|
Kırşehir'in Mucur kazasında, PTT memuru Mehmet Ali Özkan ile Gümüşkümbet Köyü'nden Türkmen kızı, Deveciler'den Hüsniye Özkan'ın 1938 yılında dünyaya gelen birinci çocukları. Ben de iki sene sonra dünyaya gelmişim. Aramızdaki yaş farkının az olması hasebiyle bizim ilişkimiz daha farklıydı. Onunla ilgili o kadar çok anı var ki, hangisini anlatacağımı, nereden başlayacağımı bilemiyorum.
Hatırlamadığım fakat babamdan duyduğum bir olayı anlatarak başlayayım. Babam İstanbul'a tayin olmuş. Tabi bizler de onunla birlikte İstanbul'a yerleşmişiz. Yeşilköy'de bir Rus'un evinde kiracıymışız. Kiracının çocuğu aynı emsal dört yaşlarında, bir gün ağabeyimi kızdırıyor. Ağabeyim öyle bildiğiniz çocuklardan değilmiş, babam anlatıyor. Bu çocuğa kızınca, çocuğun lazımlığını kafasına geçiriyor. Ne kadar uğraşsalar da boşuna. Bir türlü çocuğun kafasından çıkaramıyorlar. Tek çareyi hastaneye gitmekte buluyorlar. Yoksa çocuk gidecek. Hastanede, kafasından keserek çıkarıyorlar. Daha o zamanlar farklı bir çocuk olduğunu, emsallerinden çok daha kuvvetli olduğunu anlatır babam.
Mucur'a geldiğimiz zamanı hatırlıyorum. Ben altı yaşında, ağabeyim de sekiz yaşında idik. Hiç yerinde duramazdı. Bir keresinde bana "Hadi dayımların köyüne kaçalım" dedi. Ben de uydum ağabeyime. Yaya olarak düştük yola. Annemden ve babamdan habersiz, 13 km. yolu aşıp köye ulaştık. Dayımlar ve ebem, bizi ağırladılar. O gece yattık, ertesi gün dayımlar at arabası ile Mucur'a gideceklerdi. Tabi biz de onlarla beraber. Dayımlar arabayı hazırlamakla meşguldüler. Evden getirdikleri buğday çuvallarını arabaya yüklüyorlardı. Son çuvalı almak için eve gittiklerinde, katırların da koşulu olduğu arabanın yanında ağabeyimle yalnız kalmıştık bir an. Ağabeyim devamlı arabaya inip çıkıyordu. Ben de onun yaptıklarını yapmaya çalışıyordum. Ben daha ilk denememi yapacakken yarı yolda kalmıştım. Çünkü arabanın sabit yerine basacağıma tekerleğe basmış ve hayvanların ürkmesiyle araba harekete geçer geçmez ben tekerin altına yuvarlanmıştım. Koca araba o kadar yükle kafamın üzerinden geçmişti. Beni hemen Mucur'a annemlerin yanına, oradan da bir ay yatmak üzere Kırşehir'e hastaneye taşımışlardı. İşte ağabeyimle kaçak köy maceramızın sonu.
Aradan yıllar geçmişti. Babamın tayini Kayseri'ye çıkmış ve oraya taşınmıştık. Ağabeyim Kayseri Lisesi'ne, ben de Kayseri İmam Hatip Lisesi'ne yazılmıştık. Ben henüz ortaokulda idim. Ağabeyimin lise hayatı çok canlı geçiyordu. Okul tiyatrosunda oynuyor, spor yapıyordu. Bilhassa o sıralar boksa merak sarmıştı. Bu merakı gelip geçici bir heves olmamış onu liseler arası yapılan boks müsabakalarında şampiyonluğa kadar taşımıştı. Kayseri'de iken başımızdan, onun bu yönünü çok beğenmeme neden olan bir olay geçmişti. Bir Cumartesi günüydü, ben ve arkadaşım önde, ağabeyimle arkadaşı da arkada geziniyorduk. Sonradan çete olduklarını öğrendiğimiz bir gurup çocuk, bacağıma değnek sokup beni düşürmeye çalıştılar. Maksatları, kolejli çocuklardan sızdırdıklan gibi para sızdırmakmış. Bu hareketlerine sinirlenmiş ve onlara bağırmaya başlamıştım ki birden 15-20 kişilik bir gurup yanlarına katıldı. Ellerinde sopalarla etrafımızı çevirdiler. Hemen ağabeyime seslendim. Yapacak başka bir şey kalmamıştı. Eee ne de olsa ağabeyim iyi bir boksördü. Koşarak gelmişti yanıma ve gelir gelmez de çeteyle burun buruna gelmişti. Karşısına dikileni bir yumrukta yere seriyordu. Yere düşen bir daha kalkamıyordu. Ağabeyim hepsini çil yavrusu gibi dağıtmıştı. O günden sonra hepsi ağabeyime hürmet eder, saygı duyar olmuşlardı. Bir gün de beni boks maçına götürmüştü. Rakibinin pestilini çıkarmış, hakem, zavallı çocuğu ağabeyimin elinden zor kurtarmıştı.
Ağabeyim döneminin pek çok delikanlısında bulunmayan özelliklere sahipti. Çok şık giyinir, sinemaya gitmeyi severdi. Şıklığının ötesinde zaten çok yakışıklıydı ama o bunu o kadar önemsemezdi. Zamanın tabiriyle çapkınlık yapmak onun mizacına çok ters bir hareketti ve o, sevgiye inanan bir insandı. Tertemiz duyguların yoğunlaştığı ve hayatta bir kere olacağına inandığı bir şeydi sevgi. Babam Kırşehir'e yeniden tayin olduğunda ağabeyim liseyi bitirmiş ve Kırşehir'de kendine bir iş bile kurmuştu. Gençlere boks kursu açmış, bu yolla para kazanmaya başlamıştı. İşte bu sıralarda bir hakimin kızıyla tanışıyor ve bu tanışıklığı yedi sene uğraştıktan sonra ayakları yere sağlam basan bir evlilikle tamamlıyordu. Yengem o sıralarda daha lisede okuyormuş. Yengemi evine kadar takip ederek gittik. Tam dönerken 3-4 kişi bize omuz vurarak sataştı. Sonradan öğrendik, meğer içlerinden biri Kırşehir'in efesiymiş. Kolay mı öyle ağabeyime omuz vurarak geçmek, ona sataşmak. Ağabeyimin dönmesiyle efe geçinen vatandaşı yere yıkması bir olmuştu.
Çok faal bir insandı. Kışın okur, yazın Adana'dan sebze meyve getirir ve onu satarak harçlığını çıkarırdı. Bir de Adanalı gibi şalvar giyerdi ki bu yüzden herkes ona Adana'lı lakabını takmıştı.
1960 yıllarındaydı... Soğuk bir kış günü, herhalde aylardan Şubat, Menderes Kırşehir'e geliyor. Kırşehir'i vilayetken kaza yapmış, daha sonra bunun hata olduğunu anlayıp yeniden vilayet yapmak üzere şehre gelmişti. Bu arada bir günlüğüne Mucur'a da uğramıştı. Mucur'a geldiğinde çok sinirli görünüyor, kimse yanına yaklaşamıyordu. Hatta bakanları dahi zor yaklaşıyordu. Biz de meydandayız ve Menderes'in konuşmalarını dinliyoruz. Bu arada ağabeyimin birden kalabalığı yararak ve korumalardan korkmadan Menderes'in yanına yaklaştığını gördüm. Korumalar ağabeyimi yaklaştırmak istememişlerdi. Fakat Menderes olaya müdahale etmiş ve korumalarına "Bırakın o genci gelsin" demişti. Ağabeyim rahat bir şekilde yanına gidip, önce hoşgeldiniz dedi ve isteğini dile getirdi. İsteği; Mucur'da arkadaşlarıyla birlikte kurdukları Kitap Sevenler Derneği'nin Milli Eğitim'e bağlanması ve derneğe yardım edilmesi idi. Bunun üzerine Menderes direktif vererek yardım talebini kabul etmişti. O zaman vilayette bile kütüphane yokken ağabeyim Mucur'da ilk Halk Kütüphanesi'ni kurmuştu. Daima müteşebbis ve yüksek medeni cesarete sahip bir şahsiyetti ağabeyim. Hiç kimseden çekinmeden, kim hangi makamdaymış umursamadan herkesle görüşürdü.
O zamanlar hiç kimsenin aklına gelmeyen, bugünkü Basın Haber Ajansı'nı, Basın Tetkik ve Haber Alma Merkezi olarak kurmuş ve basından kupürler derleyerek abonelerine hizmet eden bir kuruluşun Türkiye'de öncüsü olmuştur.
60'lı yıllarda Hizbüt-Tahrir ile tanışıyor ve kısa bir zaman sonra örgütün Türkiye başkanı oluyor. İslami mücadeleye, gerçek anlamda bu tarihten sonra başlıyor. Tüm yurt çapında aranan tehlikeli bir şeriatçı o zamanlar. Türkiye'nin her yerine beyannameler, bildiriler dağıtıyorlar. O kadar ki dönemin Reis-i Cumhuruna, Genel Kurmay Başkanına kadar herkese gönderiyorlar. Türkiye'nin her yerinde didik didik aranıyorlar. Ağabeyim Ankara'da iken, gazetelerde İstanbul yolunda görüldüğü, polisin elinden kıl payı kaçırdığı şeklinde bir sürü haber yer alıyor. Halbuki O bir komserle aynı apatmanı paylaşıyor. Bir gün peşine yedi polis memuru takılıyor, onları atlatışını bana anlattığında hayretler içinde kalmıştım. Bir iş hanına dalıyor, hanın arka kapısından bir taksiye biniyor ve tekrar ters istikamette inip başka bir taksiye biniyor. Ancak dört ay sonra bir matbaada yakalanıyor. Daha evvel polisler bana, yakaladıklarında tırnaklarını sökeceklerini söylüyorlardı, yakalandığında başına gelecekleri düşünüp çok korkmuştuk. Ama korktuğumuz gibi olmamıştı çünkü ertesi gün ağabeyim bizi emniyetten arıyor ve durumunun çok iyi olduğunu, sabaha kadar polislere İslam'ı anlattığını, emniyet müdürünün pişmanlık dolu sözlerle İslam'a ne kadar muhtaç olduklarını itiraf ettiriyordu. Mahkemeleri bir yıla yakın sürdü. Her duruşmada bildiği, Allah'ın emrettiği doğruları söylemekten asla çekinmedi. Hakimlerin karşısındaki tavrı ile Allah korkusunun yanında hiç bir korkunun yeri olmadığım ispatlamış, bu bilinçle davasını sürdürmüştü... Hatta cezasının açıklanmasından sonra hakime verdiği cevapla tüm sistemi alt üst ediyordu: "Sizler bana 100 yıl ceza verseniz, Allah da bana 101 yıl ömür verse, kalan bir yılda İslami rejimi getirmek için çalışacağım".
Mucur cezaevinde iken de İslam'ı anlatıyor, sabah namazında gardiyan, jandarma ve mahkumlardan oluşan bir cemaate imamlık yapıyor. Bunu gören savcı hemen Ankara'ya bildiriyor ve şu itiraflarda bulunuyordu: "Bu adam şeriat da kurar, devlet de. Derhal bunu buradan alın." Bunun üzerine Adana cezaevine naklettiriliyor. O orada da mücadelesini sürdürüyor ve önüne gelen herkese İslam'ı anlatıyor. Son olarak da İmroz yarı açık cezaevinde cezasının son kısmını tamamlayarak dört yılını dolduruyor.
Hayatı boyunca pek çok sürgün, gözaltına alınma, kamu hizmetlerinden mahrum kalma gibi cezalarla karşılaştı ama bütün bunlar onun bu davaya olan bağlılığını ortadan kaldıramadı, hatta hatta bir an için bile olsun onu zayıflatamadı. Mücadelesinde asla rücu etmedi. İktibas Dergisi, konferanslar ve türlü toplantılarla İslami mücadelenin içinde bulundu. O yedi damarı tıkalı olduğu halde, yılmadan, çark etmeden, son nefesini verene kadar Allah rızası için çalıştı. Allah ondan razı olsun. Ne mutlu Allah yolunda olanlara ve o yolu takip eden takipçilerine. Allah cümlemizi muvaffak etsin ve Allah ağabeyime gani gani rahmet eylesin. Mekanı cennet olur inşaallah!...
|