Ercümend Özkan Sitesi - İlay-ı Kelimetullah uğruna istikrarlı ve tavizsiz bir mücadele

Dinamit Programları

Dinamit Programi Kanal DDinamit Programi Kanal 6
Buradasınız:Ana Sayfa arrow Ercümend Özkan Özel Sayı arrow Görüşler arrow Dayanışmada Ölçü Ve Açıklanmamış Bir Özeleştiri
  • Decrease font size
  • Default font size
  • Increase font size
  • default color
  • green color
  • blue color
Dayanışmada Ölçü Ve Açıklanmamış Bir Özeleştiri PDF Yazdır E-posta
Yazar Hamza Türkmen   

İnanmak ve Yaşamak. 1988 yılında İktibas Dergisi'ndeki yazılarını bazı tashih, takdim ve tehirlerle derleyip kitaplaştırmak üzere baskıya hazırladığımızda, bu iki kelimenin O'nun görüşlerine vurgu yaptığı kadar yaşam çizgisini de yansıtacak en uygun ifadeler olduğu düşüncesindeydim. Sonunda bu iki kelime O'nun ilk kitabının ismini oluşturdu. O'nun mücadele çizgisinde gerek fikri, gerek metodik farklılıklar olmamış değildi. Ama O gerek düşünce ve gerekse mücadele anlayışında ulaştığı kabullerini hiçbir zaman sözde bırakmadı. 1960'lı yıllarda kazandığı İslami kimliği ile ömrü boyunca, düşündüğünü yaşamlaştırmaya ve inancını yaşamıyla örneklendirmeye çalıştı. İnandığını yaşadı.

Ercümend Özkan ismini ilk olarak 12 Mart 1971'de gerçekleştirilen askeri darbe günlerinden sonra Yeniden Milli Mücadele hareketi içinde iken beraber olduğumuz O'nun bir akrabasından duymuştum. O zamanlar YMM hareketine, inkılapçı tavır ve duygular içinde stratejik merhalelerden geçerek İslam Devleti'ne ulaşılabilecek bir kadro hareketi olarak bağlanmıştık. Sonraları Ercümend Bey'le 1974 veya 1975 yıllarında, sözünü ettiğim akrabasını Sarıyer'de ziyarete geldiğinde ayaküstü karşılaşmış ve tanışmıştık. Bizden YMM hareketinin lideri ile görüştürülmesini istiyordu. Ancak Amerikan sigarası içmesi canımızı sıkmıştı. O zamanki İslami duyarlılığımız içinde lüks tüketime karşı tavır sahibi idik. Bununla birlikte yerli mallara bağlı bir millilik saplantımız da vardı. Lakin çok kısa süren o diyaloğumuzda Özkan'ın söylediklerinden çok, söyleme tarzı dikkatimizi çekmişti. Diyalog için üst kademeden olumsuz ve sinirli bir karşılık gelince de Özkan ismi bende daha çok merak uyandırmıştı. Ama 1978 1979 yıllarına kadar bir daha kendisi ile doğrudan veya dolaylı herhangi bir ilişkimiz olmadı.

1975 1976 yılları arasında gittikçe milliyetçi, devletçi ve pragmatik bir çizgiye kayan YMM hareketi içinde az sayıda arkadaşla ciddi bir muhalefet başlatmıştık. Muhalefet kısa bir zaman içinde yaygınlaştı. Ancak biz hareketi o zamanlar kavrayabildiğimiz İslami ilkeler çerçevesinde İslami bir kimliğe döndürmeye çalışırken ve bunu yapamazsak İslami duyarlılığı ön planda olan arkadaşlarla hareketi tasviye etmeye niyetlenirken; gerek hareketin önderliği, gerekse yaygınlaştırdığımız muhalefetin insiyatifini ele alan "Abiler"i tarafından tehdit, şantaj, önemsizleştirme, rüşvet teklifi gibi kirli ayak oyunları sayesinde tasviye edildik.

Ercümend Özkan'la bu olaydan sonra tekrar tanışma ihtiyacını duyduk. Temel zaafımızın mücadele azmimizle, kadrolaşma ve teşkilatçılık becerimizle değil, İslam adına taşıdığımız bilgilerdeki zaaf ve eksikliklerle alakalı olduğu tespitine ulaşmıştık. O halde İslamı kimliğimizi yeniden gözden geçirmeli, İslami disiplinlere ve usüli bilgilere yeniden eğilmeli, yararlanacağımız İslamı çevre ve kişilerle diyaloglarımızı geliştirmeliydik. Ve 1977 -1978 yıllarından sonra ayakta kalabilen üç dört arkadaş özellikle evrensel İslamı söylemi taşıyan ve tevhidi mücadeleden yana olan kişi ve çevrelerle temel gördüğümüz meseleler hakkında diyalog kurabilmek, İslami bakış ve hareket anlayışları açısından da ikna olduğumuzda bütünleşebilmek amacıyla ciddi bir arayışın içine girmiştik. Ama tüm bu açılımlarımıza rağmen bizi en azından düşünsel planda kuşatacak ciddi bir oluşum ve programlı bir bakış açısıyla karşılaşamadık. İşte Ercümend Bey'le tanışıklığımız böyle bir talep dairesinde yeniden gerçekleşti. Ve diyaloglarımızı zenginleştirmek konusunda bizde iz bırakan iki üç çevre veya kişiden birisi oldu.

Sahip olduğumuz tecrübe ve talep ettiğimiz konular Ercümend Bey'in çok fazla dikkatini çekmiş olacak ki, diyalog talebimizden sonra Ankara'dan kalkıp peş peşe Sarıyer'e geldi. Sabahladığımız bir çok gün oldu. O daha ziyade İslamı bir dönüşüm için sahip olunması gerekenler üzerinde duruyor ve her ne kadar "fikri liderlik" dediği ilkelerde mutabakat konusuna değinse de, yapısal beraberlik üzerinde ısrar ediyordu. Biz ise yapısal beraberlikten önce düşünsel mutabakat içinde olmanın önemini ön plana çıkartıyorduk ve uzun süre diyaloglarımız bu minval üzerine gelişti. O'nun söylemi ile sahip olduğumuz bazı düşünce formları arasında çoğu zaman paralellik kurabiliyorduk. Bu benzerliğin kaynağını çözmeye kalktığımızda karşımıza Hizbu't Tahrir'in çalışma metinleri çıktı. Ercümend Özkan da YMM de yararlandıkları bu metinlerin kaynağını genellikle gizleyip, o kanaldan edindikleri tesbitleri adeta kendi özgünlüklerine atfediyorlardı. Lakin Özkan, Tahrir'den elde ettiklerini kendisine maletse de O tüm bu birikimi bağımsız bir İslamı kimlik oluşturmak amacıyla kullanırken; YMM bu birikimi Türkiye'deki İslamı potansiyeli milli hedeflere kanalize edebilmek gibi münafikça bir hedef uğruna istismar etmiş ve ediyordu.

Özkan ile gelişen diyaloğumuzun en uyumlu kısmı, ilişkilerimiz içinde edindiğimiz tecrübe ve malumatları birbirimize aktarmamız ve karşılıklı değerlendirmelerimiz oluyordu. Ancak O, diyaloğumuzun devamı için sürekli formel şartları ileri sürüyor, bizde kendi yapısında gördüğümüz eksik ve zaafları ileri sürüyorduk. Ancak O'nun fedakarlığı, egemen sisteme ve geleneksel din anlayışına karşı kimlik kazandırıcı heyecanı, gündem oluşturucu ataklığı ve kabiliyeti O'na karşı sevgi ve ilgimizi güçlendiriyordu. İran İslam Devrimi'nin bütün canlılığını içten bir sahiplenme ve heyecanla izlediğimiz bu yıllarda, devrimin sıcaklığı ile birlikte evrensel İslami birikimin sözel ve çeviriler yoluyla Türkiye Müslümanlarına kazandırılması duygusal tavırların yaygınlaşmasından öte ciddiye alınacak bir silkinmeyi ve oluşumu gerçekleştirmeye yeterli olmamıştı. Bununla birlikte tüm eleştirilerimize rağmen o dönemlerdeki İslami çevreler içinde gerek fikri gerek siyasal tesbitler açısından en tutarlı çizgiyi Ercümend Özkan ve arkadaşlarının taşıdığı inancına varmıştık. Bu, yetersiz ama samimi ve istikrarlı bir çizgiydi. Ve 1980'e yaklaşırken bu çevre ile esnek bir beraberlik içine girdik. Aramıza Ankara'dan bir iki arkadaş gelip katıldı ve İstanbul'u fethetmek bize bırakıldı. Ancak hareketin çalışma metinleri kazandırdığı bazı detay bilgiler olsa da bize oldukça yüzeysel geliyordu. Bu metinler ve taşınan söylem, kafamızda canlandırdığımız bir İslami mücadeleyi hem yeteri kadar besleyemez, üretim sağlayamaz ve hem de muhataplarımızı gereği gibi tatmin edemezdi. Yine Filistin Ürdün şartlarında oluşturulmuş metodik bir şablonu Türkiye şartlarına taşımanın getirdiği aşırı gizlilik tavrı aşırı bir abartıydı. Bu sıkıntı görünüyordu; ancak bağlayıcı metinde, metodun akaidden çıkan bir kesinlik taşıdığı kabulü olayın tartışılmasını güçleştiriyordu. Oysa ilkelerdeki kesinlik ile mücadele safhasının belirlenimindeki içtihadi zannilik aynı şeyler değildi. Bizden çevre ilişkileri kurmamız ve eleman kazanmamız isteniyordu. Hem bu gerekliliğe inanıyor, ama hem de tatmin olamadığımız ve çözümleri geçiştirilen sorularımızla psikolojik çelişkiler yaşıyorduk. Lakin kurduğumuz ilişkilerimizde mevcut söylemle de önemli kişilerle yakınlık oluşturabiliyorduk. Ercümend Bey'in o zamanlar işyeri olarak kullanılan Beşiktaş Setüstü'ndeki bürosu bu konuda hareketli günler yaşıyordu. Hele bu günlerde sistem dışı bir temel ve bağımsız İslamı kimlik oluşturma çabasında bulunan İslamı çevreleri "marjinallik" ile suçlayan sivil toplumculaşmış bir araştırmacı yazarın, o günlerde Ercümend Bey'in öncülüğündeki oluşumla, gözetilen bir konumda bütünleşmek için rahatsız edecek kadar dil dökmesini hatırladığımda, dikkatim hep savrulma nedenleri üzerinde yoğunlaşmaktan kurtulamıyor. Bu tür bütünleşmeler 12 Eylül askeri darbesi ile akim kaldı. Ancak değişik kollarla ırmaklaşan Türkiye'deki tevhidi bilinçlenme süreci adam etmeye çalıştığı kişilerden genellikle ilkeler ve adanmışlık bağlamında beklenen karşılığı alamadı.

İstanbul Ankara arasında karşılıklı ziyaretlerimiz ve tanışıklıklarımız artmıştı. Düşünsel sorunlar yanında ne yapıldığını ve kimlerle yapıldığını görüşmeye başlamıştık. Bizce konunun daha ciddi bir şekilde ele alınması gereklilikti. Ve 1980 yazında Ercümend Bey'le İstanbul'da sınırlandırılmış bir katılımla sekiz günlük yoğun bir görüşme maratonuna başladık. Ercümend Bey'in sorun olarak getirdiğimiz konularla ilgili açıklamalarını uzun uzun dinledik ve biz de son gün, eleştirdiğimiz konuları ve olması gerekenleri anlattık. Eleştirilerimize önceki tecrübelerimizden çok, Ercümend Bey'in pek sıcak bakmadığı ama aramızda çoğunun programını belirleyip disiplinle gerçekleştirdiğimiz mukayeseli tefsir usulü, hadis usulü, akaid usulü, fıkıh usulü, İslam tarihi ve bazı Kur'an çalışmalarında kazandığımız perspektif kaynaklık ediyordu.

Özellikle Ercümend Bey ve arkadaşlarının ileri sürdükleri tezlerin Kur'an ile irtibatını zayıf buluyorduk. Önemsenen temel ve bağlayıcı çalışma metni "Emirname" yakın tarih ve ilgili vurgular dışında Hizbu't Tahrir'in "İslam Nizamı" kitabının aynısı idi ve klasik bir fıkıh kitabını andırıyordu. "Düşünce metodu", "Mülkiyet", "Kamulaştırma", "Şehadet" gibi başlıklarla takdim edilen kitap ve broşürlerin de tamamına yakını Takiyyüddin Nebhani'nin eserlerinden çevirilerdi. Siyasi gündem hakkında Özkan'ın arada sırada kaleme aldığı siyasi yorumlar dışında ki İran İslam Devrimi hakkında kaleme alınan ve el altından dağıtılan yorum önemli bir işlev görmüştü, basından seçme iktibaslarla boşluk doldurulmaya çalışılıyordu. Önemli bir kadrolaşma iddiasına rağmen Ercümend Bey'in taşıdığı tezleri tatmin olmuş düzeyde aktaracak, geliştirecek, karşılaşılacak sorunlara cevap üretecek ve bu fikirleri temsil edebilecek yetişmiş insan unsuru adeta yoktu. Bir iki kişi dışında göz dolduran insanlar ise sadece geliştirilen ilişkileri değerlendirme becerisine sahip olanlardı.

Ama gizliliğin merak uyandıran gücüne sığınılarak yapılıp edinilenler çok abartılı bir şekilde takdim ediliyordu. Bu abartı da dinleyenlerinde ümit uyandırmaktan çok, başarıya ulaşma konusunda haksız bir hayalcilik geliştiriyordu. Velhasıl bizim o zamanki bilgi ve görüşümüze göre yüzlerce insanla ilgileniliyordu ama ortada iddia edildiği gibi ne ciddi bir yapı ne de bir özgünlük vardı. Sınırlı bir daire içinde kendini ve çoğu kerede mesajını gizleyen, realiteden uzak, netice getirmeyecek ve yeterliliği de oldukça sınırlı olan uğraşılarla emekler ve zaman verimli kullanılamıyordu.

Yapılması gereken şuydu:

Öncelikle Hizbu't Tahrir söylemi birçok konuda aşılmalı "Emirname" fıkhi söylemler bırakılmalıydı. Sorunlarımızın çözümü konusunda usül bilgisi önemliydi. Kur'an usülü, Sünnet usülü, Fıkıh usülü ile ilgili iyi incelenmiş ve yazılmış görüşlerimiz olmalıydı. Konularına göre Kur'an çalışmaları öncelenmeliydi. Resmi cizgiye dayanan İslam tarihi hakkındaki bilgiler gözden geçirilmeli ve yeniden mukayeseli bir tarih etüdü yapılmalıydı. Gerekli alanlarda uzmanlaşılmalıydı. Tebliğde açıklık ilkesi esas olmalı ve önceliklerimizi fıkıh külliyatından değil, Kur'an'dan kalkarak iyice belirlemeliydik.

Ancak böylesine bir alt yapı çalışmasından sonra ciddi bir kalkış yapılabilir ve gündemi belirleyebilirdik. Yoksa iktibas bilgi ve şablonlarla uzun soluklu ve üretici yol açamazdık. Bu çalışma için biz vardık. Ercümend Bey'den de bir abi olarak başımızda olmasını ve diğer çalışma arkadaşlarından bu sorumluluklan taşıyabilecek abi ve kardeşleri de olaya katmasını istiyorduk. İki üç yıllık yoğun bir çalışma hedeflenmeli ve ancak böylesi bir alt yapıya dayanarak dışa açık faaliyetlere kalkışmalıydık. Bu merhale aşılmadan yapı olarak insanlara gitme gayreti başarısızlıklara mahkumdu.

Sarıyer'de rahmetli Mustafa Hoca'nın evinde sabaha kadar bu görüşlerimizin önemini Ercümend Bey'e anlatmaya çalıştık. Hararetli tartışmalar oldu. Ve sonunda Ercümend Abi görüşlerimizi kabul etti. Yapıp ettiklerinin kısa bir özeleştirisini yaptıktan sonra teklif ettiğimiz çalışma projesine göre davranacağını ifade etti. Ya mevcut zaaf ve eksiklerden arınmak için bu çalışma projesinin uygulanmasına önderlik edecekti; ya da ayrışacaktık. O'nun olumlu yaklaşımı, Türkiye'deki İslami potansiyelin geleceği açısından yaygınlaştırılabilir ciddi bir hamlenin başlangıcına kapı aralayabilirdi. Çünkü O, 1960'lı 1970'li yıllarda İslami uyanış hamlesinin etkilediği birçok kimsenin tanıdığı ve güvendiği ortak isimdi. Ve bu süreçte de önemli emeği vardı. Sevinçliydik. Namazlarımızı kıldık ve yattık.

Ancak öğleyin bizi kötü bir süpriz bekliyordu. Herhalde olayın önemini iyice anlatamamış olmalıydık veya Ercümend Bey'e 10 veya 16 yıllık önceliklerinden vazgeçmek kolay olmamalıydı ki alışılmış çizgisinde devam etmenin önemli olduğunu tekraren telkin etmeye başladı. Bu tavır Ercümend Bey ve ekibiyle hukuki alanda ilişkilerimizin kopma nedeni oldu.

Fakat birbirimizle istişarenin önemi ve anlaştığımız konulardaki dayanışmanın yaygınlaştırılması için fiili ilişkilerimizi, gündemli konuları tartışmak üzere iki aylık görüşme periyotlarına bağladık. Bu kopuştan sonra 12 Eylül darbesi geldi. Ancak biz periyodik görüşmelerimizi sürdürdük.

Ortak ve temel çalışma projemiz gerçekleşmemişti; ancak planladığımız periyodik görüşmeler sırasında Ercümend Bey'in önemli tesbit ve tavırlar konusunda kendini yenilediğini görüyorduk.

Öncelikle gizlilik konusunda tartıştığımız metodik şablonu bazı özel tevillerine rağmen 12 Eylül sonrasında İktibas Dergisi'ni çıkartarak kırdı. Gittikçe Kur'an'ı önceleyen temel sorunlarını öncelikle Kur'an'dan kalkarak çözmeye çabalayan bir tavır içine girdi. Bu konuda bağlayıcı metin "Emirname"de geçen bazı fıkhi şablonları terketmeye başladı. Sünnet konusunda ve bilgi kaynağı olarak "gayri metluv" konusunda Kur'an bütünlüğünde çözümlere yöneldi. Ve daha sonra da "Emirname" gibi iktibas metinleri birliktelik için bağlayıcı ders metni olmaktan çıkarttı.

Ercümend Bey'in ön kabullerinde değişmeler yaşadığı bu dönemler, 12 Eylül askeri cuntasının sorgulamalarında ve mahkemelerinde başının dertte olduğu senelerdi. Ancak 1967'lerdeki duruşmalarda ortaya koyduğu net tavrı daha gelişmiş ve zengin kimliği ile 12 Eylül sıkıyönetim mahkemelerinde tekrarladı ve cuntacılar önünde mesajını eğip bükmedi.

Askeri cuntacılarla başı dertte olduğu ve periyodik görüşme ve tartışmalarımızın sürdüğü yıllarda Ercümend Bey bir çok anlayışını yeniledi. Ancak bu yenilenme kendi çevresinde birlikte yapılmış çalışmaların neticesi olmadığı için 1980'1i yılların ortalarından sonra yakın çevresinde önemli sıkıntılar yaşadı. İlişkilerimizde sürekli kendisini anlaması gerekenler açısından gerekli ilgiyi görmediğini ve yalnız olduğunu vurgulamaktaydı.

Ancak aramızda zorladığı birliktelik konusuna da gene eski şablonlar çerçevesinde bakıyordu. 1980'de ciddi bir mücadele hattı oluşturmak ve istişari temelli bir birlikteliği gerçekleştirmek için öne sürdüğümüz konuların bazılarında aramızda bir aynılık oluşmuştu; ama önemli bir kısmı da hala askıda duruyordu.

Aramızdaki ilişkileri değerlendirmek ve otokritiğe tabi tutmak amacıyla yaptığımız tanımlanmış bir oturumda Ercümend Bey'den bazı isteklerimiz olmuştu. Taşıdığı doğrular nedeni ile kendisinden kaynaklanan hataları da tashih etmesini bekliyorduk. Özellikle İslami kaygılarla çaba gösteren çevrelere ve eski mücadele arkadaşlarına yönelik değerlendirmelerinde şahsi suçlamalardan ve spekülasyonlardan kaçınmalı, doğrularını kazanıcı ve ıslah edici bir üslupla savunmalıydı. Hala kurtulamadığı ve ortaya konan emeğe rağmen başarılı olamadığı eski şablonlarla yürüttüğü ve örtülü tuttuğu alt yapı faaliyetlerini, daha sahih ilkeler çerçevesinde yeniden tanımlayıp ehil olanlara bırakmalıydı. Kendisine düşen Türkiye'deki İslami uyanış sürecine katılmış çevre ve çalışmaların müslüman kamuoyunda sesi olması ve sahip olduğumuz mesajı kamuoyunda gündeme sokan ve tebliğ eden temsilcilik görevini üstlenmesiydi. Temel konularda inceleme ve araştırmalar yapmalı, sahih yaklaşımları kitaplaştırmalıydı. Ve özellikle her konuda tek belirleyici istişare anlayışını terketmeliydi; çünkü bu tutumu çevresi için üretimi ve katılımcılığı engelleyen en önemli unsurlardan biriydi.

Yaklaşımlarımıza genellikle olumlu karşılıklar almıştık. Arkadaşlarımızın dergi için yaptığı katkılarını zenginleştirme konusunu bir programa bağlamıştık. Fakat Ercümend Bey felç ve kalp krizi gibi ağır imtihanlara muhatap oldukça daha çok acelecileşmiş, ömrünün son dönemlerinde daha kalıcı ve yaygın izler bırakabilmek için daha çok koşturmaya başlamıştı. Tüm iyi niyetine rağmen bu yoğun tempo içinde daha gerilimli ve kendini daha merkezileştiren pratikler sergilemeye başlamıştı.

Bütünsel bir mücadele anlayışında anlaşmakla birlikte bizim çağdaş Ebu Leheb'lere, Karun ve Haman'lara karşı geliştirmek istediğimiz tavırlara nedenini anlayamadığımız bir tepkisellikle eleştiriler yöneltirken, O daha ziyade çağdaş Samiri'lere ve Atalar dinine karşı tavır alış halini önceliyordu. Bu konuda Yaşar Nuri Öztürk gibi çağdaş Karun ve Haman'ların dostu olan birisini Kur'an'ın anlaşılmasını ve geleneksel din anlayışını eleştirmesi konularındaki bazı doğruları nedeniyle olumlayarak sorumluluk duygusu taşıyan İslami çevrelere lanse etmesi önemli bir yanlışlıktı. İslami çevrelerle ilişkilerinde olumlu özelliklerden kalkılarak diyalog geliştirileceğine, bu çevrelerin eksik ve zaafları ön plana çıkartılarak diyalogsuz bir eleştiriye tutulması önemli yaklaşım yanlışlığıydı ve bu çevreler tarafından yanlış anlaşılmasının da başlıca nedenlerindendi. Ve İslami mesajı taşıyabilmek için amatör bir heyecan ve hevesle oluşturmaya çalıştığı Radyo ve TV gibi sistem içi araçların yöneticiliğine sahip olduğu ilkeliliğe ve netliğe sahip olmayan eski tüfek bazı arkadaşlarını getirmeye çalışması da içine düştüğü aceleciliğin hatalarındandı. Sistem içi araçları kimliğimizi saptırmadan, ilkelerimizi sulandırmadan kullanabileceğimiz konusunda "parti" kurma anlayışı, paylaştığımız çizginin daha somut konularda netleşmesi ve çözüme dönük düşünceler içinde olması açısından önemli bir kazanım olmuştu; ama böyle bir teşebbüsün alt yapısızlığına ve mücadele safhası açısından yanlışlığına dikkat çekenlere ve giderek kendisinin Türkiye'deki İslami hareketin önderi olarak algılanmayışına kırgınlık göstermesi; toplumsal dönüşüm konusunda da başka bir aceleciliğiydi.

Ama O hep inançları ve hedefleri uğruna adanmış müslüman kimliği ile bir örneklik sergiledi. O'nun hatalarını ciddi hiçbir risk üstlenmeden eleştirmeye kalkanların, eleştirdikleri hataları içinde taşıdığı doğrularının katkısı kadar bile, İslami mücadeleye katkıları olup olmadığı tartışılmalıdır. Yakın dönem tevhidi uyanış çizgisine Cemalettin Afgani'lerin, Abduh, Benna, Nebhani veya Kutup'ların önemli katkıları olmuştur. Ancak onların hata ve eksiklerinden arınmak ve onların çizgisini geliştirmek durumunda olmalıyız. Ercümend Bey'in 1960'lı yıllardan bu yana küfür sistemine ve tüm cahil anlayışlara karşı taşıdığı istikrarlı tavır, Türkiye'deki İslami uyanışa önemli katkılar sağladı. O bildiği doğruları taşımak ve örneklendirmek konusunda şahitliğini gerçekleştirdi. Önemli olan O'nun doğrularına sahiplenmek; ama eksik ve zaaflarını aşan bir bilinç ve olgunlukla tevhidi uyanış çizgisini kalınlaştırmak ve İslami mücadeleyi yükseltmektir. Ercümend Bey'i sevenler O'nun hatıra ve mirası ile oyalanmayı değil, O'nun kendini adadığı İslami mücadele yolunu daha çok aydınlatmak ve güçlendirmenin sünnetini yakalamayı öncelemelidirler. Sahih birikimlerimizi sahiplenip, yanlışlarımızdan arınmak ve programlı bir mücadele hattı oluşturmak sorumluluk bilincine sahip hepimizin görevi ve İslam'ı yaşama yükümlülüğümüz olmalıdır. Bu sürece katkılarından dolayı Ercümend Bey'i rahmet ve sevgi ile anıyoruz.


Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
eksi not | artı not

busy
 
< Önceki   Sonraki >