|
Bu kelimeler yan yana dizildiklerinde normal sözcük anlamlarının dışında bir anlam ifade etmezler. Hatta bir cümle olarak düşünülünce anlamsız ve saçma bile olabilirler. Üstelik bu kelimeler, böyle yan yana durunca göze hoş görünmez, kulağa da hoş gelmezler.
Ancak yazının başlığındaki bu kelimeler ERCÜMEND ÖZKAN ismi ile birlikte anılınca özel bir anlam kazanırlar. Hem kendi anlam sahalarını genişletirler hem de rahmetli Ercümend Bey'i anlatmaya çalışırlar. Belki de bu kelimeler O'nu anlatmanın ötesinde 0'nu tanımlamaya çalışır, O'nun yaşamının temel özelliklerini, niteliklerini, köşe taşlarını ortaya koyarlar.
İlk bakışta bu kelimeler birbirinin tersi gibi gelebilir, birbiri ile ilişkisi yok gibi düşünülebilir. Bu kelimelerin ikisinin olumlu ikisinin de olumsuz anlamlar taşıdığı hemen farkedilebilir. Ama bunlar ancak bir kelime olarak düşünüldüğünde böyle anlaşılabilir... Oysa Ercümend Bey'le ilişkilendirilerek değerlendirilince bu kelimelerin büyük bir uyum içinde oldukları görülür. Bu bağlamda kelimeler birbirinin zıddı olmaktan çıkar, birbirini tamamlamaya başlarlar. Bir bütün oluştururlar.
Ercümend Bey'i İktibas'ın ilk sayısı ile tanıdım. Bana pek de cazip gelmedi. Dergide bazı ilginç iktibaslar vardı ama beni fazla sarmamıştı. Zamanla dergide -özellikle de kavramlar köşesinde- bir değişimi farkettim. Dolayısıyla ısınmaya başladım. Birkaç yıl sonra da Ercümend Bey'le tanıştım, ilk ciddi rahatsızlığı döneminde dergiye katkıda bulunarak kendisi ile daha yakından tanışma fırsatını buldum. Bu ilişkimiz pek sıcak olmasa da vefatına kadar devam etti. Kendisi ile çok tartıştık. Çok konuştuk... Anlaştığımız konular kadar anlaşamadığımız konular da oldu. O şimdi aramızda değil bize cevap verme, bağırıp çağırma, kızma şansı yok... O'nun için kişiliği konusunda hayır dışında bir şey konuşmamız söz konusu olamaz. Yaptıkları, yapmak istedikleri ve fikirleri üzerinde konuşmak daha doğru olur.
İslam dünyasında kötü bir gelenek hala devam ediyor. Diğer toplumlarda nasıldır bilmiyorum ama bizde insanları daha çok ölünce seviyorlar. Daha çok cenazesini seviyorlar. Cenazesinde bulunmayı, orada tekbir getirmeyi seviyorlar. Belki o insandan kurtuldukları içindir cenazesine gösterdikleri bu yakınlık. Veya bir tür günah çıkarmadır, tam bilemiyorum. Yalnız ortaya çıkan bir ölü seviciliktir. Bu ölü sevicilik tarihimizin ilk dönemlerinden beri süregeliyor. Bu tarih, Kabil'in, kardeşini öldürdüğünde duyduğu pişmanlıkla başlıyor. O zamandan bu yana hep böyle olmuş. Bu anlayış hayatımızın her yanına bulaşmış. Örneğin gerek geçmişte gerekse günümüzde, eğitimimiz ölü sevicilik üzerine kurulmuş.
Oysa öldükten sonra badem gözlü olanlar, kahraman olanlar, sağlıklarında azıcık anlaşılmaya çalışılsalardı, öldükten sonra gösterilen çoşku ve değerin bir kısmı bile gösterilmiş olsaydı sanırım tarihimiz çok daha farklı olabilirdi. Daha çok değerler yetişebilir, daha kalıcı ürünler ortaya konabilirdi. İnsanoğlunun bu çıkmazı/açmazı demek ki böyle bir ortama müsaade etmiyor. Demek ki insan gerçekten ölüleri çok seviyor.
Benzer şey Ercümend Bey'in de başına geldi. İnsanların birbirlerini diri diri yemelerine bakılırsa bu gelenek daha çok uzun yıllar devam edeceğe benziyor. Demek biz beyazların "en çok ölü kızılderiliyi sevdikleri" gibi ölü müslüman aydınları seviyoruz. Gerçi ölen rahmetliler de sağlıklarında daha çok ölüleri seviyorlardı ya... Belki aynı şey bizim de başımıza gelecek. Bu tür anmalar yazışmalar, konuşmalar belki birgün insanların birbirlerini dinlemelerine anlamalarına ortam hazırlayabilir. Biz de bunu temenni ediyoruz.
Ercümend Bey aslında sağlığında hiç anlaşılmayan bir müslümandı. Bu kanaatim en yakınında olanlar için de geçerlidir. Çünkü yakınındaki herbiri onu farklı bir şekilde görüyor, bir kısmı ise onun karizmatik bir lider olduğunu söyleyebiliyorlardı. Bir kısmı ise bu düşüncelere katılmayarak onu yılmaz, bükülmez bir hareket adamı olarak görüyorlardı. Bazıları da gayretli bir müslüman olarak anıyorlardı. Elbette onun karşısında da çok yoğun bir muhalefet vardı (müslümanların oluşturduğu muhalefeti kastediyorum). Bunlar da farklıydı. Açıkça tavır alanlar ve görmemezlikten gelenler vardı. Açıkça tavır alanlar dillerine gelen herşeyi söyleyebiliyorlardı. Susanlarsa, aleyhinde konuşmayı bile onun propagandası olarak görüyorlardı.
Ercümend Bey acaba bunlardan hangisiydi. "Şeyh uçmaz mürit uçurur" deyimi gibi, kendisini çok sevenlerin iddia ettikleri gibi bir alim veya karizmatik bir lider miydi? Veya her ikisi miydi? Acaba Ercümend Bey de kendisini böyle mi görüyordu. Ben, şahsen kendi ağzından böyle biri olmadığını, bu donanımlara sahip bulunmadığını böyle bir talebinin ve beklentisinin de olamayacağını işittim. Bizim toplumumuz bilgilerden çok duygularla yaşadığı ve sevdiklerine bir çok özelliği ve hasleti yüklemeyi çok sevdikleri için böyle bir anlayış ortaya çıkmış olabilir. İnsanımız genellikle dostu da olsa düşmanı da olsa muhatabını olduğu gibi değil olmasını/görmesini istediği gibi görür. Belki bu anlayışın oluşmasına, Hizbu't-Tahrir ekolünden gelişinin de etkisi ile (çünkü Tahrir hareketinde lider çok önemlidir) kendisinin birçok sözünün yazısının, ve davranışının da katkısı bulunabilir.
Ercümend Bey'in Kur'ani bir çizgide olduğu hem yandaşları hem de karşıtları tarafından dile getirilmekteydi. Tabi herkesin dile getirişi farklıydı. Birisi bunu önemli ve güzel bir haslet olarak dile getirirken, diğeri bunu Peygambere karşı çıkmasının, sünneti inkar ettiğinin bir delili olarak dile getiriyorlardı.
Ama bir gerçek vardı. Ercümend Bey, hem kendisinin dışında Kur'an'i çizgide olduğu bilinen insanlarla, hem de Sünnet taraftarlığı yapan insanlarla kavga halindeydi. Gerek dergisindeki yazılarıyla gerekse, sohbet ve konferanslarıyla bunu açıkça ortaya koyuyordu. Bir çok insan yazılarından birçoğunu örnek göstererek Sünnet savunucularıyla aynı çizgide olduğunu, Kur'an'a bakışının da onlardan çok da farklı olmadığını açıkça ifade ediyorlardı.
Aslında Ercümend Bey ne klasik anlamıyla bir Kur'an ehliydi, ne de hadis ehliydi. Bu konulardaki düşüncesi henüz netleşmemişti. Ama o insanların Kur'an'a dönmesini istiyordu. Kur'an'a göre bir düşünce ve yaşantı oluşturmalarını istiyordu. Ama bu düşünce ve yaşantının içinin nasıl doldurulacağı konusuna gelince, tartışma ve problem başlıyordu. Kur'an ve Hadis ilimleri konusunda çok derin bir bilgisi yoktu. Ama çok pratik bir zekası, algılama gücü ve anlatma kabiliyeti vardı. Çok güçlü vel büyük bir demogogtu. Bunu olumsuz anlamda söylemiyorum. Düşüncesini anlatırken veya biriyle tartışırken bu özelliğini çok güzel kullanırdı.
Ercümend Bey'i öne çıkaran en önemli özelliği düşmanlık noktasına varan tasavvuf karşıtlığıydı. Tasavvuf düşüncesinin ve geleneğinin hiçbir çeşidine ve tonuna tahammül edemezdi, hoşgöremezdi. Kendisi ile bazı müşterekleri bulunan fakat bazı noktalarda tasavvufa sempati ile bakan insanlara bile hoşgörüsü yoktu. Bu tür insanlanl "kıvırmak"la itham ederdi. Bu konuda yoğun bir bilgisi ve derin bir birikimi vardı. Kendini haklı çıkarmak için malzeme kıtlığı da çekmiyordu. Konu ile ilgili geniş bir materyali vardı. Hiç kimsenin dikkat etmediği noktalara dikkat etmiş, kimsenin parmak basmadığı noktalara parmak basmıştı. Gerek kitaplarında gerekse on yılı aşkın yayın yapan İktibas dergisinde bunun bir çok örneğini ortaya koymuştu.
Bu konudaki çabaları kendisine birçok taraftar topladığı gibi çok geniş bir düşman kamp da oluşturmuştu. Bunun sonuçlarına yaşamı boyunca hep göğüs germişti. Dergisi toplatılmış, abonelerine ulaştırılmamış, bir çok engelle karşılaşmıştı. Bir çokları tarafından açıkça tekfir edilmişti. Fakat O bu konudaki azim ve sebatından hiç bir zaman vazgeçmemişti, hiç bir şey kaybetmemişti... Hatta söylemini hergün biraz daha keskinleştirmişti. O belki de Türkiye'nin gelmiş geçmiş bilinen en büyük tasavvuf karşıtı insanıydı.
Tasavvuf konusundaki engin birikimine rağmen, bu konudaki tavizsiz tutumu bu kültürün ve litaratürün kendine göre bir üslübu ve dili olduğunu, kelimelerin ancak o kültür ve literatür içerisinde gerçek anlamını yansıtacağını da örtüyordu. Bu konuyu gözardı etmesine neden olmuştu. Bunu dergideki hem çeşitli makalelerinden hem de tasavvufun "ne menem şey" olduğuna dair tasavvufi metinlerden yaptığı alıntılardan anlıyorduk. Tasavvuf düşüncesinin ve tarihinin çok daha tutarlı ve bilimsel tenkidi yapılabilirdi. Onun daha çok bir hareket adamı olması bu konuyu bu şekilde ortaya koymasını gerektirdi sanırız. Önemli olan da bundan sonra hamasi duyguları aşarak tasavvuf düşüncesinin ve tarihinin çok ciddi ve kalıcı tenkidinin yapılabilmesidir, Ercümend Bey'in devam ettirdiği bu çizginin daha ilmi bir şekilde sürdürürülebilmesidir.
Ercümend Bey'i öne çıkaran özelliklerinden biri de politik anlayışıydı. O kendisini büyük bir siyasetçi olarak görüyordu. Bunu İslami kimliğinin bir gereği ve sonucu olarak açıklıyordu. Ona göre İslamın kendisi siyasetti. Bu namaz kılmak, oruç tutmak, hatta Allah'a inanmak gibi bir şeydi. İslam bu anlamda bir bütündü.
Ercümend Bey'e göre "İslamiyet baştan ayağa siyasettir." Peygamberimiz de; "bir siyasi örgütün lideridir". O bu konuda kendisi gibi düşünmeyenleri, Kur'an'ı anlamamakla suçlamış, O; "İslamcı olanın, Kur'an'ı anlayanın siyasi olmamasının Kur'an'ı anlamamak" olarak değerlendirmiştir. Bu konudaki tavrını net olarak ortaya koymuş, kendisi gibi düşünmeyenlere bütün köprüleri atabilmiştir. Bir okuyucu mektubuna verdiği cevapta şöyle diyordu:
"Kur'an'ın espirisini anlamayanlar ya da anladıkları halde yüreksizliklerinden anlamamak isteyenlerle birlikteliğimiz olamaz. Bunu aynen böyle bilesiniz. İslam baştan ayağa siyasettir. Bir kendine mahsus siyasetin adıdır aynı zamanda. Bu bütünlük içinde anlaşılmayan İslam'ı anlaşılmış kabul etmiyoruz. Bu sebeble de öylelerinden beriyiz. Ta ki bu bütünlüğe kavuşana kadar."
Ercümend Bey kendisi ile Kur'ani anlayış noktasında birçok müşterekleri, (bir düşünce için temel sayılan müşterekler de bile) aynı olduğu insanlara tavır almaktan, onları dışlamaktan çekinmemiştir. Çünkü onun için en belirleyici özellik politik bakıştır. Bu konuda müştereği olmayan insanlarla aynı yolda yürümezdi. Düşüncelerinde siyaset o kadar baskındır ki, Kur'an ve sünnet konusunda kendisinden çok farklı düşünen insanlarla bir arada olabilmiş, çalışabilmiş, ancak konu siyasete bakışa gelince Kur'an ve Hadis hatta tasavvuf konusunda kendisi ile bir çok temel noktada benzer düşünen insanlarla bile hiç bir uzlaşmaya veya birlikteliklere yanaşmamıştır. Bu onun siyaset bakışından, bu konuya yüklediği anlamdan kaynaklanıyordu. Bu konudaki azim ve sebatı, belki de hırs ve inadı ölünceye kadar hiç eksilmeden, kesintiye uğramadan devam etti.
Ercümend Bey'in böyle bir anlayışa sahip olmasının temelinde Hizbu't-Tahrir geleneğinin önemli bir yeri vardır. Burada aldığı eğitim ve terbiyeyi daha sonraki birikim ve tecrübeleriyle birleştirerek daha da zenginleştirmiş, kendisine göre fikri temellerini de bulmuştur. Kur'an'ın bizzat kendisinin bir sosyal model tavsiye/emir önermesinin de bunda büyük payı vardır. Bu kimliğin oluşmasında elbette dünyanın içinde bulunduğu çatışmaların, var olan İslami hareketlerin, İslam'ın yükselen siyasi trendinin de katkısı vardır.
Ercümend Bey'in düşünce yapısında Hizbu't-Tahrir anlayışının bir çok yansımasını görürüz. Hizbu't-Tahrir birçok cemaate göre daha moderndir/çağdaştır. Diğer cemaatlerdeki bir yasağın bunlarda olmadığını görürsünüz. Tutuculuk olarak ifade edilen bir çok konu Hizbu't-Tahrir anlayışında kendisine yer bulamamıştır. Ercümend Bey'in modern/çağdaş olarak adlandırılan kişilerle arasının iyi olmasının (örneğin Yaşar Nuri Öztürk) temelinde de bana göre biraz da bu anlayış yatmaktadır. Rahat olmasında, kadınlı-erkekli, inanan-inanmayan her kesimle kolay ilişki kurmasının da temelinde sanırım bu geleneğin önemli bir katkısı olsa gerektir.
Ercümend Bey düşüncelerini her ortamda dile getirmekten çekinmez, kendi önceliklerini hiçbir öncelikle değişmezdi. İnsanların kızması alınması, küsmesi onu fazla ilgilendirmezdi. O hiç kimseden sözünü esirgemezdi. Söyledikleri ve yazdıklarınn ileride başına bazı problemler açacağına fazla önem vermezdi. Bu tür kaygıları pek taşımazdı. Her insan gibi bunaldığı, sıkıldığı dönemler elbette olmuştu. Ama bunlar onun hayatında fazla belirleyici olmadı.
O bir büro veya masa adamı değildi. Fildişi kulesine oturup ahkam kesmesini hiç sevmezdi. O sürekli gezerdi. Bütün davetlere icabet ederdi. Kimse kendisini davet etmese bile O kendisini davet ettirmenin yolunu mutlaka bulur, her halükarda düşüncelerini anlatırdı.
Yaklaşık altmış yaşında olmasma rağmen, kendi yaşında düşüp kalktığı bir arkadaşı yoktu. Hep gençlerle arkadaşlık ediyordu. Bu nedenle de sürekli yirmi yaşındaki bir delikanlı gibi hareket etti. Gençlerle ilgilendi. Onlarla düştü kalktı. Onlarla çalıştı. Onlarla dolaştı. Onlarla kavga etti. Onların havasını teneffüs etti. Bu nedenle zihni hep genç ve devrimci kaldı. Çünkü birlikte yola çıktığı arkadaşları çoktan yorulmuşlar, emekliye ayrılmışlar, yanından uzaklaşmışlardı. Yavaştan yavaşa O'nu uzlaşılmaz olmakla tenkid ediyorlardı. Ama O bunlara aldırmadı. Yirmisinde bir delikanlı olarak vefat etti.
Allah rahmet eylesin...
|