal nizamı, değişen iktisadi, içtimai, ahlaki kurallarla ahenki olarak korumaya devam etmektedir. Bunu sağlamak için yeni içtihatlar yaratmış ve yaratacaktır. Kanun ne kadar mükemmel olursa olsun zaman onu da yıprandırır. Ehliyetli ve becerikli hukukçular kanunun yıpranma süresini uygulamaya elverişli olmak süresini uzatabilirler. Fakat her kanun bir gün değişme ihtiyacını gösterecektir. Elbet Medeni Kanun da değişecektir. İleride daha iyi ve daha mükemmel bir kanuna yerini terkedecektir. Fakat Medeni Kanunun Türk Sosyal bünyesine getirdiği devrim hükümleri hiç bir zaman eski şekline dönmeyecektir. O'nun devrimci niteliği değişmiyecektir. Değişmeler art düşüncelere, hurafelere, teokratik Devlet esaslarına dayanmayacaktır. Müsbet ilmin sosyal adalet prensiplerine dayanan yeni buluşları Türk Hukukuna temel olmakta devam edecektir. Türkiye'de bir İslam Devleti ve hilafet rejimi kurmak, Türk Milletini dini esaslara dayanan bir hukuk düzenine sokmak isteyen ve bunun için gizli ve açık çalışan mistik hezeyan halindeki bir avuç meczub, ruh hastası veya dini kazanç metaı haline getirmiş kimseler, saf ve cahil yurttaşın en temiz varlığını, itikadını, imanını geçim vasıtası yapmış olan bezirganlar (o bezirganlar ki dinin emrettiğini yerine getirmezler, yasak ettiklerini gizli gizli yaparlar ve fakat dindar görünürler) evet bunlar ve bir takım hurafeleri dini esaslar gibi göstermeye kalkan ve bu suretle halkı uyuşturan kökü dışardaki yurt düşmanları daima hüsrana uğrayacaklardır.
İster sağda olsun, ister solda olsun aşırı ideoloji ve koyu taassub yurt için saf ve cahil yurttaşlar için her zaman bir tehlike olmakla beraber Türk gençliğinin, Türk aydınının, Türk Hukukçusunun, Türk Hakiminin, Türk idarecisinin, Türk Zabıtasının uyanıklığı, tutumu, yurtseverliği, inkılaplara bağlılığı kara ve geri eyilimci bir kuvvet olmaktan çıkarmış, onu yalnız acınacak, uyarılacak, tedavi ve yardım ve ıslah edilmesi gereken bir zavallı haline getirmiştir. Fakat her şeye rağmen Türk Hükümeti, Türk Zabıtası, C. Savcıları ve Hakimleri, bütün aydınlar uyanık olmakta devam etmeye mecburdurlar. Yurttaşın en küçük gerici kıpırdamasına tahammülü kalmamıştır. Buna Türk sosyal bünyesinin alerjisi vardır. Koyu taassub serbest düşünceye ve düşünce selametine, doğruya ve iyiye ulaşmaya engel olur. Türkler tarih boyunca kara eğilimin kötü sonuçlarını görmüşlerdir. Onlar tarihi ve ondan ders almasını bilecek kadar zeki ve sağ duyuludur. Onlar bilirler ki: Tarihten ders almasını beceremeyen topluluklar tarihte kötü sonuçlar doğurmuş olan şartları yeniden yaratarak tarihin tekerrür etmesine sebep olurlar. Asırlar boyunca Türkler daima şerefli sonuçlar doğuran şartları yaratmışlar ve daima şerefli sahifelerin tekerre etmesini başarmışlardır. Türk Milleti bugün ve yarın müsbet ilmin ışığı altında bütün gücü ile çalışacak daima ileriye, şerefli ve mesut bir istikbale gidecektir. Geriye yalnız ibret ve ders almak için bakacaktır.
Burada; geçen seneki konuşmasından dolayı bana mektup ve telgraf göndererek telefon ederek, makamıma gelerek veya umuma arzettikleri yazılariyle heyecan, teveccüh ve sevgilerini açıklayan on binlerce iyi kalpli, yurtsever, devrimleri korumaya kararlı yurttaşıma teşekkür ederim. O ko nuşmamı beğenmeyenler de olmuştur. Onlar da mektup ve telgraf göndererek gazetelerde neşriyat ya
parak hislerini ortaya koymuşlardır. Bunlar için de, yerinde olmamakla beraber, ağırbaşlı ve samimi tenkitleri hoş görürlükle karşıladım. Madem ki bir kamu görevi yapıyorum; elbette yaptıklarımı beğenen de çıkacak, beğenmeyen de! Hiç bir kamu görevlisi kendisini herkesin beğenmesini bekleyemez. Beğenen çoğunlukta ise görevinde ve yolunda devam eder. Ancak; bir kısmı kimliğini saklayacak kadar korkak küçük bir zümrenin hemen hemen tek elden idare ediliyormuş kanısını uyandıran seciyesiz, seviyesiz, Türk terbiyesine uymayan tezahürleri onlar hesabına beni utandırmıştır. Ne olursa olsun Türk'ün medeniyet yoluna çıkardığı kervanı işte yürümekte ve yol almakta devam ediyor. Yüz yıllarca devam edecektir. Bu kervanı geri çevirmeye hatta yavaşlatmaya kimse muktedir olamayacaktır. Yolumuz daima ileriye doğru ve açık olacaktır. Bu hedefi bize büyük insan, Atatürk göstermiştir. Ne mutlu bize!
Hepinize teşekkür ederim."
Medeniyet/6 Eylül 1967
Aşırı Sol'un azgın faaliyetinden hiç bahsetmeyen
Yargıtay Başkanı yine İslamiyete saldırdı...
ANKARA (Hususi)
Adli yılın açılışı dolayısiyle bir konuşma yapan Yargıtay Başkanı İmran Öktem, İslamı düşünceleri, "kara ve geri eyilimli" düşünceler olarak nitelemiş ve "Türkiye'de bir İslam devleti ve hilafet rejimi kurmak, Türk milletini dini esaslara dayanan bir hukuk düzenine sokmak isteyen ve bunun için gizli ve açık çalışan mistik hezeyan halindeki bir avuç meczup, ruh hastası veya dini kazanç meta haline getirmiş kimseler, saf ve cahil yurttaşın en temiz varlıgını, itikadını, imanını geçim vasıtası yapmış olan bezirganlar hüsrana uğrayacaklardır" demiştir.
GERİCİLERE ÖLÜM
Öktem, konuşmasında aşırı soldan tek kelimeyle bahsetmemiş tehlike olarak aşırı sağı göstermiş ve şunları söylemiştir:
Türk gençliğinin Türk aydınının, Türk hukukçusunun, Türk idarecisinin, Türk zabıtasının uyanıklığı, tutumu, yurtseverliği, inkılaplara bağlılığı kara ve geri eğilimli bir kuvvet olmaktan çıkarmış onu yalnız acınacak, uyarılacak tedavi ve yardım ve islah edilmesi gereken bir zavallı haline getirmiştir. Fakat buna rağmen Türk Hükümeti, Türk Zabıtası Cumhuriyet savcıları ve hakimler, bütün aydınlar uyanık olmakta devam etmeye mecburdurlar. Yurttaşın en küçük gerici kıpırdanmasına tahammülü kalmamıştır. Buna Türk Sosyal bünyesinin alerjisi vardır."
ÖVGÜ MÜ, PROPAGANDA MI?
Öktem konuşmasında komünist propagandası yapan Sadi Alkılıç'ın Yargıtay'daki dosyasına da temas ederek özetle şunları söylemiştir:
"Olayın 142. maddedeki suç ile ilişkisi mevcut ise de yalnız propaganda yapmak kasıtı bulunmadığı Öğme den ibaret kaldığı kabul olunmuştur. Bu ilanı hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı itiraz yoluna başvurmuştur. Olayda propagandayı yapmak kastı da bulunduğunu iddia etmiştir. İtiraz ceza genel kurulunda incelenecektir. Söz konusu yazının 142. maddeyi ilgilendiren bir suç olduğu kesinleşmiştir. Yalnız bu maddenin birinci bendindeki propaganda yapmak mı, yoksa dördüncü bendindeki öğme mi olduğu henüz tartışma konusudur."
Öktem konuşmasında, geçen seneki konuşmasında kendisini tenkid edenler hakkında seciyesiz, secviyesiz" ifadelerini kullanmıştır.
Sabah/7 Eylül 1967
Din Kurallarına Dayalı Devlet
Ağustos ayı sonlarında Başbakan, Ege'de bir Yüksek İslam Enstitüsü'nün temelini atmıştır. Bu olaydan iki hafta sonra, Yargıtay Başkanı, yeni adalet yılının açılış konuşmasında, din esasına dayalı devlet flkrinin gelişmesine imkan verilmeyeceğini kesin bir dille ifade etmiştir. Bundan birkaç gün sonra da, bir süreden beri gizli bildirileriyle kamuoyunu işgal eden ve islamcılık propagandası yapan Hizb-üt Tahrir'in ele başları yakayı ele vermişlerdir.
Bilindiği gibi, Anayasamız, Devletin sosyal, İktisadı ya da hukuki düzenini kısmen dahi olsa din kurallarına dayandırmak amacıyla dini ya da din duygularını kimsenin istismar edemiyeceğini belirtmiş ve bu yasak dışına çıkan derneklerin kapatılacağını, kişilerin de cezalandırılacağını bildirmiştir. Buna rağmen, Türkiye'de, geçmiş taassup yıllarından arta kalan kıpırdanmalara sık sık rastlanır. Bu açıdan bakıldığında Hizb-üt Tahrir örneği, bir yenilik teşkil etmez. Ancak bu türlü gizli çabalara, özellikle birkaç yıldan beri hız verildiği gözden kaçmamaktadır.
Toplumun geleceği bakımından gerçekten bir tehlike teşkil eden bu çeşit faaliyetler, içinde bulundukları siyasal ortamın rengine ve tutumuna karşı çok hassastırlar. Bir siyasal iktidar, kendi varlığına kasdetme İstidadında olan bu türlü eğilimleri, çok basiretsiz bir tutumla görmezlikten gelir, ya da dolaylı dolaysız usüllerle teşvik ederse, hastalığın hızlı bir kanser niteliği kazanması ihtimali artar.
A.P. iktidarının ilk ayları, Sayın Başbakan'ın Hacıbayram Camii'nde Cuma namazları kıldığı, evine din adamlarını davet ettiği haberleriyle geçmiştir. Bir dini bayram vesilesiyle, yine Başbakan'ın Bayram Gazetesi'nde yazmış olduğu başyazı henüz hatırlardadır. Bu başyazıdan dolayı, büyük tepkiler pahasına yazarını uyaran üniversite öğretim üyelerinin ne derecede haklı oldukları bugün daha iyi anlaşılmaktadır. İş bununla da bitmemiş, İktidar partisinin lideri İslam Enstitüsü açma töreni için yaptığı seyahatte, yanına Komünizmle Mücadele Derneği Başkanı'nı da almıştır. Bu ve buna benzer açılış törenlerindeki beyanları, din sömürücülüğü yapmayı bir hayat tarzı edinmiş olanlara sadece cesaret ve kuvvet kazandırmıştır.
Böyle bir ortam içinde, her türlü yıkıcı faaliyetlerin tehlikeli derecede gelişeceğinden şüphe edilemezdi. Nitekim Hizb-üt Tahrir o kadar ileri gitmiştir ki, bizzat Başbakan'a gönderdiği bir mektupta, onu "laikliği içten benimsemekle", "müslüman kitleleri aldatmakla" suçlamış ve aynı mektupta, "Cumhuriyetin can çekişmekte olduğunu ve İslam devleti ve hilafetin kati surette geri geleceğini" bildirmiştir. Görüldüğü gibi, böyle bir durumdan en çok endişe duyması gereken insan, Türkiye Cumhuriyetini, yeni anayasası ile oturmuş olduğu laik ve demokratik düzende tutmak görevinde olan Sayın Başbakan ve onun partisidir. Bu parti içinde, aşırı sağı temsil eden kanadın, zaman zaman Başbakanın antipatisini kazanmış olması, aydın ve ileri düşünceyi temsil edenlerin yüreğine su serpmiş bulunuyordu. Bununla beraber, yukarıda belirtilen, cesaretlendirme, okşama ve yüz verme mahiyeti taşıyan beyanla da kimsenin gözünden kaçmamıştır. İçerden ya da dışardan, nereden yönetilirse yönetilsin, bugün Türkiye'de devleti din kurallarına oturtmak için her şey yapmaya hazır insanların bulunduğu anlaşılmaktadır. Sorumlu bir iktidar, sözlerini ve hareketlerini, bu kıpırdanmaları yok edecek yerde, teşvik edecek biçimde ayarlarsa, bundan, toplum kadar, kendisi zarar görebilecektir.
Forum, 15 Eylül 1967
"Laik rejim bir küfürdür" demişler
Hizb-üt Tahrir üyeleri ağır cezada yargılandı
Gizli cemiyetin dokuz üyesinden dördü Ürdünlü
ANKARA, Özel
Şeriat devleti isteyen dokuz Hizb-üt Tahrir üyesinin yargılanmalarına dün Birinci Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlanmıştır.
Dinlenen tanıklar Hizb-üt Tahrir mensuplarının "Laik rejim küfürdür. İslamiyete aykırıdır." dediklerini, Afrika tipi bir komünizmi geliştirmek istediklerini söylemişlerdir.
Dördü Ürdünlü olan 9 gizli cemiyet mensubu şunlardır:
Ali Nihat Eskioğlu, Cevat E. Haruf, İhsan Eskioğlu, Ercümend Özkan, Annan Muhammed Handan, Mehmet İnce, Muhammed Esam, Ahmet Abdülfettah, Hikmet Çobukçuoğlu...
GİZLİ TOPLANTI
Tanık olarak dinlenen 11. Noter Osman Rasim Eyüpoğlu, "Ercümend Özkan'ı eskiden beri tanırım. Geçen Ramazan sonlarında bana gelerek bazı memleket meseleleri üzerinde özel olarak görüşmek istediğini söyledi, evime davet ettim..." demiş, şöyle devam etmiştir:
"Yanında Annan Muhammed de vardı. Benim de iki arkadaşım. Türkiye'nin ve Müslüman devletlerin kurtuluş yolunun Müslümanlık ve Kur'an yolu olduğunu, garp denilen alemin tümünün kafir sayılması gerektiğini, laik rejimin küfür olduğunu ve İslamiyete aykırı düştüğünü söylüyorlar. Hilafeti getirmek de dahil, şeriatçı bir düzen istiyorlardı. Kendilerine bu uzun vadeli teşebbüsün yersiz olduğunu, memleket için komünizmin daha büyük tehlike teşkil ettiğini söyledim. Cevaben şöyle dediler: (Komünizm tehlikesi garplı müttefiklerimizin uydurmasıdır. Böyle bir tehlike yoktur.) Ayrıca Tito'dan, Nasır'dan, Rusya'daki son gelişmelerden ve Afrika'daki sol hareketlerden sitayişle bahsediyorlardı. Laiklik komünizmden de üstün bir tehlikedir diyorlardı..."
DARBE İLE ...
Daha sonra dinlenen ve Osman Rasim Eyüboğlu'nun evindeki toplantıda bulunan Oğuz Özkan da sanıklar hakkında "Fikirleri ile fiilleri birbirini tutmuyordu. İslamiyet hakkında bilgileri yoktu. Onu sadece bir istismar vasıtası olarak kullanıyorlardı. Ali Nihat Eskioğlu Rusya'daki aile rejiminin normal olduğu yolunda iddialarda bulundu. Siyası yoldan teşkilatlanıp darbe yoluyla iktidara gelmek istiyorlar" demiştir.
Öte yandan sanıkların biri kısmı emniyetteki ifadelerinin zorla ve tehditle alındığını söylemişler, cemiyete başkanlık ettikleri iddia edilen Ercümend Özkan ve Annan Muhammed şahitlerin ifadelerin de konuşmalarının anlaşılamamış olmasından mütevellit suçlamalar bulunduğunu belirtmişler, ancak inançlarının laik rejimin bir küfür olduğu ve İslamiyete aykırı düştüğü, fikri olarak laik demokratik rejimin komünizmden daha tehlikeli olduğu" yolundaki iddialarını Mahkeme huzurunda da tekrarlamışlardır.
Duruşma bazı şahit ve sanıkların celbi ve gerekli evrakının tamamlanması için 20 Kasım Pa zartesi gününe bırakılmıştır.
Son Baskı/21 Ekim 1967
"Aydın Çevreler"i ne rencide eder?
Çetin ALTAN
Türkiye'de, Başbakan Demirel ne derse desin, bütün kuvvetlerden daha güçlü bir baskı grubunun "aydın çevreler" olduğunu kim görmezlikten gelirse, o hata eder. Ancak, "aydın çevreler" adına konuşan, bu memlekette öylesine çoktur ki, insanın "Yahu, nedir bu aydın çevrelerin temayülü?" diye şaşırmaması imkansızdır. Kimine göre, "aydın çevreler" soldadırlar. Bir kısmı der ki: "Aydın çevreler ortadadırlar". Bazıları "aydın çevreler"i komünistliğin tam hududuna götürür. Nihayet "gerçek aydın çevreler"in muhafazakar ve milliyetçi oldukları sağ kanat tarafından ileri sürülen bir iddiadır.
Bunların her birinde bir gerçek taraf olması gayet muhtemeldir. Zira "aydın çevreler", dünyanın her medeni memleketinde olduğu gibi, Türkiye'de de bir yelpaze teşkil etmektedirler ve bu yelpazede sağ da, sol da, hatta aşırı sağ da, aşırı sol da mevcuttur. "Aydın çevreler"e sivili dahildir, askeri dahildir, genci dahildir, yaşlısı dahildir, yetişme tarzları çok değişik zümreler bu etiket altında birleşmişlerdir. Bu, her hangi bir sesin "aydın çevreler" adına konuşmak hakkını ve yetkisini ortadan kaldırır.
Ancak, bu değişiklik içinde "aydın çevreler"in bir ortak özelliği vardır. Bunlar düşünen düşünebilen insanlardır. Kendilerinden uzak olan veya uzak olması gereken kusur, fanatizmdir. Aydın bir sağcıyla aydın bir solcu oturabilir ve aralarında konuşabilirler. Aydın bir sosyalist aydın bir muhafazakarla rahat rahat tartışır. Zira bunların arasında bir "asgari müşterek" vardır ve bu, iz'andır, sağduyudur.
Akıllı iktidarlar "aydın çevreler"in değişik temayüllerine göre hareket edemezlerse de bu en kuvvetli baskı grubunun ortak malı olan sağduyularını rencide etmemeye bakarlar.
*
Türkiye'de bir kriptonun adli takibata maruz kalması hiç kimsenin kılını kıpırdatmaz. "Aydın çevreler"in pek ufak bir "saf kanatıdır ki komünistliğe teşviki fikir özgürlüğünün bir icabı saymaktadır. Sadece bunlar içindir ki komünistlik, ancak bir adam işçilerle köylülere dönüp de "Haydi aslanlar, alın sopalarınızı da şu öteki sınıfları temizleyip ihtilalle bizim proleter hakimiyetini kuruverelim" dediği zaman komünistlik olur! Kriptolar bu tip aydınları agızlarına bal sürerek, onlara elma şekerleri sunarak, onların şahsiyetlerinden veya ellerindeki imkanlardan faydalanmak için işlerine gelen bir süre idare etmektedirler, onlara yağcılık yapmaktadırlar, günü geldiğinde de lanetlemeyi unutmamaktadırlar. Bunların, Ordudan ümidi kestiklerinden beri Ordu hakkındaki görüşlerinde ne değişiklikler olduğu ortadadır. Bunların, saati çaldığında, Türkiye'yi komünist yapmak imkanına hem de en elverişli anda set çekmiş olan Atatürk'üde "Türkiye'yi Batıya satmış en büyük komprador" diye afaroz edeceklerinden zerrece şüphe yoktur.
Zaten bu kriptoların bir kısmı bin kapının ipini çekmiş, ancak sol görüşlerin rağbet kazanması üzerinedir ki bunların şampiyonluğunu, aslında aynı fikirler için güç günlerde çok eziyet çekmiş olan bazılarının elinden alıvermişlerdir. Şimdi yaptıkları da, bir ticaretten başka şey değildir.
Evet, böyle kriptoların adli takibata maruz kalmasının, Türkiye'de kılı kıpırdatacak bir tarafı yoktur. Türkiye, fikir özgürlüğünü komünist teşvikçiliğine kadar götürebilme lüksüne sahip bir memleket değildir.
*
Neden değildir? Komünist teşvikçiliği yapılırsa Türkiye hemen komünist mi olur? hatta komünistliği serbest bırakmak, bazen ta Cemal Gürsele kadar, çok iyi niyetli kimsenin dediği gibi, suyun altındakini suyun yüzüne çıkarmaz mı? Fikirlerden niçin korkulsun, neden her çeşit propaganda yapılmasın? Seçtiğimiz rejim demokrasi değil midir?
Bu, sathi bir görüştür. Komünist teşvikçiliği, gerçekten. Türkiye'de asıl büyük bela, 1 numaralı endişe değildir. Fikir özgürlüğü komünizmi serbest bırakır! Peki, devrim aleyhtarlığını serbest bırakmaz mı? Bir din devletinin kurulması için propagandaya izin vermez mi? Şeriatın geri gelmesini istemek aynı özgürlüğün icabı değil midir? Hilafet talebinin bunlardan farkı var mıdır?
Ne diyor, kripto? Efendim, rejimin zorla değiştirilip komünist yapılmasını teşvik komünistliktir. Yoksa, zor unsuru bulunmuyorsa bu, fikir söylemektir. Aynı mantığı devrim düşmanı kullanmayacak mıdır? Sanki o hemen "kalkın ey ehli vatan" diye mi ortaya fırlayacaktır?
Hayır! Fikir özgürlüğü böyle anlaşıldı mı şeriatın da propagandası, hilafetin de propagandası, devrimlerin aleyhindeki propaganda da hep "fikir p1atformu"nda yürütülecek, tıpkı kriptolar gibi onlar da "biz halkı uyarıyoruz, biz halkı eğitiyoruz, biz halka doğru yolu, gerçekleri gösteriyoruz. Ne var, bunda?" diyeceklerdir.
"Aydın çevreler"in o en saf kanadının gözü bunu tutuyor mu? Atatürk Kanununun, Tedbirler Kanununun yapıldığı ve derimlerin anayasa teminatı altına alındığı bir Türkiye'de?
Türk milletinin asıl Temel Hakları, devrimlerinin şeriat propagandasından veya komünist propagandasından korunmasıdır. Komünist teşvikçiliği bu memlekette, mahiyetinden dolayı değil, madalyonun öteki yüzünden dolayı kapalı tutulması gereken bir kapıdır.
Bu kapının kapalı tutulması hedef diye gösterilirken madalyonun öteki yüzüne iktidarın hiç aldırmamasıdır ki "aydın çevreler"! Türkiye'de şiddetle rencide etmektedir ve kriptoların üzerine himaye kanatları çekmektedir. Bu bir sempati meselesi değil bir tepki meselesidir. Geçen hafta Türkiye'de çok kimseye fütursuzca gönderilen ve üstelik din ehlini "kanıyla ve canıyla" hilafeti kurmak için savaşa çağıran şeriatçı broşürler ortada dururken bir kripto, hem de çok apolitik şekilde ve başka kızgınlıkların kefaretini ödesin diye hapsedilmeye kalkışılırsa her aydın bunu protesto eder. Sağcısı da, solcusu da, ortadaki de. Bu broşürler, düşününüz, Orhan Seyfi Tonton Orhon'u bile galeyana getirmiştir ve A.P.'nin yazar milletvekili, bütün yağcı karakterine ragmen partisinin İçişleri Bakanı'nı broşürleri dağıtanları bulmaya davet etmiştir.
Hem aslına bakılırsa o kriptonun tavsiye ettiği düzenle bu broşürlerin propagandasını yaptığı düzen birbirinden hırlı değildir. Niçin biri, her türlü demokratik teamül çiğnenerek takip edilmek isteniyor aslında hiç bir şey yapılacak değildir ve akılsız A.P. eski D.P.'nin bedava kahramanlar yaratmak sanatına başarıyla devam etmektedir ötekine ise devletin güvenlik kuvvetleri seyirci kalıyor? O broşürler de İlhami Soysa1'ı dövenlerin dokunulmazlığına sahip değillerdir ya... Ortaokul öğrencilerini hapseden bir iktidar eğer sereserpe gönderilmiş bu tarz broşürlerin menşeini çıkarıp kamuoyuna bildirmezse onun kripto takibi politikası sadece, bir bumerang gibi dönüp kendisini yaralar.
Aydın, haksızlığa tahammül etmeyen adamdır.
*
Bir takım ahmakların Ortanın Solunu, komünistliğe karşı asıl baraj olan Ortanın Solunu komünizme giden yol diye tanıtmaya kalkıştıkları bir ortam içinde halbuki kriptolar çok daha akıllı olduklarından bu yeni cereyanın kendileri için asıl büyük tehlike olduğunu anlamışlar ve onu "burjuva deviasyonu" diye kötüleme kampanyası açmışlardır ve şeriatçılık kol gezerken münferit, ama spektaküler bir "tedhiş çabası" sadece onun tatbikçilerine zarar verecek, kriptolar da, kriptoluk da bir "iade-i itibar" imkanı kazanacaktır.
İpliklerinin tam da daha iyi pazara çıkmaya başladığı bir sırada...
Bu mudur, politik basiret?
Akis/15 Nisan 1967
HİZBUT TAHRİR
Ahmet Kabaklı
İyi belleyiniz: Son aylarda kendi uydurdukları bir şeriat (!) üzerine Kur'an ve iz'an dışı "İslam anayasası" hazırlayan, "Hilafet istiyoruz!" diye ortalığa bildiri salan "Hizbüt Tahrir" adlı şebeke, apaçık Moskova (veya Pekin) emrinde çalışan bir komünist yuvasıdır. Müslümanlar iyi bellesin, bilir bilmez laf eden sözde ilericiler öğrensinler. Polisimiz erken davransın ki ayağa dolaşan ve muhterem Türk halkının imanını ezmeye kalkan bu suçlular derhal yakalansınlar.
Biliniz, dinleyiniz, öğreniniz: Bu şebekenin merkezi Lübnan'dadır. O ülkedeki bazı partiler, gazeteler ve cemiyetler gibi bu da yabancılar hesabına çalışmaktadır. Amacı müsbet dinimizi töhmet altında tutmak, dinsiz ve laik bazı kuvvetleri İslamlığa kışkırtarak bozgunculuk çıkarmaktır.
Hizb-üt Tahrir de, öbür komünist yuvaları gibi, Türkiye'de sol cephenin hazırladığı bulanık havadan istifadeye çalışıyor. O hava nedir? Memlekette varlık, otorite, parti, meclis, ordu... adına ne varsa hepsinin Amerika ve Batı'ya satıldığını milletimizde tutunacak hiçbir dal kalmadığını telkindir. Nizamı, hürriyeti ve bağımsızlığı yok etmek davasıdır. İslam anayasası veya hilafet gibi laflar ise, işe bir "dini irtica" süsü vererek, hem de halkımızın gözünü boyamak oyunudur.
Bu Hizb-üt Tahrir şebekesinin 17 Mayıs 1967 tarihli (İstanbul'dan postalanmış) beş sayfalık "Siyasi Yorum"u bana da geldi. (Bir kaç nokta hariç) maruf sosyalist maskelerin günlük yazılarını okuyorum sandım. Yalnız son yaprak:
"Hatırı sayılır bir devlet olmanın ve kalkınmanın bütün müslümanları bir devlet halinde toplayacak Hilafetten başka bir çare bulunmadığını görmenin artık zamanı gelmiştir." gibi bir sahtekarlıkla bitiyordu. Buradaki "sahtekarlık" açıktır. Çünkü kudretli Osmanlı halifeleri bile hiçbir zaman bütün müslümanların devlet reisi olmayıp manevi bir makam saygısı görmüşlerdir.
"Yorum"da hemen dikkate çarpan özellik, Rusya ve komünizme asla toz kondurulmayıp "Batı, müslümanların birinci düşmanıdır. Batıya bağlanmak siyasi intihardan başka birşey değildir." Fikrinin ısrarla işlenmesidir. Komünizme karşı hazırlanan "Temel Hak ve Hürriyetleri Koruma Tasarısı" Tural'ın ve Amerikalıların bir oyunu gibi gösterilmektedir. Tural'ın "komünizme hücum"u da, onlara göre İslam düşmanlığını gizlemek için bir taktiktir.
Hizb-üt Tahrir yorumunun en orjinal tarafı ise TİP'İ AP, gibi bir Amerikan aleti olarak göstermesidir. Cümleler aynen:
"Sahnede, kendisine solculuk rolü oynatılan İşçi Partisi AP'ye çok benzemektedir. Bu partinin rolü ise; müslümanları komünizmle korkutmak, KOMÜNİZM MEMLEKETİ SARDI vehmini uyandırmak, müslümanların onunla mücadelede rejimle beraber olmasını temin etmek, bu suretle ASIL DÜŞMAN GARBI ve onun rejimi laikliği tehlikeden korumaktır... İşçi Partisi, Amerika'nın aletinden başka, birşey değildir. Rusya bunu biliyor. KOSİGİN ANKARAYA GELDİĞİ ZAMAN, M.A. AYBAR'DAN YÜZÜNÜ ÇEVİREREK KONUŞMAK BİLE İSTEMEDİ. Görülüyor ki, TİP.'i bile silmek isteyecek kadar koyu Batı düşmanı komünistler karşısındayız.
Bu kadar da değil Hizb-üt Tahrir, sayın İnönü'yü de "İngilizlerin bir adamı" (Rusya'nın demiyorlar dikkat edin) olarak takdim ediyor. "Amerika'nın adamlarından, Feyzioğlu ona karşı çıkarılmıştır. Güven Partisi'nin kuruluşu "Ortanın solu" bahanesiyle, fakat Amerika'nın parmağıyla olmuştur. CHP, içinde ayrılık yaratarak, İngiliz adamı İnönü'yü yıkmak isteyenler, esasta "Amerika'ya bağlı subaylardır" Feyzioğlu onların bir aletidir. AP'de, yine bu "Amerikan dostu" subayların, dolayısıyla Amerika'nın emrindedir.
Şu yaptığımız özetle, Hizb-üt Tahrir'in nasıl bir gizli, cüretli komünist şebekesi olduğu, İslamiyet, şeriat, hilafet kavramlarını da sırf levse bulamak, adileştirmek istediği anlaşılmıştır. Orduyu, devleti, iktidarı, muhalefeti, liderleri şerefsizce baltalayan bir davranış dinle alakalı olabilir mi?
Bu kıpkızıl beyanatın içyüzünü görmezlikten gelerek "gericilik hortluyor" şeklinde ortaya atanlar gafil mi yoksa hain midirler?
Tercüman/2 Haziran 1967
FİKİR MEYDANI
Nüfusunun yüzde 98'i İslam olan Türkiye'de İslam dini elbette kanun koymaya, hükümete etkide bulunacak, ahlaki, manevi, sosyal yönlerini kanunlarda yansıtacaktır. Ve yine yüzde 99'u Türk olan memlekette her şey Türk'ün yararına tecelli edecektir.
Dini devlet ve Türkiye
Av. Köksal Toptan
Uzun bir süreden beri Türkiye'de dini bir devlet fikri tartışılmaktadır. Siyasilerin mevzii çekişmeleri dışında meseleye ilim adamlarının da karıştığını müşahade ettik. Belirtmek gerekir ki Türkiye'de bu konu üzerindeki sözler Cumhuriyetten bu yana söylene gelmiş, ancak bu derece yoğun bir hal aldığı devre görülmemiştir. Son bir sene içinde bu konu çok kereler Türkiye'nin en esaslı meselesi imiş gibi aktüalite kazanmıştır.
Ütopist bir görüş ve düşünce olarak kabul edilmesi gereken Ortaçağ düşünürleri John of Salisbury, Thomas Aquino'nun dini devlet anlayışını modern devlet kavramı ile zerrece ilgili göremeyiz. Ruhanı ve cismanı olarak ikiye ayrılan devlet iktidarının istimal hakkının kiliseye ait olduğu iddiaları ancak devrin siyasi görünüşün bir sonucu olmak gerekir. Keza 17. asır filozoflarından Bossuet'nin monarşiye ilahi bir vasıf bahşeden görüşü 20. asrın düşünce tarzına taban tabana zıt bir mahiyet arzetmektedir. Gene Bossuet'nin devletin mutlak iktidarı karşısında ferdin vicdan hürriyeti olmadığı tarzındaki iddiası bugün savunulacak bir telakki olmaktan uzaktır. Aynı mülahazalarla R. Filmer ve T. Hobbes'a da katılmaya imkan yoktur.
Şu hususu hipotez olarak kabul etmek gerekir ki modern devlet anlayışını dine dayandırmanın imkanı olamaz. Asrımızda Suudi Arabistan'ın sui generis durumunu bir yana itecek olursak, dini esaslarla idare edilen bir tek devletin olmadığını görürüz. Esasen modern devletlerin kabul ettiği laiklik ilkesi bunu; yani dini devlet kurmayı gereksiz kılmaktadır. Bir kere ibadet edebilme hürriyeti bakımından laik düzen en iyi ve müsait bir düzendir. Dinin esasları ile devlet yönetimine katılması ise asrın tekniği, süratli ihtiyaçları bakımından gereksizdir. Asrın devlet yönetimine dahi uygulanabilecek ileri esasları ihtiva eden İslam dininin bile "tek yol, tek metod" olarak devlet yönetimine katılması istenemez. Zira modern devlette din ve ırk birliği faraziyeleri terkedilmiştir. Fakat buna rağmen, %98'i İslam olan Türkiye'de İslam dini elbette kanun koyucuya, hükümete etkilerde bulunacak ahlaki, manevi, İçtimai yönlerini kanunlarla yansıtacaktır. Ve gene %99'u Türk olan Türkiye'de her şey Türk'ün yararına tecelli ettirilecektir. Ama bunları yaparken azınlığı yok etme politikasını gütmemek gerekir. Yeter ki o azınlık hiyanet içinde bulunmasm.
Şu sözlerden sonra "Türkiye'de dini devlet isteyenler" diye itham edilenlere birkaç nokta halinde dokunmak isteriz. Türkiye'de bu ithama maruz kalanlar aslında yukarıda tanımlamasını yaptığımız tarzda bir dini devlete taraftar değildirler. Onlar belki yine yukarıda ifade etmeye çalıştığımız dinin kanun koyucuya, hükümete daha fazla etkide bulunmasını arzu etmektedirler. Bu ise dini devlet istemek demek değildir. Bunu arzu edenlere karşı tenkit mekanizmasını insafsızca işletmek en azından laiklik ilkesine aykırı bir davranış olacaktır. Nasıl ki katolik esasları taşıyan bir Medeni Kanunun uygulanmasının devamanı istemek "dini devlet istemek" demek değilse, İslam dininin bir esasının da kanun vazıı tarafından "kanun" haline getirilmesini istemek de dini devlet istemek demek değildir.
Aslında din-devlet değil, din-ilim ayrımı şeklinde tanımlanması gereken laklikte dinin devletin manevi cephesini teşkil etmesi gerekir. Devleti, meclisleri, hükümeti sadece maddi olanaklar arayan bir mekanizmalar silsilesi olarak kabule imkan yoktur. Bu mekanizmanın bir de manevi cephesi vardır. Milleti tarihine, örfüne, toprağına, ailesine bağlayan bu manevi olanaklar kopunca o millet maddi bakımdan da ilimle olan bağlarını kaybetmeye mahkümdur. İşte din meclislere, hükümetlere dolayısıyla etkiler de bulunarak bu manevi cephenin teşekkül ve sağlamlaşmasını sağlayacaktır. Türkiye'de dini devlet isteyen yok, işte bu etkinin biraz daha fazla olmasını isteyenler vardır. Manevi cephemizin iyi olmayan hali gözler önünde olduğuna göre bu istekte olanlara yerli yersiz hücum etmede iyi niyet olmaması gerekir.
Son Havadis/10 Ağustos 1967
Hani Yakalanmıştı, Dedik
Falih Rıfkı ATAY
Zarfı açtık, baktık: Birinci Başlığı "Şer'i hüküm". İkinci başlığı: "Hilafeti kurmak bütün müslümanlara farzdır." İmza: "Hizb-üt Tahrir." Kendi kendimize hani yakalanmıştı, dedik. Ama mukaddesatçılığın dizgini yeraltı komünistleri elinde olduğunu bildiğimiz için, çünkü İkinci Dünya Savaşı sonundaki komünistler kongresinde, Türkiye'de din silahını kullanmak lazımdır, diye karar verilmişti, acaba bu akım sola karşı sağa sığınan bazı politika çevrelerinin korurluğu altındamıdır, diye şüphelenmek istemedik. Ayetler, hadisler ve bunların komünistçe yorumları ile dolu bir „herze" ve "hezeyan" yazısı!
Yıllar var "Başveren İnkılapçı" adlı bir küçük eserde 19'uncu asrın ileri gelen ve camilerde ders veren din bilginlerinden Ali Suavi'nin 1870 sularında yayınladığı "Ulüm" dergisinden bazı tenkidler yayınlamıştık. Bizim demokraside hem de laik Cumhuriyet bütçesinden yetiştirdiğimiz bir takım echel-i cühala takımı ile o devir uyanıkları arasındaki fark bu tenkidlerde açıkça görülür. Hoca Ali Suavi der ki: 'Peygamberimiz kendine vekil bırakmadan ölmüştür. Bir reis bulunması, Cumhuriyet sisteminde olduğu gibi, seçime bırakılmıştır. Gerçi o vakit Ebu-Bekir'e halife dendi. Bunun sebebi Peygamber hayatta iken bir kaç hizmette Ebu Bekir'in kendisi tarafından vekil edilmiş olmasıdır. Daha o zaman Ebu Bekir'e halife denmiştir ki "Kaymakam" yerindedir. Bu hizmetler ise cismani hizmetlerdi. Ömer'e halife denmemiştir. Tehzib-il üs ve diğer kitaplarda söylendiği üzere Ömer'e "Peygamberin halifesinin halifesi" denmiştir. Bunun manası, Ömer Ebu Bekir'e halef olmuştan ibarettir"
Şunları da söyler: "İslamda hükümet ruhani değildir. Adil devlet reislerine "emir-ül müminin" gibi lakaplar halk tarafından takılmıştır. Eğer istenerek seçilen reise, istenerek itaat edilmek ve istenerek lakap verilmek usül idi ise tereddütsüz hükmedebiliriz ki halife, imam, padişah, hiç biri peygamberin vekili değildir." "...Bağdat'da idamına hükmolunan biri, vallahi ben kitaplarımıza 4000 kadar hadis, soktum. Nice helalleri harama, nice haramları helale çevirdim, demişti. Hadisleri nakledenler Peygamberi görmemişlerdir. Bir hadise "Sahih" demek, peygamberin ağzından çıktı demek değildir. Rivayet eden itimada layıktır, demektir." "...Yetmişiki halifenin üçte biri öldürülmüştür. Gözleri oyulanlar, zindanda çürüyenler hayli tutar. Osmanlı sultanlarından yalnız ikisi öldürülmüştür. Fakat hal'olunanlar, itaatten çıkılanlar az mıdır?" "...Tekkecilik ve dervişlik İslam memleketlerini medeniyetçe, sanat, ticaret, iktisat ve imarca geri bırakmıştır. Tekke ve zaviyeleri İslam alemi içine sokmuş olan bir Hıristiyandır. Dervişliğin aslı rahipliktir." Kur'an'ın her milletin dilinde okunabileceği hakkında imamı azam fetvasını hatırlatan Suavi, hutbelerin Arapça okunması ile alay eder.
Tuhaftır, bizi bütün bu yalanlardan Atatürk devrimleri kurtardı idi. Yeni medreselerde yetişme cahillerin yaydığı "batıl" ve "battal" fikirlere karşı 1967 Türkiye'sine 1869 Osmanlısından ışık getirmek zorunda kalıyoruz. Gençlerimize kurtuluş tarihini öğretmiyoruz. Cami hizmetleri için eğittiklerimize din gerçeklerini anlatmıyoruz. İslamın beş şartı vardır. Ana da bilir, baba da! Oğluna da öğretir, kızma da! Beş şartın ötesi din değil, şeriat demek olduğunu ve medeniyetle uzlaşmıyanın asla din değil, ancak yedinci asır şartlarını yirminci asır toplumuna zorlamaktan ibaret şeriatçılık olduğunu Hukuk'dan da, Tıbbiye'den de, Teknik Okul ve fakültelerden de çıkmış olanlar bilmemektedirler. Oycu politika neye bulaşırsa onu soysuzlaştırır. Dini ise çürütür. Bu memleketi yıkmak isteyenler en kolay yolun "cehalet" ve "taassub" sömürcülüğü olduğunu anlamışlardır. Ama hiç bir kültür ve marifetleri yokken yoğun aldatıcılığı ile politika ikballerine erenler de, bu bakımdan, en büyük düşmanının en yakın yardımcısıdır.
Dünya/ 1 Ağustos 1967
Kimmiş acaba bu "Müslüman vatandaş"lar?
Metin TOKER
Köy imamı, adı sanı pek duyulmayan, İstanbul'da çıkıp Tekel maddelerini içen değil satan dükkan sahiplerini bile kafirlikle suçlayan gündelik gazeteyi muntazaman, her gün postadan alır olunca pirelenmiş.
"Acaba" diye düşünmüş, "bu gazetelerin parasını benden toptan mı isteyecekler?"
Oturmuş gazetenin sahibine bir mektup yazmış. Gazetenin sahibi Allahlık bir zat. Sütununun altında endişeli köy imamına cevabını açık vermiş. Diyor ki:
"- Gazetemiz köy İmamlarına gönderilmektedir. Merak etmeyiniz, sizden para istenmiyecektir. Abone bedeliniz hamiyetli bir müslüman vatandaşımız tarafından ödenmiştir."
Türkiye'deki köyleri, köy imamlarının sayısını düşününüz.
Bir gündelik gazetenin bir yıllık abone ücreti 75 lira olduğuna göre bahis konusu "müslüman vatandaş"ların hamiyet derecesini gözlerinizin önünde canlandırabiliyor musunuz?
... ve bu değirmenin, "müslüman vatandaş"ların hamiyet suyuyla dönebileceğine kendinizi inandırabiliyor musunuz?
Eğer Türkiye'de aşırı sağı da, hiç olmazsa kırmızı ampul altında gitar çalan komünistleri takip ettiği kadar ciddiyetle takip eden bir devlet teşkilatı varsa ve bu teşkilat merak ediyorsa, kendilerine gazetenin adını da, açıklamanın hangi tarihli sayıda yapıldığını da söyleyebilirim. Teşkilatın sorumluları o gazetenin koleksiyonuna bir göz atarlarsa, köy imamlarına "hamiyetli müslüman vatandaşlar"ın parasıyla hangi telkinlerin yapıldığını, ne talimatların verildiğini, nasıl fikirlerin aşılandığını anlarlar.
Düşününüz, bu her gün ve her köy imamına!
*
Komünizmin, hemen yarın Türkiye'nin başına bir iş açması bahis konusu değil. "Gomonist! Gomonist" diye tepinenler ise, bir uzak istikbali düşünebilecek veya düşünen kimseler olmaktan çok, gündelik politika yapanlar.
Ama aşırı sağ, belki de Cumhuriyetin DP devri dahil hiç bir anında olmadığı kadar gemi azıya almış durumdadır.
Biz Türkiye'de bir çevrede aşırı solun gürültüsüyle kulaklarımızı dolduruyoruz. Böyle bir sol yok mu? Var! Bir propagandanın içinde değil mi? İçinde!
Ancak o, gözönünde ve kullandığı malzeme nihayet fikir. Mecliste "deklare sözcüler"i var. Basında "deklare yazarlar"ı var. O söyler, sen söylersin...
Aşırı sağın da bu elemanları mevcut. Fakat onlar dinlenen sözcüler, okunan yazarlar olmaktan uzak. Onların fazla iki şeyleri bulunuyor: Gizli bir teşkilatları ve halk kitlelerinin içine girerek keşif çalışma yapan çember sakallılar. Suyun daha altında faaliyet gösteriyorlar. Kendilerini daha az hissettiriyorlar. Varlıklarını memleketin sağlam kuvvetlerine daha az belli ediyorlar. Kullandıkları malzeme ise maneviyat. Din. Mukaddesat.
Bu sağın gizli teşkilatı olan Hizb-üt Tahrir'in dağıttığı son beyanname mutlaka Milli Güvenlik Kurulunda dikkatle incelenmelidir. Zaten bu nasıl bir gizli teşkilattır ki, mensuplarının yakalanmış olduğu polis tarafından ilan edildiği halde beyannameleri postadan hala çıkmaktadır. Benim son aldığım beyanname 8 Cemaziyelevvel 1387-14 Ağustos 1967 tarihini taşıyor. Bu, 21 Ağustosta Ankara'dan postalanmış. Zarfın üzerindeki, işlek bir el yazısı. Beyannamenin başlığı şu:
"Şer'i Hüküm Hilafeti kurmak bütün Müslümanlara farzdır."
Hizb-üt Tahrir işin başından beri Hilafet istiyor. Bir İslam Devleti haline getirilecek Türkiye'nin Şeriata göre idare edilmesinin propagandasını yapıyor. Bir bakıma, son beyannamede işlenilen tema da aynı. Süreler, hadisler zikredilerek "Allah'ü Tea1a"nın dünyada bütün Müslümanlara umumi bir başkanlık bulunmasını farz kıldığı belirtiliyor. Milli Güvenlik Kurulu bu beyannameyi incelediği takdirde derhal sezinleyecektir ki, sağ tarafımızda bazı, çok tehlikeli hazırlıklar vardır. Tıpkı komünizm gibi, mahiyeti milletlerarası olan şeriatçılık bir tertibin son rötuşlarını yapıyor. Beyannameden anlaşılan, bir yerde bir Halifenin seçilmesinin ciddiyetle düşünüldüğü ve ona Türkiye Müslümanlarının biat ettirilmesinin p1anlandığıdır.
Bu yerin Türkiye olması şüphesiz hatıra getirilemez. Laik kuvvetlerin, bilhassa gençlik ve ordunun, tekbir getiren Başbakanlara rağmen buna müsaade etmeyecekleri ortadadır. Ancak, bir Arap memleketinde böyle bir hadise cereyan ettiği takdirde bunun Türkiye içindeki tesirleri üzerinde acaba bu iktidarın bir düşüncesi var mıdır?
Milli Güvenlik Kurulu, milli güvenliğimizin icabı olarak bunu hükümetten sormalıdır.
O hükümet ki, her köy imamına, 75 lira olan abone bedeli "hamiyetli müslüman vatandaşlar" tarafından ödenmiş propaganda organları her gün gönderilirken ve Hizb-üt Tahrir diye bir gizli teşkilat, burnunun dibinde kendisine meydan okur gibi beyannamelerini rahatça postalarken bütün bunları "Her yerde olabilecek münferit vak'alar" olarak nitelendirmektedir.
... ve Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı alenen tekbir getiriyor.
... ve Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı, bu marifetini yayınlamadı diye TRTye söyleniyor!
Milliyet/29 Agustos 1967
|