|
Arkadaşlığımız 1958 sonbaharında başlar. Türk Ocağın'da karşılaşmıştık ve Türk Ocaklıydık. O zaman Ankara Hukuk Fakültesinde talebeydi. Türk Ocağı'nın ilk kurucusu ve ilk başkan'ı merhum Hamdullah Suphi Tanrıöver hayatta idi. Ocak binasında Ziya Gökalp odasının yanındaki terasta anılarını anlatır ve zevkle dinlerdik. Kurultayda bir defa da Kazım Nami Duru ile tanışmıştık, ihtiyar bir pir idi, fakat heyacanı ve aktivitesi bizlere taş çıkartıyordu; Ziya Gökalp Türk Ocağının fikir babası ve teorisyeni idi. Ziya Gökalp'in fikri ve ortaya koyduğu esasların Türk Ocağının temelini teşkil ettiğini merhum Prof. Dr. Necati Akder anlatır ve konferanslarında Gökalp'in; medeniyet, hars, milliyetçilik ve Türkçülük hakkındaki görüşlerini açıklar ve bizleri de bu görüşün potası içerisinde kaynaştırmayı hedeflerdi. Hakeza Prof. Dr. Tahir Çağatay, Prof. Dr. Şevket Raşit Hatiboğlu ve Prof. Dr. Osman Turan'da aynı hedef üzerindeydiler. Ankara Türk Ocağı binası Rockefeller Vakfının yardımı ile inşa edilmişti. Binanın içerisinde bir duvar üzerindeki sarı parlak madeni levhada böyle yazıyordu. Ziya Gökalp makalelerinin birisinde şöyle diyor:
"İslam terbiyesi denince iki fikir hatıra gelir. Birincisi, islamiyetin terbiyede tatbik ettiği usuller; ikincisi yetiştirilecek çocukların islam akaidine göre terbiye edilmesi.
islamiyetin terbiye usullerini tetkik etmek, terbiye tarihine aittir. Biz bu makalede tarihten değil, bugünkü hayattan bahsedeceğiz; islamiyetin terbiye ideallerinden birisi olduğunu göstereceğiz.
Bir okul programına göz gezdirdiğimiz zaman, çocuklarımıza, üç türlü bilgi öğrettiğimizi görürüz. Evvela, milli lisan ve edebiyatımızı, milli tarihimizi öğretiyoruz ki, Türk dilinden ve edebiyatından, Türk tarihinden başka bir şey değillerdir.
İkinci olarak: Kur'an-ı Kerim, Tecvid, ilmihal gibi din dersleri ve islam tarihi ile islam insanları okutuyoruz. (Görüldüğü gibi Ziya Gökalp islamiyeti akideden menşeini alan ideolojik bir devlet nizamı olmadığını tasavvur ediyor.)
Üçüncü olarak: Matematik, tabiat bilgisi gibi ilimleri ve bu ilimleri öğrenmeye yarayan yabancı diller ile elişi, beden terbiyesi gibi maharetler öğretiyoruz. Bu kısa göz gezdirmeden anlaşılıyor ki, terbiyede takib ettiğimiz gayeler üçtür; TÜRKLÜK, İSLAMLIK, ÇAĞDAŞLIK(2).
Hepimiz, Türkocaklı olarak, kendimizi bir arada kaynaşmış kitle olarak görüyorduk; fakat gerçekte zamanın akışı içinde hiçte kaynaşmış kitle olmadığımızın bilincine vardım. Şöyle ki;
Türk Ocağında, gençlerin yetişmeleri için seminerler düzenlenirdi. Bu seminerlerin birisinde Necdet Sancar konuşmacı idi. "Türklerin bir kısmının Horasanda Hıristiyanlığı kabul ettiğini, bilahare Müslümanlığa ihtida ettiklerini ve bunun, Türklerin istikballerinde (geleceklerinde) olumlu sonuçlar doğurmadığını, İslamı kabul etmeselerdi, bugün Avrupa tarafından daha çok hüsnükabul göreceğini" anlattı. Rahmetli Ercümend'le gözlerimiz karşı karşıya geldi. Necdet Sancar Türklerin islamiyeti kabulüne sanki hayıflanıyor ve üzüntü beyan ediyordu.
İş burada kalmadı, konuşmacı sözlerinin sonunda, dinleyicilerin soru veya katkıda bulunmaları için müzakere açtığı zaman, söz aldım ve olumsuz akibetimizin suçunun islamiyet mi olduğunu sordum? Ve sorduğuma da bin kere pişman oldum; neredeyse dayak yiyecektim. Ocaklı bazı arkadaşlarımız ayaklanmışlardı, bunlar dine sol bakan gruptu, böyle soru mu sorulurmuş? İşte o zaman rahmetli Ercümend yiğitliğini gösterdi. Gerekli müdahaleyi başarıyla yürüttü. Kazım Nami Duru'nun deyimiyle aynı ana ve babadan birader olan Ziya Gökalp'in Türklük, İslamlık ve çağdaşlık ilkeleri, Türk Ocağının bir avuç azasını bile, potasının içinde eritip kaynaştıramıyordu. Nicolai Hartmann'ın ontolojisini Türk Üniversitelerine taşıyan bir düşünürümüz şöyle demektedir(3):
Tarihi varlık-sahasını (Gerçi biz ötedenberi bu sahaya "manevi varlık-sahası" diyorduk(4), teşkil eden insan, başarıları ve olaylarının bir sosyal-birliğe tesir edebilmesi, o sosyal birliğin, hayat, insan tabiat hakkındaki görüşü ile sıkı sıkıya ilgilidir. Nitekim aynı kültür çevresi ile kastedilen şey, HAYAT, İNSAN, TABİAT hakkındaki görüşlerinin birbirine yakın veya birbirinin benzeri olmasıdır. Ancak bu çeşitli varlık-seferleri hakkındaki görüşlerin uygunluğu, sosyal-birliklerin birbirine tesir etmesini, onların birbirinden faydalanmasını, bütün diğer zıtlıklara, menfaat seferinin çatışmalarına rağmen sağlıyabilir.
"Görüş tarzı, yani sosyal-birliğin fertlerinin, hayat, insan ve tabiat karşısındaki tavırları, onları kavrayışları, tarihi varlık sahasındaki başarılara, produktion'lara, olaylara tasavvur edilmeyecek derecede tesir eder. Görüş tarzları birbirine aykırı olan milletler ancak yan yana yaşayabilirler; onlar arasındaki münasebetler, ancak muhtaç oldukları şeyleri tedarik etmek bakımından sadece maddi sahaya, yani teknik, iktisadi sahadaki şeylere inhisar edebilir; böyle bir durumda, herhangi bir kültür (yani insan başarıları ve produktion'ları) alışverişine tesadüf edilemez. Zira tarihi varlık-sahası, insan başarılarının, insan olaylarının bir varlık-sahasıdır; ve onların temelinde bir görüş-tarzı gizlidir. Bu görüş tarzı (zihniyet), hazmedilmedikçe yaratmalara katılmağa imkan yoktur.
Bizim, Ziya Gökalp'i yorulmadan tenkit etmemiz, kaynağını böyle bir düşüncede bulmaktadır. Zira Ziya Gökalp, insan başarılarıyla görüş-tarzı arasındaki münasebeti bir bıçakla kesiyordu ve zannediyordu ki, ilim felsefe, san'at gibi insan başarıları, muayyen bir görüş tarzı olmadan da meydana gelebilir; veya teknik alan, maddi alan, onları meydana getiren görüş tarzı olmadan da bir memleketten diğer memlekete taşınabilir; İŞTE BUNA İMKAN YOKTUR. Çünkü teknik, ilim ve felsefe muayyen bir görüş tarzına dayanır; bu sahada yapılanlardan faydalanmak bile, aynı görüş tarzını benimsemeye bağlıdır. Bu çok güçtür; fakat onu gerçekleştirmek (realize etmek) mümkündür; elverir ki, insan böyle bir yolun üzerinde bulunsun." "Bu ancak, ileride görüleceği gibi radikal bir surette tatbik edilecek bir eğitim sistemi sayesinde elde edilebilir; fakat kendiliğinden de hiç bir suretle gerçekleşmez"(5) "Görüş tarzı, Zihniyet"(5)
Düşünürümüz, burada esas bir noktaya parmak basmakta; bir sosyal-birliğin görüş tarzının (burada Batı görüş tarzı) tarihi varlık- sahası başarılarının (haderet v.s. gibi produktion'larının) diğer bir sosyal birliğin tarihi varlık-sahası başarılarına (hadaret, vesaire) anabolise olamazlar, yani temsil edilemezler. Necati Akder Hoca, "ideal Buhranı ve Üniversite Anarşisi" isimli makalesinde(6) ilmi ve felsefi gelişmelere dair tetkiklerde bulunmak üzere bir defa Almanya'ya gittiğinde, çeşitli konferanslar dinleme ve bazı münakaşalara katılma fırsatına kavuştuğunu beyan ederek, "bunlardan birinde, Viyanalı iki profesörle tanışıp fikir teati edişini" anlatmakta ve şöyle demekte: Profesörlerden biri Türkiye'nin modern Batı medeniyetini radikal tarzda benimsemek azmini, resmi nezaket dairesinde, överek bunun şümül ve sınırı hakkında fikrimi öğrenmek istedi. Kanaatince milletler eski bir medeniyetten kopmak azimlerinde ne kadar kararlı ve samimi olursa olsunlar, asırlar boyunca edinilmiş zihni alışkanlıklarından topyekün feraget edemezlerdi. Türkler ve Türk inkılabı bakımından da fazlası beklenemezdi. Zira Asya'nın karakteristiği, gerek İslam öncesi ve gerek islam sonrası safhalarıyla, Türk Kültürüne damgasını vurmuş olmalıydı. Profesör bu karakteristiğin ilim ve felsefe sahasında bilhassa sezgisel (intutif) olarak tarif edilebileceğine güvendiğini söyledi. Doğu dehasında sezginin akıldan daha ağır bastığından bahsetti. Batılı yahut Batının spekülatif düşünüşüne karşılık Türk dehasında sağduyu büyük bir yer tutmalıydı. Türklerde ilmi ve felsefi spekülasyonlara pek fazla rağbet edilmemesi mutlak kısırlıkla tefsir edilmemek gerektiğine askeri-siyasi başarıları delil getirilebilirdi!(6)
Bu paragrafta da yine Sayın Mengüşoğlu'nun görüşlerinin teyid edildiği açık bir şekilde görülmektedir. Evet; sosyal-birliklerin (hasseten Batı sosyal-birliklerinin) fertlerinin; hayat, insan ve tabiat karşısındaki görüş-tarzının (zihniyetinin) produktion'u olan hadaretini islam sosyal birliğinin fertlerinin hayat, insan ve tabiat görüş tarzına (zihniyetine) kabul ettirebilme imkanının tartışmalı olduğu Viyanalı Profesörlerce de konu edilmiştir(6). Sayın Mengüşoğlu sosyal-birliklerin fertlerinin hayat, insan ve tabiat karşısındaki tavrını, yani bunlara bakış açısının veya diğer bir deyimle görüş-tarzının ne olduğunun açıklamasını yaparken konuyu somut örneklere tahsis ederek, ferdin hayvan hakkındaki görüşü, insan hakkındaki görüşü, ayrı ayrı eşyalar ve mefhumlar hakkındaki görüşü olarak tasvir etmiştir. Problemi külli olarak vazıh bir şekilde ele almamıştır, sistemlerin görüş-tarzlarını vaaz etmemiştir. Batı medeniyetinin (kapitalizmin; liberalizm de bundandır), islamın ve sosyalizmin (ki, komünizm de bundandır) görüş-tarzlarını ele almamıştır. Ercümend ile bu yazının yazan arayış içine girdi; ve sistemler seviyesinde de görüş-tarzlarının ele alındığını ve açık bir şekilde tasvir edildiğini gördü(7)
"insanoğlu; insan, hayat, kainat ve bunların dünya hayatının öncesi ve sonrası ile olan münasebetleri hakkındaki fikirleriyle kalkınırlar."(7) "Nizamı, akidesinden neş'et eden akli akideye ideoloji denir. Akide ise; kainat, insan ve hayat ile bu dünya hayatının öncesi ve sonrası ile olan ilişkisi hakkında genel bir düşünüştür. Akideden çıkan nizam, insanlann çeşitli problemlerine çare bulmak ve bu çarelerin nasıl uygulanacağı, akidenin nasıl korunacağı ve ideolojinin nasıl yayılacağı hususularını kapsar. Buna göre, problemlere çare bulma akideyi koruma ve ideolojiyi yayma hususları, METOD'dur. Dolayısıyla ideoloji, METOD ve DÜŞÜNCEDEN oluşur." "Şu an dünyaya yüzümüzü çevirirsek yeryüzünde ancak üç ideoloji buluruz; Kapitalizm, Sosyalizm ve üçüncüsü İslam'dır. İlk iki ideoloji birkaç devlet tarafından yönetim rejimi olarak uygulanmaktadır; islamiyeti ise uygulayan bir Hilafet devleti yoktur."
"Kapitalizm dini hayattan ayırma esasına dayanır. Bu düşünüş, kapatalizmin akidesi, fikri liderlik ve fikri temelidir. Bu temele göre insan, nizamını kendisi kurar. insanın hürriyetlerini korumak şüphesiz gereklidir. Bu hürriyetler; inanç hürriyeti, fikir hürriyeti, mülkiyet hürriyeti ve şahsi hürriyettir. Mülkiyet hürriyetinden KAPİTALİST NİZAM doğmuştur. KAPİTALİZM bu ideolojinin en bariz olan kısmı ve akidesinden doğan neticelerinin en göze çarpanıdır. Bunun için, bu isim verilmiştir."
"Sosyalizm -ki komünizm de bu kategoridendir- kainat, insan ve hayatın yalnız madde olduğunu, maddenin; varlığın aslını meydana getirdiğini ve maddenin tekamülünden eşyanın meydana geldiğini, bu maddenin ötesinde hiçbir şey bulunmadığını, bu maddenin ezeli, yani varlığı vacib olup (varlığı zaruri ve kendiliğinden olan), hiç kimsenin yaratmadığı görüşünü ileri sürer. Eşyanın bir yaratıcı tarafından yaratıldığını inkar eder; yani, eşyanın ruhani yönünü inkar eder. Eşyanın ruhani yönünü itiraf etmeyi, hayat için tehlikeli sayar. DİNİ, MİLLETLERİ UYUŞTURAN VE ONLARI İLERLEMEDEN ALIKOYAN BİR AFYON KABUL EDER. Maddeden başka hiçbir şey yoktur; fikir bile maddenin dimağa yansımasıdır bu itibarla madde, her şeyin ve fikrin aslıdır. Maddenin tekamülünden de varlık meydana gelir. Bu sebeple, komünistler Allah'ı inkar ve maddenin başlangıçsız olduğunu iddia ediyorlar. Hayatın öncesi ve sonrasını da inkar edip, bunlarla ilgili hiç bir şeye inanmıyorlar."
"İslam: Hayat, insan ve kainatın ötesinde, bunları yaratan bir yaratıcının var olduğunu ortaya koyar ki O, Allah'tır. Bunun için İslamın temeli, Aziz ve Celil olan Allah'ın varlığına imandır. İslam akidesi, ruhani yönü tayin eder bu da, insan, hayat ve kainatın, bir yaratıcının yarattığı olduğudur. Kainatın bir yaratık olarak yaratıcı Allah ile münasebeti, onun ruhi yönüdür. Bu itibarla, ruh; insanın Allah ile münasebetini kavramaktan ibaret bulunmuştur.
Allah'a iman Hz. Muhammed'in Peygamberliğine ve Risaletine, Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna imanla beraber olmalıdır. Peygamberin bütün getirdiklerine iman da buraya dahildir. Bu sebeple islami inanç şu hükümleri ihtiva eder:
1. Hayatın başlangıcından evvel varlığına inanılması gereken bir varlık vardır ki O da ALLAH'tır.
2. Hayatın bitiminde, inanılması gereken, bir olay vardır ki KIYAMET GÜNÜ'dür.
3. İnsan, dünya hayatında, bir takım ilahi emir ve yasaklarla kayıtlıdır. Bu emir ve yasaklar, hayat ile hayat öncesi arasındaki münasebeti oluşturur. insan kıyamet günü hesaba çekilecek, bu emir ve yasaklara uyup uymadığı sorulacaktır. Bu da, hayat ile hayat sonrası arasındaki münasebeti meydana getirir."(7)
Yukarıda anlatılan kapitalizm ve komünizm'in; insan, hayat ve kainat hakkındaki görüştarzları temelde ayrı olmakla beraber hadaret yani hayat hakkındaki mefhumlarının, insanlar tarafından konulmuş kıymet hükümleri olduğunda birleşirler Komünizm, her ne kadar hadaret ve bunun içeriğini teşkil eden, kıymet hükümlerinin, maddenin beyine yansıması dese de, insan faaliyetlerinin neticesinde meydana çıkan, insan beyninin produktion'larıdır. islamın ise, insan, hayat ve kainat hakkındaki görüştarzı temelde kapitalizm ve komünizmden ayrı olduğu gibi hadaret, yani hayat hakkındaki mefhumlarının insan beyninin production'ları değildir, bu bakımdan da ayrılık gösterir: Allah varlığın yaratıcısıdır Peygamberleri ve Resullerini dini tebliğ etmek için insanlara göndermiştir, insanları kıyamet gününde yaptıklarından hesaba çekecektir. Bunun için islam Akidesi; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, Ahiret gününe, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmaktır.
Nizamın akideden doğması da şöyledir: Kapitalim; dini hayattan ayırınca, bizzat hayat nizamını kendisi koymak lüzumunu hissetmiştir böylece nizamı, hayatın vakıasından alır, toplum fertlerden meydana gelmiştir, ferdi dikkate almak lazımdır, bu yönden ideolojisi ferdiyetçidir. Komünizme göre, nizam üretim araçlarından alınır, mesela derebeylik nizamında kazma üretim aracıdır ve derebeylik nizamını kazmadan almıştır, sosyal birlikler kapitalizm formunu alınca, üretim aracı makine olmuştur ve kapitalizm nizamını makinadan alır, şu halde komünizm nizamını maddi tekamülden almaktadır. Komünizme göre toplum şümullü bir bütünüdür, ve üretim araçlarında, tabiat ve insanlardan meydana gelmiştir. Bunlar, aynı şey olmaları itibariyle maddedir. İslama göre: Toplum insan, fikir ve duygular, ve nizamlardan meydana gelmiştir. Allah-u Teala, insana hayatta uygulaması için bir nizam koymuştur; Muhammed (Allahın Selamı üzerine olsun)'i bu nizamla göndermiştir ve insanlara tebliğ etmiştir. Müslümanların bu nizama göre yürümeleri gerekir, sorunlarını araştırıp, bunların çözümlerini Kitap ve Sünnet'ten çıkarmalıdır. Yani, dinini asıllarını (Akideyi) bildiren kaynaklardan çıkarmalıdır.
Hayatı bu şekilde tasvir eden islami görüş tarzının cazibesine kapıldı Ercümend ve "Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını örten" (Bakara: 85)'lerden olmamaya çalıştı; "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allaha inanırsınız" (Ali imran: 110) ve "O Peygambere inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur'a (Kur'an'a) uyanlar var ya" (A'raf:
157) zümresinin içerisine dahil olmaya çalıştı. Ziya Gökalp'i islamla telif etmeğe çalışanların; Kapitalizmi islamla telif edenlerin diğer bir deyimle Kapitalizmin islam'dan olduğunu söyleyenlerin potasında erimekten vazgeçti, o gruptan aynldı.
Allah rızası yolunda çalışırken birçok badirelerden geçti. Öğrenmeğe merakı, aklı ve cesaretiyle temayüz etti, basın ve medyaya kendisini kabul ettiren bir karizmaya sahip oldu. 2-9 Haziran tarihli Yörünge Dergisinin Serpil Çelik imzasıyla yayınlanmış; Şeriat Partisi kurulmak üzere başlıklı yazıda 'Şeriat Partisi kuracağım' Türkiye'de radikal İslami çizginin en önde gelen isimlerinden İktibas Dergisinin sahibi Ercümend Özkan bu sözleri söyleyince yeniden güçlü bir çıkışla gündeme girdi" demekte ve yazısına devamla; "Ercümend Özkan, parti konusundaki daha önceki yıllara dayalı tecrübelerinin bulunduğunu vurguladı." "Geçmişte 1960-67 yılları arasında Hizbüt Tahrir İslami 'İslam Kurtuluş Partisi'nde fiili olarak çalıştım. Daha sonra bazı ihtilaflar yüzünden dokuz talakla bu partiden boşanarak başka parti çalışmalarına devam ettim. O tarihten bu tarihe bir İslami partinin mensubuyum". Yukarıdaki cümleleri ile kendi çizgisini kaba hatlarıyla tanımlayan Özkan, asıl merak edilen konu hakkında da şunları söyledi: "Hiçbir hareketin örgütlenmeden başarıya ulaşabileceğine inanmıyorum. Benim böyle bir parti kurmama vesile olan düşüncemin kaynağı ise son zamanlarda Türkiye'de görünen bazı değişikliklerdir. Yakın bir zamanda basın toplantısı düzenleyerek partimizin yapısı, tüzüğü ve amaçları hakkında açıklamalarda bulunacağım. Rejimi işletmeğe değil, bütünü ile değiştirmeğe talibiz. Meydanlarda miting yapma hakkını kullanarak, "Bir toplum kendini değiştirmedikce Allah onların durumunu değiştirmez' ayetini hatırlatacağız". Eğer kapatılmazsa, demokrasiyi benimsemiyen bir partinin nasıl olduğunu göstermek istiyorum. Kabul edilme varsayımı gerçekleşirse bile seçime katılmayacağız(8)" ifadeleri de aynı yazıda geçmektedir.
Cumhuriyet Gazetesinde Sertuğ ÇİÇEK'in "İslami Parti olarak demokrasi, sosyalizm ve insan haklarına ilişkin tanımlarınız nedir?" sorusuna verdiği cevapta "Bizler İslami Partiler olarak demokrasiyi, onların teorisyenleri gibi anlıyor ve tanıyoruz. insanları hevaları (istekleri, arzuları)na uymaya yönlendiren bir siyasi rejim olduğu için de açıkça Kur'an ile çelişki halinde görüyoruz... iflas etmiş olmasına rağmen sosyalizmi, kapitalizmin acımasız bir şekilde uygulamasına karşı doğan bir tepki olarak değerlendiriyoruz. Temel kabul ettiği diyalektiğini ve bunun üzerine kurduğu kavramlarını eşyanın tabiatına ve insanın fıtratına aykırı görüyoruz... insan hakları kavramına gelince, bu kavramı dünyaya tanıtan demokrasinin kuramcılarının da dediği gibi, insanların dünyaya gelirken beraberinde getirdiği varsayılan hürriyetlerin toplamının kullanılması olarak değerlendiriyor ve esastan reddediyoruz."(9) demektedir. Sayın Süleyman ARSLANTAŞ ve Osman YURT ile yaptığı bir söyleşide, Süleyman ARSLANTAŞ'ın; 1967 yılında içinde olduğunuz ve illegal olan bu yüzden de hüküm giydiğiniz İslam Partisi ile 1991 yılında ortaya koymak istediğiniz İslam Partisi arasındaki nitelik ve nicelik açısından ne gibi fark vardır bize aktarır mısınız sorusuna: "Bu, cevabının özetlenmesi zor bir soru" diyerek sözüne devamla "İslami nitelikli doğruları ilk öğrendiğim kaynağın Hizbüt Tahrir olduğuna şehadet ederim. Bunu hiçbir zaman onlardan ayrılmış olmama rağmen, kızmış, beğenmemiş hatta tenkid etmiş, hatta onlardan öğrenmeme rağmen öğrendiklerim karşısında YENİ GÖRÜŞLER GELİŞTİRMİŞ ve onların bazı konulardaki görüşlerini basit, basiretsiz ve isabetsiz bulmama rağmen, onlardan öğrendiğim bazı doğruları, belki ilk ivmemi onlardan aldığımı, teslim etmeyi meziyet kabul ederim." Onlar yani Hizbut-Tahirden çok şey öğrenmeme rağmen, onlardan öğrendiğimle kalmadım", "Sonradan onlardan işittiklerimi tıpkı arının çiçekte olanı tümüyle almadığı, kendine lazım olanı alıp kalktığı gibi onların görüşlerinden bana yarayanı alıp, meselenin bana göre mutabık görünenlerini alıp, onları bünyemde toplayıp KAFAMDA BİR KARIŞIM OLUŞTURMUŞ, O İSTİKAMETTE HAREKET ETMİŞTİM." Ve sözüne devamla, "HİZBÜT-TAHRİR gerek çalışma yöntemi, itibariyle gerekse bazı görüşleri itibariyle BENİMLE TEMELDEN ÇATIŞMA HALİNDE İDİ." Örneğin, İslam Devleti vaktiyle Allah'ın Resulu(as) zamanında yani ilk defa nasıl ana dili Arapça olan bir ülkede kurulmuşsa, yani Arabistan'da, bugünde yeniden ilk defa kuruluşu aynen ana dili Arapça olan bir ülkede olacaktır. Hiçbir zaman ben, bu görüşü Peygamberin günündekine parallelik kurulmasına çalışmasına rağmen, doyurucu bulmadım. Doyurucu değil yani dişimin kovuğuna bile yetmedi bu." Cevabını veriyordu(10)
İkinci çatışma halinde olduğu nokta: "O yıllarda, Türkiye'de Türkiye sınırlan dışında bir örgüte girmek o örgütten olmak KÖKÜ DIŞARIDA OLMAK İDİ ve günahların her nedense halk bazında en büyüğü idi. "Ve sözüne devamla, "Ben bu konuda onlarla (Hizbüt Tahrir'le) şiddetle çarpışıyor ve çatışıyor idim. Diyordum ki gelin siz aradan çıkın biz Müslüman değil miyiz? Bize güvenmiyor musunuz? Evet. O zaman problem ne? Görünmeyin. Bir kalabalığa bir yere ben sizinle gittiğim zaman "Sen çok iyisin, alasın, seni biliyoruz cam gibi şeffafsın ama bunlar kim bilir ne? Bunların kökü dışarıda deniyor ve bütün anlattığım, o mükemmel şeylerin hepsi güme gidiyordu. Güme götürmeyin. Şu anda bu insanların yaşadığı deniz buzlu bir alan, bu buzu biz buzkıranla kıralım. Türkiye'li buzkıranla kıralım. Senin vapurun buzsuz denizde işler. Anlatamadık. Anlatamadığımız için hiç işlemedi. DÖN BABA DÖN AYNI YERE GETİRDİ BİZİ." Ve sözüne devamla: "Kısaca biraz gülelim diye söylüyorum dokuz talakla birbirimizden boşandık velhasıl(11) Rahmetli şaka ve latifeyi çok severdi. 4.8.1967 tarihinden bir ay sonra Hizbut Tahrirle bütün ilişkilerini kopardı ve bunu kendilerine tebliğ etti.
Diğer bir anlaşmazlık da şer'i delillerin ikincisi olan SÜNNET üzerinde idi. Şer'i delillerden bahsedilirken sünnet diye, efendimiz Resul'ün sözüne, fiiline ve takririne (sükutuna) denir. Sünnet'in şer'i delil olması yani araştırılan şer'i hükme hüccet olarak kabul edilmesi zanni değil kat'idir. Bu konuda bilgi almak isteyenler Şatıbi'nin Türkçeye çevrilmiş El-Muvafakat isimli(ll) eserine bakabilirier. En-Nebhani'de(12) Müctehid Şatıbi'ye bu konuda atıfta bulunarak ve Kur'an'ı Kerimden ayetler getirerek: "Fıkhın tüm esasları kat'idir. Buna binaen, şer'i delilin hüccet olarak itibar edilebilmesi için, onun hüccet olmasına kat'i delilin kaim olması gerekir; ona kat'i delil kaim olmadıkça, şeri delil olarak itibar edilmez. Kendinin hüccet oluşuna kat'i delilin kaim olduğu deliller dört delildir. Bunlar: Kitap, Sünnet, Sahabelerin icmaı ve şer'i bir nassın kendisine delalet ettiği bir illetinin olduğu Kıyastır." diye hüküm beyan etmektedir. Merhum Ercümend Özkan bu görüşe itiraz etmemekte hatta kabule şayan bulmaktadır(13) Ancak, Şatıbi, "sübut bakımından mütevatir sünnet, delalet bakımından Kur'an nasslarından geri değildir", beyanında bulunmaktadır(14) Ve haberi (sünneti, özel bir vahy (vahy-i gayr-ı metluv)(15) telakki etmektedir. Hakeza, el-Cami'u's-Sahih'in, Merhum Mehmet SOFUOĞLUtarafından yapılan tam tercümesinin Giriş Kısmında el-Cami'u's-Sahih'in tam Tercümesini gerekli kılan sebebler bölümünün içinde; "Kur'an'ı Kerim hiç şüphesiz okunmuş ve ebediyen okunacak vahydir; "Vahyu Metluv" dur. Hadis de onun tefsiri, beyanı ve tatbikatı olan "Vahyu Gayrı Metluv" dur(16) ibaresi geçmektedir.
"Resul'ün sözü fiili ve takriri sünnettir; bunların hepsi vahy ile alakalıdır. Zira Allah-u Teala buyurmuştur ki:
"O, hevadan konuşmaz. O, yalnızca vahyolunmakta olan bir vahy'dır" (Necm: 3-4) ve; "De ki: Ben sizi yalnızca vahy ile uyarıp korkutmaktayım." (Enbiya: 45) delillerini getirerek Kur'an'a göre Sünnet'in yerini En-Nebhani(17) belirlerken: "Sünnet, Efendimiz Muhammed Aleyhisselam'ın nübüvveti ve risaletine kat'i delilden dolayı ve Resul (s)'un hevadan konuşmayıp, ancak kendisine vahyolunduğuna ve kendisiyle korkuttuğu şeyin Allah-u Teala'dan vahy olduğuna kat'i olarak delalet eden sübutu kat'i delilden dolayı şer'i bir delillidir. Böylece sünnet Allah-u Teala'dan vahiydir. Fakat, sünnet vahiydir derken, kastolunan onun manasıdır, yoksa lafızları değil. Nitekim Allah-u Teala Resul (s)'e sünnetle vahyetti. Resul (s) ise kendi sözü ya da fiili ya da takriri yani sükutu ile bu vahyi ifade etti. Sünnet Kitap (Kur'an) gibi delildir. Delil olma bakımından ikisinin arasında herhangi bir fark yoktur. Sünnetin delil oluşu Kur'an hakkında kaim olduğu gibi, sünnet hakkında da kat'i delilin kaim olmasındandır. Sadece Kur'an'la yetinmek İslamdan dışarı çıkanların görüşüdür. Zira, Allah-u Teala buyurdu ki: "Resul size ne verdiyse onu alın, sizi neden sakındırdıysa onu terkedin" (Haşr: 7) ve "Kim Resul'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur" (Nisa: 80). Ve; "Peygamberin emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir fitnenin isabet etmesinden ya da onlara acıklı bir azabın çarpmasından sakınsınlar." (Nur: 63), "Allah ve Resul'ü bir işe hükmettiğinde mümin erkek ve kadın için muhayyerlik (istedikleri gibi yapma) yoktur." (Ahzam: 36). Ve; "Hayır, Rabbına andolsun ki, onlar aralarında çıkan ihtilafta seni hakem kılmazlar ve senin verdiğin hükme nefislerinde herhangi bir sıkıntı olmaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmazlarsa iman etmiş olmazlar." (Nisa: 65). "Eğer birşey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve Resul'e arzediniz." (Nisa: 59) "Resule arzetmek", onun vefaatından sonra, onun sünnetine arzetmektir. "Allah'a itaat edin, Resule itaat edin." (Nur: 54). "De ki; Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah sizi sevsin." (Ali-İmran: 31) işte bu sübütu ve delaleti kat'i olan nasslar, gayet açık bir şekilde, Kitab'ı (delil olarak) almak gibi süneti de almanın vacib oluşuna ve sünnet'i (delil olarak) inkar edenin, kesinlikle kafir oluşuna delalet etmektedirler. Böylece (delil olmaları bakımından) aralarından herhangi bir fark gözetmeksizin sünnet'i Kur'an gibi (delil olarak) almak vacib olmaktadır. "Bizim yanımızda Allah'ın Kitab'ı var. Biz onu alırız (onunla yetiniriz)" Demek caiz değildir. Çünkü bu sözden, sünnet'i terketme anlaşılabilir, Bilakis, sünnet'in Kur'an'la birleştirilmesi gerekir. Nitekim Resul (s) bir hadisinde buna dikkati çekmiştir. Nebi (s)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Koltuğuna dayanıp benden haber veren sizden biri şöyle diyecektir: "Bizimle sizin aranızda Allah'ın Kitab'ı vardır. Onda helaldan ne bulduysak onu helal kabul ederiz. Haramdan ne bulduysak onu haram kabul ederiz. Dikkat edin! Allah Resul'ünün haram kıldığı şeyler de Allah'ın haram kıldığı şeyler gibidir." Başka bir hadiste de şöyle rivayet etmiştir:" Sizden biriniz şöyle diyecek:
İşte bu, Allah'ın Kitabıdır. Ondan neyi helal olarak görürsek onu helal kılarız; neyi haram olarak görürsek onu haram kılarız. Dikkat edin! Kime benden bir hadis ulaşır da o, onu yalanlarsa, o kişi Allah'ı, Resul'ünü ve hadisi söyleyeni yalanlamış olur." demektedir. Böylece En-Nebhani mana olarak sünnet'in vahy olduğunu teyid ve ictihad etmektedir(17).
Özkan ise, "Bu cümleden olarak Kur'an'ı anlamamızda size kolaylık getireceğine inandığımız bazı deyimleri (kavramları) de kısaca açıklamak istiyoruz.
Bunlardan ilki Kur'an'dır. Kur'an, Allah'ın elçisine gönderdiği vahiylerden oluşmuş ve bu vahiylerden hiçbirini dışarıda bırakmamış bir Kitabın adıdır. Ki bu geleneksel olarak kullanılan Vahy-i Gayr-i Metluv'un bulunmadığını gösterir. Zaten böylesi bir vahiy olsa idi. Allah bu vahiyleri de korumasına alır ve kimsenin üzerinde tartışılmasına imkan bırakmazdı.
İkinci önemli kavram hadis kavramıdır. Bunu geleneksel olarak yapılan tanımı bir kenara bırakarak biz şöyle tanımlıyoruz: Hadis Peygamberin sözleri değil, peygamberin söylediği söylenen sözler'dir. Bu tanıma dikkat edin ve hadis külliyatını bu tanım ışığında okuyunuz."(18) "Peygamberin Kur'an dışındaki sözleri de vahiy olsa idi bu takdirde onların da korunmasını üzerine alır ve peygamber de kesinlikle kendisine vahyedilen ve Kur'an olarak anılan sözlerinin dışındaki sözlerini titizlikle kaydettirirdi. Peygamberimiz, bilakis hayatında yazılmasını istemediği kendi sözlerinin yazılmasından bu sebeble kaçınmış ve çevresindekileri de kaçındırmıştır. Nitekim O vefat ettikten takriben bir asır sonra tedvin edilmesine yol bulmasının nedeni, artık insanların Peygamberin sözleriyle Kur'an'ı karıştırması ihtimalinin kalmaması olmuştur(19)
"Müslüman, itikad çemberine giren hususlardaki inancının kesin olması gerektiğini bilendir. Zanna yer verilmemesi icab ettiğine, ayetlerin değindiği üzere inanandır. Kur'an doğruluğunu kesinlikle belirttiği şeylerin zanna tahammülü olmadığını açıklamaktadır.
Amellere (davranışlara) tealluk eden hususlarda ise zann-ı galib ile hareket edilebileceğine yine Kur'an işaret etmektedir."(20)
Merhum Ercümend Özkan'ın fikri gelişmesinin seyrini belirtmeğe çalıştım: Türk Ocağında, içerisinde eritilmek üzere bulunduğumuz Ziya Gökalp potası hakkında kısa bir bilgi verdim. Nikolai Hartmann'ın Ontolojisini bizlere taşıyıp tanıtan sayın bir düşünürümüzün; insan başarılarıyla görüş tarzları arasındaki münasebeti bıçak gibi kesip attığı için Ziya Gökalp'in amacını gerçekleştirmede başarıya ulaşamadığı ve bunun imkan dışı olduğunu belirttiğini; Ziya Gökalp'in takipçisi ve talebesi olan Necati Akder'in Viyana'da felsefi bir toplantıda sayın düşünürümüzü teyid eden bir durumla karşılaştığından bahsettim. Ancak, Sayın Mengüşoğlu'nun ideolojik sistemlerin insan, hayat ve dünya hakkında görüş tarzlarını vazıh olarak açıklayamadığı ve Takıyyüdin En- Nebhani'nin ideolojik sistemlerin görüştarzlarına ontolojik bir açıklık kazandırdığını, bu açıklıktan, ideoloji ve hayat tarzı olarak İslamiyetin geliştirdiğini kendi ifadelerinden alıntılar yaparak ortaya koydum. Ve, fukahanın düşünceleri ile merhum Ercümend Özkan'ın düşüncelerinin birleştikleri ve ayrıldıkları noktalara açıklık kazandırmaya çalıştım.
DİPNOTLAR
(1) Akder, Necati. (1970). İdeal Burhanı ve Üniversite Anarşisi. Türk Kültürü, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü. Sayı: 93, S: 589-615; Sayı: 94,1 S: 672-711 (Akder Hocamız Türk Ocağında, bize verdiği dersleri, bilahare bu dergide neşretmiştir.)
(2) Ziya Gökalp, İslam Terbiyesinin Mahiyeti. Islahat Mecmuası, Birinci cilt, Sayı: 1, 1330, S. 14-1. Bazı ufak değişiklikler TERBİYE-TÜRKLEŞMEK, İSLAMLAŞMAK, MUASIRLAŞMAK İstanbul, 1918, Evkaf-ı İslamiye Matbuası, Naşiri: Yeni Mecmua adlı kitaba da alınmıştır. (Ziya Gökalp, Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri I. Editör: Rıza KARDAŞ, Başbakanlık Kültür Müşteşarlığı 1000 Temel Eser Yayınları, Birinci Baskı, Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi-İstanbul 1973 Sahife: 105,'te yukarıdaki referanslar zikredilmektedir.
(3) Mengüşoğlu, Takiyettin. 1958. Felsefeye Giriş-İstanbul Üniversitesi| Edebiyat Fakültesi Yayımları No. 773. İstanbul Matbaası. S: 181
(4) İbid. S: 158
(5) İbid. S: 183dipnot.
(6) Akder, Necati, İdeal Buhranı ve Üniversite Anarşisi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü. Sayı: 93, S: 591-592
(7) En-Nebhani, Takiyyüddin. (1953) İslam Nizamı. Beyrut.
(8) 2-9 Haziran (1991) YÖRÜNGE Dergisi.
(9) 8.8.1991 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.
(10) 1-15 Haziran 1991 tarihli Yeryüzü Dergisi.
(11) Ebu İshak İbrahim b.Musa b.Muhammed (ŞATIBİ). El-Muvafakat İslami ilimler Metodolojisi. Cilt 1. Tercüme eden: Dr. Mehmet ERDOĞAN. İz Yayıncılık: 13. (1990) İstanbul S: 23
(12) En-Nebhani, Takiyyüddün. El-Şahsiyetü El-İslamiye Usulü Fıkıh. Darül-Ümmet Cilt: 3 (1953) Beyrut.
(13) Özkan, Ercümend İtikatta ve Amelde Usuli Hükümler, İktibas (süreli yayınlar tarama dergisi). Basın haber ajansı yayın organı. Ocak 1982 Sayı: 25, S: 5.
(14) Ebu İshak Eş-Şatibi, El-Muvafakat fi Usuli'ş Şeri'a (El-Muvafakat İslami ilimler Metodolojisi Tercüme eden: Mehmet Erdoğan. 4. Cilt. İz Yayıncılık. İstanbul S: 7 (1993).
(15) İbid. 3. Cilt. S: 292.
(16) Ebu Abdillah Muhammed ibn İsmail El-BUHARİ. El-Cami'u's-Sahih (Tercüme eden Mehmet SOFUOĞLU. 1. Cilt Ötüken Neşriyat A.Ş. Divanyolu-İstanbul S: 26 (1987).
(17) En-Nebhani, Takiyyüddin. El-Şahsiyetü. El-İslamiye Usulü Fakıh. Darul-Ümmet (Ümmet Yayınları) Beyrut, Cilt:3, S: 66-68, (1953).
(18) Özkan, Ercümend, İnanmak ve Yaşamak, 1. İkinci Baskı, Anlam Yayınları (1995) S: 19.
(19) İbid. S:49.
(20) İbid. S:127.
|