Ercümend Özkan Sitesi - İlay-ı Kelimetullah uğruna istikrarlı ve tavizsiz bir mücadele

Dinamit Programları

Dinamit Programi Kanal DDinamit Programi Kanal 6
Buradasınız:Ana Sayfa arrow Ercümend Özkan Özel Sayı arrow Görüşler arrow Ercüment ÖZKAN
  • Decrease font size
  • Default font size
  • Increase font size
  • default color
  • green color
  • blue color
Ercüment ÖZKAN PDF Yazdır E-posta
Yazar Mehmet Çoban   

En çok sevdiği ve razı ederek gitmeyi arzu ettiği Rabb'inin yanına döndüğünü sevinerek duyduğum abim ve dostum olan Encümend Özkan'ın aramızdan ayrılması bizim için büyük bir talibsizlikti. Sünnetullah gereği; her kulun varacağı makam olan ahirete kavuşması, oraya kavuşamayan bizler için talibsizlik iken, kavuşanlar için büyük bir mutluluk olmalıydı. Hele bütün hayatını Rabb'ini razı etmek için harcayan Ercümend Özkan gibi kulların, ki: Rabbimiz katında şehadetimiz bu yönde olacaktır, mutlulukların en büyüğü olmalıydı. Belki de O, kavuşma noktasında hüzünlüydü, çünkü; Rabb'ini razı etme yolunda daha çok eksiklikleri olduğuna inanıyor ve daha çok işler yapması gerektiğini söyleyip durduğu gibi, hedeflerini daima ideal bir uzaklıkta tutuyordu. Ama kavuşma noktasını koyacak olan bizler değiliz, buna da bütün kalbimizle inanıyorduk.

Gelecek nesillere: Allah'a kendini razı ettirme yolunda mücadele veren bır insanı tanıtmak, O'ndan örnekler sergilemek için, bir eser bırakmayı düşünen birinci derecedeki yakınlarının arzusuna icap ederek, dava arkadaşı oImaya çabaladığımız Ercümend Özkan'ı tanıyabildiğimiz kadar anlatmak için çalışacağımız bu satırlarda ne çok sıkıntılı olduğumu anlatmam mümkün değildir. Sıkıntılıyım çünkü; O'nunla bir çok zamanı ve hareketi paylaşan biri olarak, yeterli anlatamamaktan korkmaktayım. Zira; bazı insanlar vardır ki, nadir olarak dünyada yaşarlar ve yaşadıkları dünyayı inançları doğrultusunda değiştirmeye çalışırken, insanlar önüne koydukİarı performansla onları şaşırtırlar. Ercümend Özkan da yaşadığımız zamanda bunlardan biriydi. Bu tür insanların, hayat anlayışları, cesaretleri, akılları, bilgileri, dünyaya verdikleri değerler, çalışma tempoları, daima diğer insanlara ters gelip. akılsızca niteledikleri şeyler olur. Çünkü; yaşanılan hayatın düzenine uymak. yaşanılan zamanın geleneklerine (atalar dinine) uymak hem kolay ve hem de tehlikesiz bir iştir. Ama; hayatın düzenini ve yaşanılan zamanın geleneklerini (atalar dinini) inandığı ilkeler doğrultusunda değiştirmek, çok tehlikeli, zor bir iştir. Bunu da: çoklarınca normal sayılmayan, aklı biraz kıt olanlar başarmaya çalışır.

TANIŞTIĞIM GÜNLER

İçinde yaşadığımız toplumda, Cumhuriyet devrinin başlamasıyla devlet yöneticileri, toplumun dininden soyutlanmış ve tamamen kendini batılılaşmaya endekslemiş politikalar uyguluyorlardı. Toplumun dindar kesimleri ise, kendilerini savunma çalışmaları içinde dindarlık yapıyorlardı. Gizli Kur'an öğrenme korkuları çocukluk devrimizin utanç verici anılarıydı müslüman bir ülke sayılan bizler için. Devlet dairelerinde çalışan memurlarımız ve hizmetlilerimiz, oruçlarını ve namazlarını dahi gizleyerek tutmak ve kılmak zorunda bırakılmışlardı. Gerçi belki de kanuni olarak bir şey denmiyordu. Namaz ve oruç özel ibadete giriyordu ama, batılılaşmaktan yana olanlar, çağdaşlık namına bunlara bile tahammül edemiyor, namazını kılan, orucunu tutanları güya devleti gerileten düşüncenin temsilcileri olarak damgalıyorlardı o zamanlar. Bu nedenle; kıldığı namaz ve tuttuğu oruç için olmasa bile, onları suçlamak için her türlü başka bahaneler bulabiliyorlardı. İşte genelde böyle bir atmosferi yaşayan babaların çocukları olarak, namazına, orucuna ve İslami geleneklerine sahip çıkmak için mücadele veren ve dindarlık yapan neslin devamıydık. Mücadelemiz dindarlık duygularımızın savunma hareketiydi. Bu nedenle; kısır kaynaklardan İslami kültürümüzü geliştirirken, batıdan yana olanların yanında üstün gelmek ve onları kendi kültürleriyle vurabilmek için, kendimizi alabildiğine okumaya vermiştik. Böyle bir olgu içinde süren gelişmeler, dindarları siyasi olguya kadar ulaştırdı. Otomatikman bizler de siyasi olgu içinde duygularımızı ve isteklerimizi söyleme yolunda hareket ediyorduk. 1960 ve 1970'li yıllarımız bu şekilde geçerken. komşumuz İran'da İslam Devrimi (İnkilabi İslam) gerçekleşti. Başta dinine sahip çıkan biz genç nesilleri etkileyen bu devrim, bizler gibi, diğer tüm insanları etkiledi. Dindarların dışında, kimi hayranlıkla, kimi felsefeleri altüst olmuş bir şekilde, kimi de korkuyla izledi İran'daki devrimi. Dindarlarda da aynı görünümler vardı. Dindarların da kimi hayranlıkla, kimi adapte olarak, kimi de kıskançlıkla izledi. Hatta bazılarmın kıskançlıkları o kadar ileri gitti ki; "Biz daha iyisini yapacağız göreceksiniz" dediler.

Devrimin benim gibi, bir çok dindar insandaki yansıması, geleneksel İslam inancını ve kültürünü sorgulama şeklindeydi. Çünkü; İran'daki devrim bizlerin geleneksel inancımıza ve kültürüne ters gelen unsurlar taşıyordu. Onlar; süper güç diye bir şey kabul etmiyor ve dünyada zaferi de, yenilgiyi de zafer olarak kabul ediyorlardı. Elleriyle, kanlarıyla, şahın modern silahlarına karşı çıkıyorlardı. Bizlerin kafasında ve duygularında ise, her ne kadar dillerimizle tersini söylesek de, süper güçler tantanası olumsuzluklarını sürdürüyordu. Derken, Afganistan'da hareket başladı. Adeta bütün dünyayı, dünyanın tüm dengelerini ve kabullerini etkileyen, altüst eden İslami hareketler başlamıştı. Tabii ki içinde yaşadığımız toplum da bundan nasibini aldı ve dünyadaki İslami hareketlerin geleceğinden korkan ve statükolarını korumak isteyenler 12 Eylül'ü gerçekleştirdi.

Benim kanaatime göre Türkiye'de gerçekleşen 12 Eylül hareketi, Türkiye'de yaşayan ve dinlerine göre hayat bulmaya çalışan dindar insanlar için dönüm noktasıydı. Çünkü; bütün bu gelişmeler, sorgulanmayı gerektiren bir çok konuyu da gündeme getirdi. 1981-1982-1983 yılları Türkiye'de müslümanların kendilerini ve inandıkları lslam'ı en hızlı bir şekilde sorguladıkları yıllardı. Kendi açımdan 1979 yılında başlamış sorgulamalarımın en doruk noktasını yaşıyordum 1980'li yıllarda.

İKTİBAS

Görünümü basit, ilk bakıldığında oradan buradan alınma yazılardan oluşmuş, zahmetsiz mihnetsiz hazırlanmış bir dergi pozisyonundaki İktibas'la karşılaştım. Okudukça; oradan buradan alınanların hiç de rastgele alınmadığını, belli bir metod ve amaçla itinalı olarak seçildiklerini gördüm. Dergi kısa zamanda bütün sıcaklığı ile sarıverdi benliğimi. Ama içimi saran bir duygu vardı. Kimdi bunu çıkaranlar. Ben ki; 1969 yılından beri İslami sahada okumadığını bırakmamış biri, tanışmadığı veya duymadığı biri kalmamış olarak, niçin bu dergiyi çıkaranları tanımıyordum. Bu duygumla, İktibas'ı ve sahibi Ercümend Özkan'ı soruşturmaya başladım. Isparta'ya ziyarete gelmiş olan 1970'li yıllardan arkadaşım Abdurrahman Dilipak, yayın hayatı ile yakından ilgiliydi. O'na sordum. Bana cevabı "MSP'li değil, parti tutmaz, ama samimi, mücadeleci bir müslümandır, iyidir, dürüsttür." olmuştu. Aldığım cevap olumluydu ve tanışmam gerektiğini belirtiyordu. O'ndan ayrıldıktan sonra büroma gittim ve yaklaşık 2 sahifeyi bulan ve içeriğinde, İktibas aboneliği talebi ve kafamdaki henüz cevabını bulmamış sorular olan mektubumu yazarak postaladım. Şaşırtıcı bir hızla, yanılmıyorsam iki gün sonra cevabınıaldım. Büyük bir şaşkınlıkla, mektubu hırsla açtım. Aman Allah'ım o da ne? Bütün sorularım cevaplanmıştı. Cevap mektubu; bilgi, sıcaklık ve samimiyet doluydu. Tanışma teklifi ediyordu. Kısa bir süre sonra, Ankara'ya giderek tanıştım. Böylece yeni bir dönem başlamıştı. Allah O'ndan razı olsun. Tanıştığım yıllarda benden 14 yaş böyük, bana göre tecrübesi çok fazla ve bilgi yüklüydü. Büyük bir açlıkla ve hırsla, O'ndaki her şeyi kapma duyguları içinde sabırla dinliyor, (sabırla diyorum çünkü bizim gibi geleneksel İslam yüklü olanlar için çok ters şeyler söylüyordu) sonra içimde sindirmeye çalışıyor, eve geldiğimde, her söylediğini kaynaklarla karşılaştırıyordum. Sonuçta; çok şey öğrendim, kafamdaki kara bulutlar dağıldı ve İslami yaşantım, hayatım yeni bir boyut kazandı. O'nunla temasım artık sürmeye devam etti.

PÜF NOKTASI!

Ercümend Özkan'la karşılaştığımda, genel kültür zaten yeteri kadar fazlaydı. Ancak bu kültür, alınmış ama yerine oturmamıştı. Ercümend Özkan'dan öğrendiğim şey, kültür edinmenin ve edinilmiş kültürün, sistemleştirilmesiydi. O'ndan okumanın yollarını, kültür edinme metodunu, edinilmiş bilgileri sistemleştirmeyi, akletme ve kavrama yollarını öğrendim. Düşünün ki; ev yapmak için her türlü malzemeyi alıyor ve bir yere ğıyorsunuz ama ev yapmayı bilmiyorsunuz. Bizim kültür edinme şeklimiz de böyleydi. Her şeyi okuyor ama, okuduklarımızla ev yapamıyorduk. Ercümend Özkan'dan, kafamızda ve yaşantımızda, İslam evini yapmayı öğrendik. Allah O'ndan razı olsun. O'nun sayesinde; Hz. Peygamber'i (S.A.S.), yakın arkadaşlarını ve Hz. AIi'yi, Hz. Ömer'i, Hz. Numan Bin Sabit'i (İmamı Azam) daha iyi tanıdık. Onlar gibi, edindikleri kültürü, hazmetmeyi. yorumlamayı ve kültürümüzle, kendimize İslam yolunu çizmeyi öğrendik. Onları ve daha nicelerini daha önce de tanıyor ve seviyorduk. Ama yeni öğrendiğimız kimlikleriyle, O'nlar yanımızda daha da büyüdü ve onlara, onların İslam yolunda ki mücadelelerine saygımız ve sevgimiz daha da arttı. Onlara karşı olan tarihsel sevgimiz, gerçek sevgiye dönüştü. Ama topluma çıkıp da, onlara tarihsel sevgi değil de onları tanıyarak, onları kavrayarak sevmemiz gerektiğini söylediklerimiz, hem Ercümend Özkan'ı hem bizleri hep yanlış anladılar. Çünkü; yanlış anlayanların kafalarındaki bilgi ve anlama kapasiteleri henüz tarihsel sevgi ile gerçek sevgiyi ayırabilecek seviyeye ulaşmamıştı. Ulaşmak için de herhangi bir çabaları yoktu gördüğümüz kadarı ile. Tarihsel sevgi ile geçmişe bağlı olanların kafalarında, İslam büyükleri ve kahramanları, daima ütopikti. Bir türlü gerçek, inanmış ve insani değerlerini Kur'an'la terbiye etmiş insan unsurunu kavrayamıyorladı. Sanki; bir sürü meziyetlerle süsleyerek ütopikleştirdikleri bu insanlar olmasaydı, İslam diye de bir şey olmayacaktı. İşin en ilginç yanı; nasıl Mekke'nin cahilleri, peygamberi üstün meziyetleri olmadığı için kabul etmeyerek reddediyorlarsa, tarihsel bağlılığı olanlar da, aynı mantıkla peygamberlerini ve O'nun arkadaşlarını gerçek dışı büyütmelerle büyüttükten sonra kabul ediyorlardı. Aksi halde Kur'an'ın anlatığı peygamberi ve mü'minleri, insanlara anlattığınız zaman, kafalarındaki peygamber ve sahabe imajları siliniyor ve bir türlü gerçek peygambere ve sahabe imajlarını kabul etmiyorlardı. Bu nedenle de, onların, inanmış insanların mücadele özelliklerini kavrayamıyorlar ve atıl hale geliyorlardı. Onlar sahabe, onlar üstün meziyetleri olan insanlar, onlar manevi destekliler. O'nun için onların yaptıklarını bizim gibi basit insanlar yapamaz anlayışı içine giriveriyorlar ve içinde yaşadıkları düzenle (dinle) anlaşma yoluna giriyorlardı.

İLK SINAV

Kur'an'ı yaşamak ve Kur'an'daki Müslüman olmak için çıktığımız yolda, yeni edindiğimiz çalışma, anlama, kavrama temposuyla, çok şey kazanmıştık. Ama, henüz ne denli inandıklarımıza karşı inançlı idik belli değildi. Toplumla mücadelemizde sürekli sınanıyorduk. Fakat bu sınama çoğu zaman hayatımızda yeterli şekilde etkili olmuyordu. Derken, 1983 yılının Ocak ayında ilk ciddi sınav başladı. Bir salı günü (yanılmıyorsam Ocak'ın 10'uydu) gece 11.30 civarında polisler eve geldi. Evimiz arandı ve tutuklandık. Böylece yeni bir hayata başladık. Emniyetteki ilk sorgulamamızda, hem biz şaşırıyorduk, hem de polisler şaşırıyordu. Biz şaşırıyorduk zira polisler hemen hemen her şeyi biliyorlardı. Onlar şaşırıyorlardı çünkü, onlar hemen hemen herşeyi biliyorlardı ama, biz, kişilik ve kimlik olarak onların bildikleri değildik. Bilgimiz, tavrımız ve kişiliğimizle, bir taraftan sevgi uyandırırken, diğer taraftan da onları kızdırıyorduk. Çünkü; onlar basma kalıp müslüman tipi arıyorlardı. Susacak, konuşmayacak, bildiklerıni, inandıklarını saklayacak, onlar da baskı yapıp söylettireceklerdi. Ama öyle olmadı tabii. Neye inandığımızı, nasıl inandığımızı, Kur'an'daki Müslüman olmanın ne demek olduğunu gözlerimiz kapalı, sert tehditler altında, yumuşak bir şekilde anlattığımızda neye uğradıklarını şaşırıyorlardı. Bilmeden suçladıkları şeyler de vardı. Güya Ercümend Özkan bizleri örgütlüyordu. Onun geçmişte içinde bulunduğu Hizbut-Tahrir örgütüne üye yapıyordu. Ama aslında böyle bir şey olmadığı gibi tam tersine Ercümend Özkan bizleri bu tür örgütlenmelere karşı uyarıyor, iyi bir müslüman olmanın gerektiğini ve bunun yollarını öğretiyordu. Bunları söyledikçe, polisler deli oluyordu. Onlara örgütlenmenin mantıksızlığını anlatıyorduk. Birşey diyemiyorlardı ama inanmıyorlardı da. Böyle 12 günü İsparta nezaretinde geçirdik ve sonuçta, önce askeri birliğin içindeki cezavine misafir olarak gittik, sonra sorgulanmak için mahkemeye çıkarıldık. Beraber nezarete alındığımız dört arkadaş salıverildi ve sadece ben İsparta Cezavi'ne tutuklanarak gönderildim.

BEŞİNCİ KOĞUŞ

O dönemlerde Isparta Cezaevi'nde beşinci koğuşunun diğer koğuşlar arasında özel bir yeri vardı. Zira beşinci koğuş namaz kılanların koğuşuydu. Bu nedenle; bütün namaz kılanlar oraya gönderiyorlardı. Tabii aralannda cezaevinin sıkışıklığından dolayı namaz kılmayanlarda vardı ama, çoğunluk namaz kılanlardandı.

Beşinci koğuştan içeri girdiğimde, beni mahkumlar karşıladı. "Allah kurtarsın" sesleri her taraftan yükseliyordu. Cezaevinin iç serbestliği içinde, herkes değişik tiplerde, dışarıda alışkın olmadığım stillerde giyiniyorlardı. Kimi pijamayla, kimi eşofmanla, kimi grand tuvalet, kimi tek tip elbiseli, kimi şöyle, kimi böyle... Hemen sorgulanmaya alındım. Bu mahkumların sorgulamasıydı. Suçun ne? Neden geldin? Falan filan. Şimdi kalkmış bulunan ve eskiden var olan 163 mahkumuyduk. Yani devleti yıkıp yerine İslam devleti kuracak dindarların suçu ve cezasını tarif eden 163. madde!... Bu devletin saplantısından başka bir şey değildi tabii.

Koğuşta namaz kılanlar çoğunluktaydı ve bunların çoğunluğunu da, ülkücüler teşekkül ettiriyordu. Koğuşta, namaz vakitlerinde ezan okunuyor, cemaatla namaz kılınıyordu. Ülkücülerle kısa zamanda kaynaştık. İlk yaptığım şey, Ercümend Özkan'a mektup yazmak oldu. Zira; İktibas'ın bayiliği vardı üzerimde, bense tutuklanmıştım. Durumu açıklayan kısa bir mektup yazdım. Aradan on gün falan geçmişti. Ercümend Özkan'dan ikindiye doğru bir mektup aldım. Ercümend Özkan geçmiş olsun dileklerini biIdiriyor ve yakında bizzat ziyaret edeceğini söylüyordu. Mektubu aldığım gün, yani aynı gün, iki saat sonra, bir ülkücü arkadaşla yatağına oturmuş sohbet ederken, gür bir ses "Selamünaleyküm" dedi. Aman Allah'ım bu ses, tanıdık bir sesti ve Ercümend Özkan'ın sesiydi. Şaşırıp kalmıştım. Daha iki saat önce mektubunu okumuştum. Mektubunda geleceğinden söz ediyordu ama, bu kadar kısa zamanda ve taa... cezaevinin içine; koğuşa da gelebilir miydi? Büyük bir şaşkınlık taşıyordum. Hızla dönüp baktım. Tam karşımda. Sarılıp kucaklaştık. Şaşkınlıktan ne diyeceğimi şaşırmıştım. O kadar şaşırmıştım ki; şaşkınlığım yüzüme, tavırlarıma aksetmiş. Ispartalı adi mahkumlardan bir arkadaş vardı. Hemen yanıma geldi. "Ne o hocam bir aksi durum mu var?" dedi. Yani o; kötü mana da algılamış, can düşmanım geldi diye. Öyle bir şey olursa hemen işe el koyacaklar. Cezaevlerinde bu tür şeyler oluyor. Bazen dışarda can düşmanı olacak kadar birbirine diş bileyenler oluyor ve onları aynı koğuşa koymuyorlar. "Yok" dedim, "Benim arkadaşım tutuklandığına şaşırdım."

Meğer; Ercümend Özkan benim mektubumu almış ve hemen kısa bir mektup yazıp bunu atın demiş ve arkasından polisler gelip O'nu tutuklamışlar. Böylece; mektup yolda geledursun, Ercümend Özkan da polis nezaretinde Isparta'ya gelmiş. İşin garibi, mektup Isparta'ya gelip, cezavinde kontrolden geçip, koğuşa gelesiye kadar, Ercümend Özkan da polis nezaretinde durmuş ve mektupla birlikte tutuklanarak cezaevine gelmiş, yani rastlantının bu kadarı! ...... Bu anı hayatımızın güzel bir anısı olarak hep hatıralarımızda yaşadı ve yaşayacaktır.

Ercümend Özkan'ın da gelmesiyle, beşinci koğuş heyacanlı günler yaşamaya başladı. İslam'a susamış ülkücü arkadaşlar ve İslam'ı merak eden diğer adi mahkumlar arasında, İslami sohbetlerle ilk mahkemeye çıkarıldığımız süre olan iki ay öyle hızlı geçti ki, sormayın. Günler nasıl geçti bilmiyoruz. Çünkü her anımız dolu dolu geçiyordu. Hemen İslam'ı öğrenmek isteyen mahkum arkadaşları gruplara böldük. Sabah ve öğleyin. Bir taraftan Ercümend Özkan, bir taraftan ben koğuşların ayrı köşelerinde İslami sohbetlerimizi sürdürdük. Üzüntü, gam, kasavat ne gezer. Her günümüz neşe, heyecan ve anlatacaklarımızı bitirememek korkusuyla geçti. İki ayımız, sanki iki gün gibi gelip geçmişti. 24 Mart 1983 günü mahkemeye çıktık.

Bu ilk mahkememizdi. Ağır cezada görülen davamıza başlamıştık. Benim yasak kitap davasından ayrıca sulh cezada da mahkemem vardı. O mahkemeden tutuksuz yargılanıyordum. Aşağıda beklerken, önce ben o mahkemeye girdim ve beraat ettim. Bu ilk sevinçti. Sonra hep birlikte; öğleye doğru ağır cezaya, esas mahkememiz için girdik. Dışarıdan tutuksuz yargılanan diğer arkadaşlarımız da gelmişti.

İlk mahkememizin dinleyicileri epeyce vardı. Ispartalı olarak bizi seven ve sevmeyenler dinlemeye gelmişlerdi. Ayrıca Ankara'dan gelen, dergi sahibi ve yazarı Ercümend Özkan'ı merak edenler de vardı. Ankara'dan ziyaretçilerimiz de, mahkememizin dinleyicileri arasındaydı. Normal kimlik sorgulamalarından sonra, iş esas sorgulamalara geldi.

Ercümend Özkan'a suçlama yöneltildi ve konuşması istendi. Allah O'ndan razı olsun, Ercümend Özkan konuşmaya bir başladı tam bir buçuk saat. Ağır ceza reisi, meraklı bir insandı, dinledikçe dinlemesi tuttu. Dindar bir hakimimiz vardı, uykusu geldi uyudu. Dindarları sevmeyen diğer hakim ise, sıkıntılı sıkıntılı dinledi. Zira hiç hoşlanmıyordu bizlerden. Ama ağır ceza reisinin; can kulağıyla, yeni şeyler duymanın heyecanını taşıyan tepkileriyle, dinledikçe dinleyesi geliyordu. Hiç susturmadı kestirmedi, tam tersine anlatacağın ne varsa anlat ikazları ile Ercümend Özkan'ın önününü açtı. Adeta tam bir konferansa dönüşmüştü, Ercümend Özkan'ın konuşması. Tarihsel İslami gelişmelerden başlayarak, Kur'an'daki müslümanı, Hz. Peygamber'in (S.A.S.) tarif edip, yaşadığı ve tanıttığı müslümanı ve günümüz müslümanını öyle güzel anlatıyordu ki; ağır ceza reisi ve dinleyiciler büyük bir hayranlıkla dinliyorlardı. Bizlerse zaten biliyorduk ama, içimizdeki duyguların ve bilgilerin bu şekilde ortaya konulmasından da büyük bir haz duyuyorduk Tüm çabamızın, iyi, dürüst, sağlam karakterli, sevilen, sayılan, güvenilen bir müslüman olmak olduğunu, bütün gayretlerimizin bu yönde olduğunu vurgulayan içerikle, konuşma sürdürülerek bitirildi. Konuşma bittikten sonra ağır ceza reisi aynı güzellikle tutanaklara geçirtti.

Bana konuşma sırası gelince, yaklaşık 45 dakika da ben konuştum. Zaten diyeceklerimizin bir çoğunu Ercümend Özkan demişti. Diğer arkadaşlar da, kısa kısa konuşmalar yaptı.

Karar aşamasında, delillerin toplanması ve şahitlerin dinlenmesi için mahkeme bir ay sonraya atıldı ve tutuksuz yargılanmamıza karar verildi. Böylece, Isparta'daki cezaevinde geçen günlerimiz bitmişti. Cezaevine dönüp, arkadaşlardan ayrılmak kadar bizi üzen hiç bir şey olmadı. Hem benim, hem Ercümend Özkan'ın anılarında Isparta Cezaevi'nin beşinci koğuşunun yeri her zaman ayrı bir yer olmuştur. Orada bizi misafir eden arkadaşlarımızı unutmak hiç de kolay değildi. Hala; sohbetlerimiz, neşemiz ve samimi duygularla geçen anlarımız, hayallerimizi süslemektedir. Ezan okuyan Bahri Köstekli'nin yanık sesi (sonradan İktibas'ta da çalıştı bu arkadaş) hala kulağımdadır.

Benim ilk sınavım, Ercümend Özkan'ın ise sınavlarından biri böylece bitmişti. Tatlı anılar, güzel günleri geride bırakarak.

İKTİBAS'A YAZILAR

Geçmişte, Yeni Devir, Milli Gazete gibi gazetelerde amatörce yazılar yazıyordum. Ercümend Özkan'ın ısrarı ile, İktibas'a da yazmaya başladım. Her sayıya yetiştiremiyordum ama, mümkün oldukça yazıyordum. Bir ara, medyamızda 163 aleyhtarı yazılar yazılmaya başlandı. Bu durum bile bile; din düşmanı kişi ve kurumların müslümanları suçlamak, gerekirse hadlerini bildirmek amacıyla uyguladıkları politikalardan kaynaklanmaktaydı. Devlet de bu politikalara zaman zaman alet oluyordu. Zira devleti yönetenler ve bazı kademeler, bu tür yayınlardan etkileniyor ve dindarların üzerine gidiyorlardı. Yani 163 aleyhtarı yayınlara veya şeriat geliyor, şeriatçiler geliyor, yaygaralanna karşılık, devlet kurbanlar arıyordu. İşte 1985 yılının Ağustos ve Eylül aylarında başlayan bu yaygara nedeni ile yine kurbanlar aranmaya başlanmıştı. 2.10.1985 günü, kurban olarak polisler beni tutuklayarak Ankara'ya götürdüler. Suç İktibas'ın 105'inci sayısında yazdığım "YOLUMUZDAKİ ESASLAR" başlıklı yazıydı. Bu yazımda; dini tarif ediyor ve dinin ilkelerini anlatıyordum. Aynı şekilde, derginin sahibi ve yazı işleri müdürü olan Ercümend Özkan da tutuklanmıştı. Ankara Emniyetinin siyasi şube nezaretinde buluştuk. Sorular soruşturmalar derken 13 gün sonra mahkemeye çıkarıldık. Aslında bize göre yazı da hiç bir suç unsuru görünmüyordu. Onu bırakın, yazıyı göndermeden, avukat arkadaşlarıma tetkik ettirdim ve hiç bir sakıncalı yanı bulunmamıştı. Diğer taraftan, İktibas'ta da, yazılarım basılmadan böyle bir incelemeden geçiriliyordu. Ama kanun, yasa ne gezer. Kurban gerekliydi. Ankara DGM'nce tutuklanarak, Ankara Ulucanlar Cezaevi'ne gönderildim. Yasa gereği yazı işleri müdürü olan Ercümend Özkan tutuksuz yargılanacaktı.

Devlet kurban noktasında öyle şartlanmıştı ki; arkadaşımız Yaşar Kaplan DGM'de yaygaradan önce beraat ettiği halde, yaygara sonucu beraat kararını Yargıtay bozdu ve beraat ettiren mahkeme Yaşar Kaplan'ı da cezaevine gönderdi. Gerçi biliyoıduk ama, yargının basından bu kadar etkilendiğine, bizzat kendi başımıza gelenlerle bir kez daha, hem de 6 yıl üç ay gibi ceza alarak ve çekerek anlamıştık. İşin garibi; biz cezayı tamamladıktan sonra, ceza aldığımız 163'üncü madde kaldırıldı ve anamızın ak sütü gibi, sabıkasız sayıldık. Bütün bunların adaletle bağdaşır yanı olduğunu düşünenler varsa, onların adelet anlayışma ne demeli! ... Davalarımızdan, ben hapis cezası aldım. Ercümend Özkan ise, önce hapis cezası aldı sonra, yazı işleri müdürü olduğu için paraya çevrildi. Böylece ben ikinci sınava başlamıştım. Benim ikinci sınavım, Ankara, Bursa ve İmralı cezaevlerini dolaşarak, 2.5 yılda tamamlandı.

YIL 1988

Cezaevinden çıktım. Aylardan Mayıs. Çıktıktan sonra, dışarıdaki değişimleri görmek istedim. Ispartalı arkadaşım Mustafa Antalyalı ile, şöyle uzunca bir halı satış turu düzenledik. Gezip, dolaşıp geri döndükten sonra, vardığım sonuç. Durum berbattı. O zamanların başbakanı Turgut Özal'ın uyguladığı liberalleşme ve ekonomik politikalar, tüm inananları altüst etmişti. Kimi fikri açıdan liberalleşmiş, kimi de enflasyonlar karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. Hayatın ekonomik bedeli sürekli artmış, hayatın artan bedeli karşısında inananlar, inançlarından tavizler vermeye başlamışlar, aktivitelerini kaybetmişlerdi. Hz. LİBERALİZM ve Hz. ENFLASYON! Müslümanlara yeni din (hayat yolu) öğretmeye başlamıştı. Bu hayat yolu, yani dini, SIKINTILARIN VE SIKIŞIKLIKLARIN İSLAMİLEŞTİRİLMESİ'ydi. Yani sıkıntılar ve sıkışıklıklar, İslami yorumlarla kolaylaştırılmaya ve inananlar, ağır enflasyon karşısında, nasıl faiz yenir, nasıl liberalizm ve ekonomik şartlarına göre yaşayabilir sorularına cevap bulmaya çalışıyorlardı. Tabii açık seçik bunu yaptığını kimse söylemiyordu. Ama; hayatta var olabilmenin dayanılmaz baskısı altında, her türlü yorum yapılmaya müsait hale getirilmişti. Kim ne derse desin, bana göre, TURGUT ÖZAL, Türkiye'deki İslami gelişmelerin önünü en iyi şekilde tıkamış ve kendine göre, Kur'an'dan kaynaklanan İslami anlayışları, liberalleştirme çabası vermiştir. Bunda da başarı kazanmıştır. Artık o gün ve bu gün, hayat bedelini ödemek için, can derdine düşmüş müslüman, İslam derdine düşmüş müslümandan daha çok hale gelmiştir.

EVREN'in 12 Eylül'ü Türkiye'deki İslami gelişmeleri ne kadar netleştirmişse, ÖZAL'ın politikaları da o kadar bulandırmıştır. Zira 12 Eylül, müslümanların kendilerini sorgulama dönemini açmış ve müslümanlar kendilerini sorgulayarak netleşmenin adımlarını atmışlardır. Özal dönemi ise, liberalleşme ve ekonomik politikalar ile ortalığı altüst etmiştir. Ortalık altüst olunca, müslümanlar da yaşam mücadelesinin kaosuna girmişlerdir.

ERCÜMEND ÖZKAN'LA CEZAEVİ SONRASI GÖRÜŞMELER

Cezaevinden çıktıktan sonra Ercümend Özkan'la, değişik zamanlarda bir kaç defa görüştük. Görüşmelerimizde, eskiden tanıdığım Ercümend Özkan'ın aynı şekilde olmadığını gördüm. O'nda da bazı değişiklikler olmuştu. Gerçi genel çizgi olarak aynıydı ama, bazı konularda çok farklı yapılanmaya sahip olmuştu. Diğer taraftan, gezi turlarımızda toplumdan edindiğimiz intibalar da pek olumlu değildi. Ercümend Özkan'a yakınlığım, İktibas'ta yazı yazmış ve bu nedenle cezavine girmiş olmam nedeniyle, toplumdan gelen Ercümend Özkan ve İktibas sorgulamalarının hedefi olmaktaydım. Elbette ben ne Ercümend Özkan'dım ne de İktibas'tım. Ancak sorgulama yapanlar bunu bir türlü kavramak istemiyorlardı. Gezi sırasındaki Ankara izlenimlerim de pek olumlu geçmemişti. Hemen hemen bütün tanıdıklarım şöyle veya böyle, Ercümend Özkan'ı ve İktibas'ı sorguluyorlardı. Cezaevinden dışarı çıkar çıkmaz bu tür şeylerle karşılaşmam beni üzdü. Olayları daha iyi kavramak ve zaman içinde olacakları gözlemek amacıyla, biraz uzakta kalmayı kendime uygun gördüm. Bu sıralar Ercümend Özkan ısrarla İktibas'ta tekrar yazmamı istiyordu. Ama ben pek yanaşmıyordum. Toplumdaki bazı kesimler de, arkadaşlar da bekliyordu ama, ben beklemeyi daha uygun görüyordum. Zaman zaman, konuşmalarımda dile getirdiğim ve uzak durmanın nedenleri olarak gördüğüm konuları kısaca şu şekilde özetleyebilirim.

ZAMAN İÇİNDE GÖRDÜĞÜM OLUMSUZ GELİŞMELER

1. Kur'an'daki İslam'ı öğrendikçe parti ve partiler, fırka ve fırkalar, cemeat ve cemaatlar, tarikat ve tarikatlar dışında durmayı hedeflemiştik. Ercümend Özkan'la tanıştığımız da, O'da aynı düşüncede idi. Hatta bu tür eğilimlerin Kur'an ve Sünnet açısından sakıncalı olduğunu vurgulayıp duruyorduk. Bu düşüncelerimizle, nice fırkalı, partili, cemaatli, tarikatlı arkadaşımızı karşımıza almıştık. Bütün savunmamız ve söylemimiz Kur'an ve sünnet çerçevesindeki İslam'ı anlamak, kavramak ve yaşamak kavgasından ibaret olduğuydu. Gel gör ki, Ercümend Özkan parti kurma çalışmalarına başlamıştı. Hem de hangi arkadaşıyla konuştu ise, karşı çıkmasına karşın. Ben ve Isparta'daki arkadaşlarımız da karşı çıkıyorduk. Gerçi sonradan bazı arkadaşlar, tam hayır demeseler de, ses de çıkarmadılar ama, ben kendi adıma ilkeli olmak gereğine inanmaktaydım.

2. İktibas'ın birinci cildinde bulunan, şuanda sayısını hatırlamıyorum, "İTİKADDA VE AMELDE USULİ HÜKÜMLER" başlıklı yazı, görüşlerimizin ve İslami kültürümüzün oturmasında temel teşkil etmesine karşın, Ercümend Özkan bu yazı içeriğindeki görüşlerini değiştirmişti. Özel tartışmamızda, sorularımıza yeterli cevap vermeyerek, "Benim fikir değiştirme hakkım yok arkadaş?" diyerek olayı kapatmıştı. Ancak benim kafamda olay kapanmadı. Görüş ayrılığımız ise şu şekildeydi.

a) Ercümend Özkan "İnanmak ve Yaşamak" adlı kitabında İtikadın temel kaynakları olarak sadece Kur'an'ıgösteriyordu. Kur'an'dan başka hiç bir kaynağın İslam'ın inanç kaynağı olamayacağını söylemekteydi. Rasulünhadislerinin, türü ne olursa olsun, inanç konusunda kaynak olamayacağını ifade ediyordu. Son vardığı görüşün bu olduğunu beyan ederek, olayı kendi açısından kapatma yoluna gidiyordu.

b) Bu konuda benim görüşüm ise, Ercümend Özkan'ın eskiden inandığı ve İktibas'ta "İTİKADDA VE AMELDE USÜLİ HÜKÜMLER" başlığını taşıyan yazının içeriğine uygun olarak, itikadda Mütevatir (Söylendiğine dair kesin bilgi olan) haberlerden anlamları kesin, açık ve net olanların da kaynak olacağı idi. Gerek bu yazıdan, gerekse Ercümend Özkan'dan defalarca bu konuyu dinleyerek, aklımız, mantığımız buna yatmış ve görüşlerimiz buna göre oturmuştu. Şimdi durup dururken, Ercümend Özkan fikir değiştirdi diye, bizim de değiştirmemiz gerekmezdi. Zira, biz taklitçi değidik ve zaten, taklitçi olmamayı Ercümend Özkan'ın öğretileriyle görüşlerimizde kesinleştirmiştik. Ercümend Özkan'ın ulaştığı yeni fikre inanabilmemiz için de, önceden gibi, aklımız, mantığımız yatmalıydı, ama yatmadı. Cezaevinden çıktıktan sonra bu pürüz aramızda hep kaldı ve bu konu benim için önemli konulardan biriydi.

3. Ercümend Özkan'la tanıştığımız yıllarda bizzat kendinden, İktibas'taki yazılarından, güzel bir düstur, güzel bir öğreti öğrenmiştik. "Önemli olan yanlışlarla uğraşmak değil, doğruları öğretmektir. Doğruları öğrenen kişi, zaten yanlışları kendiliğinden çözecektir. Yanlışları öğretmeye uğraşmak boş yere zaman harcamak ve boş işle iştigal etmektir. Çünkü; yanlış yanlıştır ve alabildiğince çoktur. Doğru ise bir tanedir ve o da Kur'an ve Sünnet içinde mevcuttur. İnsanlara Kur'an'ı ve Sünnet'i öğretmek tebliğin temelidir." Evet bu sözler çok güzeldi. Hatta bunu şu güzel örnekle de süsler ve desteklerdi. "Düşünün matematik hocası, problemin doğru çözüm yollarını değil de bütün yanlış çözümleri öğretme yoluna giderse, fakat doğru çözüm yolunu öğretmese ne kadar yanlış iş yapmış olur. Bu nedenle yanlışlarla uğraşmayalım. İnsanlara doğruları öğretelim. İnsanlar doğruları öğrendikçe, yanlışlardan kendileri uzaklaşacaklardır." Bu sözler bizler için güzel bir düstur olmuştu. Hatta zaman zaman bu sözlere aykırı davranışlar sergilediğimizde, bizleri uyarır ve samimiyetine dayanarak kızardı. 1985'lere kadar bu durum böyle geçti. 1985'lerde, tarikat karşıtlığı yazılarla başlayan, nurcu karşıtlı yazılarla devam eden İktibas sayfaları, hiç de başta konulmuş metodik düsturlara uymuyordu. Adeta İktibas sayfaları, tarikatçılara, nurculara savaş açan yazılarla dolup taşmıştı. Başta konulmuş düsturların doğruluğuna inanan benim gibi bir çok arkadaş, bu durumdan hayli rahatsız oluyordu. Bu durum kendisine defalarca anlatıldı. Bırakalım bu tür şeyleri İktibas'ın okunduğu, sevildiği, çok şey öğrenildiği eski politikaya dönelim denildi. Ama Ercümend Özkan kendine göre kurduğu mantıkla, söylenenlere adeta kulaklarını tıkadı. Derginin hepimizin olduğunu vurgulayıp, sahip çıkmamız gerektiğini söyleyip durduğu halde, politikalarından rahatsızlığımızı içeren konuşmalarımız çoğaldığı zaman, "Derginin sahibinin kendisi olduğunu, yazıların sorumluluğunun kendisine ait olduğunu, inandığı doğrultuda dergisini çıkaracağını" söyleyip konuyu noktalıyordu. Noktalıyordu ama, rahatsız olanları da, ister istemez kendinden uzaklaştırıyordu. Nitekim, bu tür soğumalar gittikçe çoğaldı. Beraber başladığı bir çok yakın arkadaşı, uzak durmayı kendine prensip edindi benim gibi. Çünkü; bizim derdimiz İktibas değil, İslam'dı. Bu nedenle, herhangi bir İslami sohbette, dergideki politikalara itirazları, dergideki yazılan yazılara itirazları karşılamak, cevaplamak zorunda da değildik. Hele inanmadığımız politika ve içerikle dolu ise. Gelişmeler sonucu, kendi inançlarımızı, içeriklerimizi, politikalarımızı, Ercümend Özkan'dan ve İktibas'tan ayrı tutmayı daha uygun görmek zorunda kaldık.

4. Bizler ilk İslami gelişmelerimizi, büyük topluluklara hitabeden, kalabalıklara karşı söylenimlerimizi söyleyen, hatta öyle ki, kalabalıklar çoğaldıkça coşan gürleyen, kalabalıklar olmasa, susan, kendi içine kapanan psikolojik gelişmeler içindeki İslami çalışmalarla sağladık. Sağladık ama, bunların rahatsızlığını da gördük, yaşadık. Sonra Ercümend Özkan'ın göstermesi, Kur'an ve Sünnet'ten öğrenerek desteklediğimiz bilgilerimizle, tek kişi kalsak bile, inandığımız İslam'ı yüklenmek, ilerilere kadar götürmek bilincine, insanlara bire bir İslam'ı ulaştırmanın daha tutarlı ve doğru bir yol olduğuna inandık. Bu metodu uygulayarak bir hayli de yol kat ettik. Ancak yıllar geçtikçe, Ercümend Özkan tutarsız gördüğü tebliğ faaliyetine doğru dönmeye başladı. İstekleri, arzuları ve çalışma temposu bu yöne doğru hızla kaymaya başlamıştı. İçinden çıkıp geldiğimiz ve yanlışlığını yıllar içinde gördüğümüz bu yolun terkedilmesi gerektiğine inanmış olarak, elbette bu durumu onaylamamız mümkün değildi. O nedenle; Ercümend Özkan'dan bu yönde gelen istekleri hep olumsuz karşıladık. Tartışma noktasına varan bu tür konular da, elbette farklı düşünceleri ortaya koyduğu gibi, insanların birbirinden uzaklaşmasını ortaya çıkarıyordu.

Temelde dört madde içinde sıraladığımız konular nedeniyle cezaevinden çıktıktan sonra Ercümend Özkanla aramızdaki ilişkiler eskisi kadar sıcak olmadı. Gerçi hiç bir zaman dostluğumuzu, arkadaşlığımızı unutmadık. Hep hatırladık, hep aradık birbirimizi ama, kendi açımızdan uzak ve resmi olmayı daha uygun bulduk.

ARTILAR VE EKSİLER

Her insan, düşüncelerinde, çalışmalarında, duygularında artılarıyla ve eksileriyle mevcut olur. Ercümend Özkan da insandı ve artısı, eksisiyle, yaşadığı hayata damgasını vurdu. Benim izlenimlerime göre Ercümend Özkan'ın,

EKSİLERİ! ......

Gençliğinden beri yoğun bir çalışma temposu yaşamış, bir çok insana göre, çok fazla riskli hayatı olmuştu. İnançlarına bağlı, oldukça cesur ve fedakardı. Etrafındaki insanlara göre çok hızlı bir temposu vardı. Etrafındaki insanlar (ben de dahil) hep O'nun gerisinde kalıyorduk. Bu durum O'nu, hep veren ve hep önde yürümek zorunda bırakıyordu. Kendini dinlemek, dinlenmek için adeta zamanı yoktu. Yorgunluğu tanımak, dinlenmeyi tatmak istemiyordu. Ama vücudun takadı da (gücü) vardı tabi. Bazen tak deyip duruyordu. Etrafındaki atalete haklı olarak kızıyordu. Bazen kızması aşırıya kaçıyor ve etrafındaki insanları kırma noktasına ulaşıyordu. Kendince anlaşılan, artık anlaşılması basit hale gelen konuları, anlattığı zaman, anlamayanlara, çokça tekrar etme zorunda kaldığı zamanlarda hala anlamadıklarında kızma zaafını gösteriyordu. Bazen kendi kapasitesi ile karşısındaki insanların kapasitesini ayırmayı unutuveriyordu. Halbuki kendi kapasitesi bir çok insandan çok fazlaydı. Kendine olan güveni, bir çok şeyi kendi kendine başarmış olmanın tecrübeleri ile her işi en iyi şekilde kendisinin halledebileceğine inanıyordu. Bu nedenle her işin peşinden kendisi koşuyordu. İşler çoğaldıkça olması gereken ekip çalışmasına bir türlü adapte olamamıştı. Profesyonel idarecilik olarak tanımlayabileceğimiz, görevlendirme ve yönetmeyi bir türlü hayatına uygulayamamıştı. Örneğin; İktibas'ta, adeta, postacı, baskıcı, dizgici, derleyici, muhasebeci, ayakçı (ayak işlerini yapan), velhasıl derginin tüm işlerini sırtlanmış yürüyordu. Başkalarının yapacığının eksik olacağı inancı ile sürekli güvensizlik taşıyor ve koşturuyor koşturuyordu. Belli bir politika çizip, politikalar doğrultusunda görevlendirmeler yapıp işleri yürüterek kendine zaman ayırarak daha iyi işler için koşturacağına, kendi kendini işlerin içine atarak yıpratıyordu.

ARTILARI! ...

İnanmış biri idi ve inançları doğrultusunda yürürken gözleri başka hiç bir şey görmüyordu. Cesareti alabildiğine çoşkuluydu.

Temizliği, kılığı, kıyafeti, konuşma mantığı ve kültürüyle, nezaketi ve medeni cesaretiyle harikuladeydi. Karşısındaki insanı etkilemek O'nda bilinçsizce kendiliğinden olan bir şeydi. O'na karşı olanlar bile, O'nunla karşı karşı gelmeye cesaret edemiyorlardı. Bazen Ercümend Özkan'a karşı olan, İktibas'ın politikalarını eleştiren insanlarla karşılaşıyordum. Onlara, "Kardeşim madem bu kadar rahatsızsın, git kendisine açıkla rahatsızlıklarını, O'nunla tartış fikirlerini" diyordum. Aldığım cevap ilginçti. "Yok arkadaş, ben O'nunla daha önce karşılaştım. O, o kadar çok kültürlü ki, O'nun yanında bir şey diyemiyorum. Ama O'nun gibi de inanmıyorum. Ama inandıklarımı O'nun yanında söyleyemiyor ve ispatlayamıyorum. Bu nedenle size söylüyorum ki, sizler O'nun arkadaşısınız, belki sizler anlatabilirisiniz."

Akıllı mantıklı bir insandı. Muhakeme yürütmesi harikaydı. Aklını, mantığını kullanmasını çok iyi biliyordu. Zaten akılsız ve mantıksız insanlardan hiç hoşlanmazdı. İnandıklarını anlatırken, yaygın kültürünü çok iyi kullanırdı. Kendi tabiri ile "katır gibi okurdu". Bu nedenle, kültürüyle baş edebilmek çok zordu. O'nu hadis düşmanı diye tanımlayanlar, O'nun bildiği hadislerin yarısını bile bilmezdi. Latifeleri, şakacılığı, konu anlatırken yaptığı taklitler ve konuya göre, örneklemeleri anlatırken uyguladığı canlı rollendirmeler olağanüstüydü. Hele örneklemeler tarihi olgular içeriyorsa, dinleyenleri, yaşadığı zamandan ve mekandan, heyecanlı ve etkili bir film izliyormuş gibi, anlattığı tarihi olayların içine alır götürürdü.

Zaafa, zayıflığa çok kızardı. Her ne kadar nezaket icabı çoğu zaman sussada. Zaaf ve zayıflık gösterenlere karşı bazen o kadar hiddetli davranırdı ki, sormayın. Bu nedenle; kendisi de zaaf ve zayıflık göstermemeye dikkat eder, insanlık icabı zaafa ve zayıflığa düştüğünü de belli etmemeye çalışırdı.

Sosyal yönü aktif ve çok genişti. Toplumun her seviyesinden insanla konuşmasını bilirdi. Kültürünü, inançlarını, toplumun her kesimine rahatça anlatabilirdi. Vefakarlığı çok büyüktü. Dostları aramadığı zaman, mutlaka kendisi arardı. Okuyucuyla diyaloğunu çok süratli kurardı. Konu gereği, okuyucusuna sayfalarca açıklama gönderebilirdi. Dışardan bakan insan, bunları nasıl yapıyor şaşardı. Çünkü; günlük yazdığı yazılar dikkate alınırsa, çoğu yazar O'nun günlük yazdığının onda birini yazamazdı.

İnsan olarak alçakgönüllü, hoşsohbetti. Her türlü yerel adapte olmakta güçlük çekmezdi. Zengin bir salonda, fakirl bir odada rahat edebilirdi. Kısaca; içinde yaşadığı halkın, refah seviyesinden etkilenmez, her kesimde sıkıntıya düşmeden saatlerce, günlerce durabilirdi. Nezarethanelerde beton üzerinde yatmak, soğuk sıcak demek, O'nun şikayetleri arasında değildi.

Rabbi'ni ve Peygamber'i çok severdi. Dirayetli, mantıklı, akıllı ve cesur sahabeleri dilinden hiç düşürmezdi. Onlara benzemek, onlar gibi, Allah yolunun yolcusu olmak, ideallerinin birer parçasıydı. Bütün dostlarının dediği gibi, son zamanlarda, sanki bir yerlere yetişecek gibi, çok heyecanlı ve çok hareketliydi. Sağlığı bozulmuş olmasına karşın, O'nu sürekli çalışma temposu içinde görebilirdiniz. O'nun performansına nice gençler yetişemezdi.

Kısacası; O, yeri zor doldurulabilecek biri olarak, yaşadığımız ülkenin, yaşadığımız tarihine damgasını vurdu gitti. En çok sevdiği, en çok özlediği Rabbi'nin yanına gitti. O'nun yine İslami çalışma için çıktığı yolda, Rabbi'ne kavuşması, mutlulukların en büyüğü olmalıydı. Allah için, Allah rızası kazanmak için çıktığı yolda, Rabbine kavuşması kadar güzel bir şey olamaz. Duyunca; böyle bir kavuşmaya sevinmiştim. Ama sevindiğim kadar da, kaybettiğimiz için üzülmüştüm. Çeşitli aksilikler nedeniyle, cenazesine ulaşamamanın acı burukluğunu hala içimde taşıyorum. Şuna inanıyorum ki; O, kendisi, daha çok şey yapacağına, yapması gerektiğine inanyorsa da, toplumumuz için, İslam adına çok şey yapmıştır. Allah O'ndan razı olsun.

Duamız; O'nun bıraktığı çalışma, azim, fedakarlık temposunun bizlere de nasip olmasıdır.

Şuna bütün kalbimizle inanıyoruz ki; Ercümend Özkan, Allah yolunun namütenahi erlerinden biriydi. Allah katında şehadetimiz bu yönde olacaktır. Her ne kadar, yorumlarımızda bazı ufak tefek farklılıklar olsa da, son zamanlarda aramızda fazla sıcak geçmeyen anlar olsa da, biz biliyoruz ki, O, neye inanıyorsa O'nu yapmıştır.

Allah yaptıklarından razı olsun !..


Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
eksi not | artı not

busy
 
< Önceki   Sonraki >