Ercümend Özkan Sitesi - İlay-ı Kelimetullah uğruna istikrarlı ve tavizsiz bir mücadele

Dinamit Programları

Dinamit Programi Kanal DDinamit Programi Kanal 6
Buradasınız:Ana Sayfa arrow Ercümend Özkan Özel Sayı arrow Görüşler arrow Hurafelere Başkaldıran Adam Ercümend Özkan
  • Decrease font size
  • Default font size
  • Increase font size
  • default color
  • green color
  • blue color
Hurafelere Başkaldıran Adam Ercümend Özkan PDF Yazdır E-posta
Yazar Ekmel Ali Okur   

Adını ilk kez 1982'lerde duydum. Adana'da İslama ilişkin sohbetlerin çokça solunduğu, hemen her türlü görüşlerin konuşulup tartışıldığı ve de en son okunup durulan anlayışların dillendirildiği bir yerdi burası. Adeta sohbetin bir tür harman yeriydi.

O günlerde genelde olduğu gibi yine konu; tağut, imanet, bey'at, cemaat, cuma, hadis, mezhep, tarikat vs. Bütün yapıp edilen şey her zaman olduğu gibi, yine geçmiş zananlarda söylenen sözlerin harmanının savrulup durulmasıydı. Çoğu zaman olduğu gibi tartışan gruplar birbirlerini hiç dinlemiyorlar, galip gelmek, baskın çıkmak çin, adeta birbirlerine silah çeker gibi, yüzyıllar önce söylenmiş, rivayetlerden (söylenti-dedikodu) kalkarak, öfke, hışım yüklü ses tonlarıyla ardı ardına fetvalar, kurallar çekip duruyorlardı.

Bu modası geçmiş, artık insanın doğasına ve ortamına uygun ve uyumlu olmayan çelişkiler kolleksiyonuna neredeyse hiç kimse açıktan karşı çıkamıyor, eleştiren bakış açısıyla bakıp değerlendiremiyordu. Mezhep imamı ya da mezhepte müçtehid falan dendi mi akan sular duruyor, akıl askıya alınıp veryansın ediliyordu.

Sözgelimi, sohbetin bir yerinde, diyelim bir "bey'at" konusu mu gündeme geldi. Bu konuda günümüzde düşünce üretmek isteyen kişiye karşı, hemen geçmişte yaşamış, yani ölmüş ulemalardan birinin söyledikleriyle karşı durulup bir çırpıda yargılanıp reddediliveriyordu.

Öfke, yüreklerimizde o günlerde en başat şeydi. Her defasında kavgaya ramak kala kalkıp ayrılıyorduk. O gün de kavga etmenin bütün şartları oluşmuş, bir çıngıyla ortalık yangın yerine dönüşmek üzereydi. Ancak içimizden medrese menşeeli biri sesini yükselterek, herkesleri susturdu ve "Yapmayın yahu! Biz kardeşiz. Birbirimizin mevlasıyız. (Arapça bir hadis okudu). Ve; Resul; "Pehlivan o dur ki rakibinin sırtını yere getiren değil, öfkelendiği zaman öfkesini yenendir." diye bir kısa tirad geçip ardından da; "Arkadaşlar! Biz müçtehid miyiz? Hayır! Olamayız da bütün ulema, bu kapının kapalı olduğunu söylemiştir. Üstelik bu konuda icma dahi oluşmuştur." deyip ard ardına isimler sıralayıp "İşte durumumuz bu. N'olur birbirirnize merhamet edelim, acıyalım birbirimize. Onu bunu boşverin. Herkes mezhebine, meşrebine sahip çıksın. Gücümüzü zayi etmeyelim. Lök gibi karşımızda kefereler durup dururken birbirimizle uğraşmayahm. Önce bu tağuti düzeni hele bir değiştirelim. O zamana kadar hiç kimse ayet, hadis üzerine tartışmasın. Biz İbn-i Abidin gibi yedinci dereceden bile alim değiliz. Herkes kendini bilsin, işimize bakalım. Kendi düzenimizi kurmadan bizlerden ne müçtehid olur ne de müceddid. Onun için önce devlet, ille devlet! Tamam mı" dedi. Hiç kimseden ses çıkmayınca, "Allah razı olsun. Tabiki müminlerin ihtilafında rahmet vardır." dedikten sonra, çay ocağına bakarak, "Yahu biriniz çay söyleyin de içelim." dedi.

Ankara'da okuyan, sonradan dost olacağımız biri, garsonu çağırıp çay söyledikten sonra; "Yahu Hocam. Siz devlet olmadan müçtehid falan olmaz diyorsunuz. Ama Ankara'da biri var. "Yahu arkadaş yapmayın. Hep ölüden mi müçtehid olur, işte biz de müçtehidiz, Allah'a şükür. Aslında şimdi müçtehid çıkmaz diyenler de içtihad yapmaktadırlar. Ama ne dediklerinin farkında değiller." deyince, ordakilerin bakışlan Hoca'ya yöneldi.

Hoca, küçümseyici, alayvari bir gülümseyişle, o arkadaşa yönelip "Ciddi misin? Sahiden öyle biri var mı?" dedi.

O da, "Evet Hocam, var. Ben de tamştım. Adı Ercümend Özkan ilginç biri. Hemen her konuda okumuş. Yıllarca hapiste de yatmış, her meşrepten tanımadığı, tartışmadığı ünlü yok gibi. Kimseye de metelik verdiği yok. Üstelik de mukallitten adam çıkmaz diyor, onlar gözü bağlı beygirler gibi diyor. Hep aynı yol üzerinde gidip gelirler. Kopyecidirler. Yaşayacakları kalıplarını ölülerinden alırlar. Güdümlüdürler. Hep güdümlüye teşnedirler" diyor, deyince, Hoca'nm tansiyonu iyice yükseldi ve dayanamayıp gülümsemeye çalışarak; arkadaşın elini avucunun içine alarak dizinin üstüne koyup; "Bak dostum. Gözümüzü dört açmalıyız. Şimdi beni iyice dinle. Anlattığın bu adam çok tehlikeli. Aman hep teyakkuz halinde ol! Böyleleri maalesef her çağda zaman zaman çıkıyor. Ama Allah'a şükürler olsun. Bunlar fecr-i kazip gibidirler. "Kur'an Müslümanlığı" diye bozuk bir fırkadandırlar. Ehl-i sünnet müslümanlığını yani İlmihal müslümanlığını hafife alırIar. Hurafelerle dolu olmakla itham ederler.

Vaktiyle bunlardan Hindistanda da vannış. ‘Biz dinde Kur'an'dan başka kaynak tanımayız.' derlemiş. Nice cahili ve yarı cahili aldatıp bid'at ve delalet çukurlarına düşürmüşlerdir.

Vallahi olmaz böyle şey. Ashab-ı Kıram'ın tabiinin, Hulefa-i Raşidinin, ehl-i beytin, eimmei müctehidin, selafi salihinin, her asırdaki müçtehidlerin. kutupların. gavsların, evliyaullahın, ulemayı amilinın, kamil müçtehidlerin, rasih bilginlerin yolundan ayrılarak hiç bir yere varılmaz.

Bunlar bid'atçılardır, bunların ardına düşülmez. Azıcık atalarına saygı duyan, onların mübarek kemiklerini sızlatmak istemeyenler bunlara karşı yekpare bir vücut olup birlikte karşı mücadele vermek zorundadırlar." diye sızlanıp söylendi.

... Ve aradan aylar geçmişti. 1982'nin bir güz sonuydu. Arkadaşlardan biri, Ankara'dan Ercümend Özkan diye bir yazar gelmiş, akşam falanın evinde sohbet varmış, bizi de davet ediyorlar." dediğinde, yüreğimde tanımsız bir duygu yekiniverdi. Coşkulu bir sesle: "Taman, gidelim" dedi.

Gittik. Uzunboylu, yakışıklı biriydi. Tanıştık. Yanımdaki arkadaş şair yanımdan söz etti. İlgilendi. Aramızda sımsıcak bir ilişki başlayıverdi. Yürekten yüreğe, hoş, tanımsız bir duygu akıverdi sanki, arı çiçeğini bulmuş gibiydi. Aramızda ezelden beri bir tanışıklık var gibiydi. Orda eksik kalmış bir şiirin adeta son sözcüğü gibiydim.

Az sonra akşam yemeğine oturduk. Ev sahibi arkadaş, çok hoş, bol renkli bir sofra hazırlamıştı. Yere diz kırıp ya da bağdaş kurup oturduk. Nerden geldiyse aklıma bir tasavvuf büyüğünün menkibesi geldi. Hemen dile getirdim. (Zaten o yıllar Kur'an'dan başka her şeyi okuyorduk.)

Dedim ki, "Ercümend Ağabey..." Durdu. Başını kaldırıp bana baktı ve "Efendim. Buyrun." dedi.

Ben de, "Ağabey ... Bir büyük veli ... Yani bir Allah dostu. Böyle sizin gibi davet edilir. Bol çeşitli bir sofra hazırlanır. Ev sahibi sofraya buyur eder. Oturulur. Herkesler onun başlamasını bekler ve başlar. Bir iki lokma alınca geri çekilir.

Fark edenlerden biri, oldukça mütevazi, zarif bir ses tonuyla; "Efendim. Hoş görün. Neden bu kadar az?" diye sorar.

O da, oldukça sitemkar ve alıngan; "Kim için? Ne için? O kabir kurtları... şey ... böcekler için mi?" diye karşılıkl verir, deyince, Ercümend Ağabey, "Ooo olmadı işte... Halt etmiş o. Bu herifler ne kadar da çok nankör yahu..." dedi.

O an doğrusu bir yanlış yapmış, suçüstü yakalanmışcasına bir duyguya kapıldım.

Ercümend Ağabey bunu farkedince: "Boşver sen bunları da yemene bak. Bunlar için alınmaya malınmaya değmez. Sabırlı olalım. Biraz sonra bunların ümüğünü sıkıp ipliklerinin çürüklüğünü aleme ilan edeceğiz." dedikten bir süre sonra, dayanamayıp "Nankörler. Allah, yeyin, için, israf etmeyin. Nimetlerimi üzerinizde görmek isterim. Nimetlerim herkes için, ahirette de yalnız mü'minler için der, ama bunlar mı, bunlar nankör. Bir kendilerine değil, en çok da garibanlara zararları dokunur. Hayatlarını kuruntuları üzerine kurmuşlardır. Aslında bunların önderleri de bit gibidirler, kuytu yerleri severler, asalaktırlar. Araştırın, hepsi de varsıldır." dedikten sonra, bana dönüp "Yüreğin nasıl? Yüreğin? Yahu arkadaş yoksa sen de mi onların çekim alanındasın? Öyle dalıp dalıp gitme." dedikten sonra konu değişti.

Kalkıp üçlü koltuğa oturdum. Az sonra Ercümend Ağabey de gelip yanıma oturdu ve bir sigara yakıp "Bak arkadaş, biz birbirimize yardım etmeliyiz. Allah, insana yetenekler, iki büyük de rehber vermiştir. Bunlar, akıl ve Kur'an'dır. Biz yeryüzünün halifeleriyiz. Görevimizi yerli yerince yapalım diye Allah akıl vermiş, aklın bunaldığı ya da bir problemi çözmekten aciz kaldığı yerlerde de akla ışık tutacak bir de kitap vermiştir. Akıl etrafımızda olan diğer canlılara verilmediği için, onlar bir dakika sonra ne olacağını düşünme ıstırabından kurtulmuş bulunmaktalar. Onlar hep içinde bulundukları hali yaşarlar. Yani tek boyutludurlar." dedi ve; "Madem ki insan yeryüzünün halifesidir, öyleyse bir takım sorumlulukları da olacaktır. İnsanın üç önemli sıfatı vardır: İlim, kudret ve irade. Yapılacağı bilmek, bunu yapacak güce sahip olmak ve bunları gerçekleştirmek. İşte insan, bu niteliklerle diğer bütün varlıklardan ayrılmakta. Ancak böylece yaşanmaya değer hayat yaşanabilecekir." dedi ve; "İslam coğrafyası üzerinde, Moğolların, Haçlıların. Batılı emperyalist güçlerin elde ettiği hakimiyet sadece onların güçlerinden ve yeteneklerinden kaynaklanmamakta....

Aksine. bizlelerin fikri sefaletlerinden inanç bozukluklarından. hayat enerjilerini yitirmelerinden neşet etmekte.

Bakın kelimeleri secerek söylüyorum. Bu tasavvuf diniyle hesaplaşmadan bizlere sağlıklı bir istikbal görünmemekte. Allah aşkına sorarım size bu tasavvuf anlayışı Müslümanlann tevhid anlayışını bozmaktan başka ne işe yaramıştır? Oysa tevhid islamın özüdür. Yani belkemiğidir. Zatı ve sıfatlarıyla Allah yarattıklarından tamamen ayrı ve farklıdır. İslam bütün şirk anlayışlarını tarihin çöplüğüne gömdü. Ancak bu tasavvuf hülul ve ittihad inaçlarını yeniden diriltti. Üstelik tevhidin zirvesi olarak sunduğunu görmekleyiz. Yazık? Bunları iyice düşünmeliyiz.

Hind dinleri, Yahudilik. Hıristiyanlık, Zerdüştlük ve Yeni Eflatuncular inançlarına İslami bir boya vurarak Müslümanlara tevhidin zirvesi ve mükemmeli olarak takdim etmekteler. Kim bunlar? Bunları pazarlayanlar, Ümmetin baştacı ettiği, İbn El Farid, İbn Arabi Hallaç, Ebu Yezid El-Bistami. Abdülkerim El Cilli ve de onların izinden gidenler değil mi?

İbn El Farid, 'İkilik olmadığından, sıfatım onun sıfatı ve şekli benim şeklimdir. Çünkü biz biriz. O çağrılınca cevap veren benim, ben çağrılsam beni çağırana o karşılık verir.' demekte.

Muhyiddin İbn Arabi 'de; 'Gören de, görülen de odur. Alem O'nun suretidir. Alemin ruhu ve yöneticisi O'dur. O büyük insandır. Kamil, arif tapılan her şeyin hakkın açığa çıktığı ve kendisinde hakka ibadet edildiğini görendir. Onun için tapılan bu tanrılara taş, ağaç, hayvan, insan, yıldız melek gibi özel ismi yanında tapanlar onlara ilah adını vermişlerdir. O bana ibadet eder, ben de O'na ibadet ederim.' diyor.

Beyazıd El Bistami de: 'Allah'tan Allah'a çıktım. Nihayet ben de "Ey ben sen olan!" diye seslendi' diyor.

Bunlar peygamber inancını da bozmuşlardır. Muhammed insan ve son elçidir. İnsanlardan bir insandır. Oysa tasavvuf onu insanüstü olarak niteler. Güya bütün alemin onun için yaratıldığını bütün varlıkların ondan meydana geldiğini, herşeyden ve herkesten önce yaratıldığını söyleyerek müslümanların Peygamber inancını allakbullak etmişlerdir. Dahası bunlardan kimileri, Peygamber gibi vahiy aldıklarını, hatta aracısız aldıklannı iddia ederek Peygamberleri bile küçük görmüşlerdir.

Allah. kullarına şahdamarından daha yakın olduğu halde, bunlar Allah'a yaklaşabilmek için, tıpkı padişahlara yaklaşır gibi bir vesile, bir yakın bulunması, ona bağlanılması önerilir. İslamda ruhbanlık anlayışı hiç umurlannda bile değil.

Rabıta diyerek, namaz kılarken bile şeyhini gözünün önünde canlandırıp 'O'na hitaben huşu' ile diyecek kadar sorumsuzdurlar. Bunlar zavallı insanları kula kul etmektedirler.

Arkadaş, veli Allah'ın dostudur. Keramet büyüklük anlamındadır. Allah, en büyük, Kur'an yegane kitaptır. Keramet has Müslümanlıktır. Hep birlikte düşünelim." diyordu.

"Kur'an'da uçacağız, yemeden-içmeden yaşayacağız, insana tabiat üstü özellikler vereceğiz falan diye vaadler yoktur. Peygamber de Allah'ın bir veli kuludur. Daha peygamberliğinin başında açlık, sıkıntı, iftiralarla karşılaşmış, üstelik bütün bunları da dostlarıyla birlikte yaşamıştır.

Gaybı bilmemekte, casus bulundurmakta ve öyle haber almakta. Öyleyse nedir fevkaladelik? Fevkaladelik Allah'ı hoşnut etmektir.

Ama gel de bunları anlat. Bunların yapıp ettikleri hokkabazlıktır. Büyücülüktür. Yani aldatmaca. Yani Sömürü. Şöyle bir düşünün içlerinde hiç yoksulu var mı? Düşünün Allah aşkına!

Kim bu Celalettin Rumi? Bakın ne diyor Mesnevisi için; 'Bu kitap bana alemlerin Rabbinden inmedir. Temiz olanlardan başkası dokunamaz. Tanrı korur.' Ne demek bu? Bu Allah'ı tekzıp etmektir. Yani son nebi ayetini yalanlamaktır. Buna iman üzre olan cüret edebilir mi?" dedikten sonra uyku, türbe, hızır, devlet, hadis vb. konularda gecenin geç vakitlerine kadar konuşup tartıştık.

O gece "Sen kimsin" diye sorduklarında hayatını hikaye etmişti. Gerçekten anlattıkları kadar, hayatı da ilginç ve çarpıcıydı. Kısa yaşamına ne çok şeyler sığdırmıştı.

Geç vakitte yanından ayrıldığımızda, yanımdaki arkadaşla sabaha kadar yollarda tartışıp durduk. Bütün bildiklerimiz allak-bullak olmuştu. Alışılmışın dışında birisiydi. Biliyordu. Zekiydi ve de yürekliydi.

Ama ne olursa olsun, O'nu ancak kendini ciddiye alanlar yani kendine saygı duyanlar sonun kadar dinleyebiliyordu. Bir başka söyleyişle; hayata sorusu olmayanlar, özgüveni olmayanlar ve taklidin elinde olanlar ona tahammül edemiyorlardı.

O sürekli söyleyene değil, SÖYLENENE dikkat çekmekteydi. Ağıza değil, ağızdan çıkana bakın diyordu. Ama yüzyıllardır, hayat rehberini anlamadan kutsayanlara söz dinletmek kolay olmuyordu. İnsan bir kez beyin tembelliğine alışmaya görsün, bir türlü özgün olanı göremiyor, diri ve canlı vakitlere kuşanamıyordu.

Ama O yiğit insan baştacı edilen, fosil olmuş, çürümüş dedikoduların üzerine üzerine gidiyordu. Hiç kimsenin kınamasına küçümseyici bakışına aldırmıyordu. Eleştirilmeyecek insan yok, diyordu. Onlar insansa biz de insanız, diyordu.

O geceden sonra biz atalarının zanlarını din sanmış, çoğu kuruntularda din arayanları unutmamış, yüreklendirmiş ve her defasında arayıp, tanışlarla selamlar göndermişti.

O'nu ne zaman görsem, hep genç insanlarla birlikteydi. Çağıranlar, ağırlayanlar, tartışanlar, sahip çıkanlar hep genç insanlardı. Bir çoğu oğlu yerinde daha da genç olanlardı.

Bu duruma zor katlanılırdı. Ama o davası uğruna sonuna kadar katlandı. Dünyanın geçici komplekslerine girmedi. Aslında her özgürlük savaşımcısı da böyle değil miydi? Hz. Muhammed 40 yaşındaydı. Ama dostları kendinden daha gençti. Ebubekir, 30'larda, Ömer 20'lerde Ali ve Osman daha da genç değiller miydi?

Alışkanlığın kolaylığına sığmış ve yaşlılığın getirdiği edilgenlik, kalıplaşma, O'nun hayatında yok gibiydi. Görebildiğim kadarıyla manevra gücünü hiç yitirmedi. Akletmeyi hep öne aldı. Ama aynı zamanda coşkulu yaşamayı da geri plana itmedi. Sözgelimi. bir yanı hep çocuksuydu. Bazen yirmi yaşında bir eylem adamı, bazen gün görmüş bir büyük bilgeydi.

Eli öpülürken onu hiç görmedim. Dostça kucaklaşır, herkesle içinden geldiği gibi konuşur ve tartışabilirdi. Değer verdiği insanların tutarsızlıklarına çok serzenir ve alttan alta espiri yaparak üzüntüsünü yansıtırdı. Ölmeden sekiz saat önce; "Benim kişisel hiç kimseye bir düşmanlığım yoktur, bütün amacım yanlışların karşısında olmaktır." demişti.

"Birşeyler asırlardır, kabul gördü diye, o doğru olmaz. Şirkde İslamdan daha çok kabul görmüştür. Ama bu onun doğru olduğunu göstermez ki" derdi, ısrarla.

"Bilmeden samimi olmak yetmez. Kur'an, yeteri ve gereği gibi bilinmiyor. Eğer bilinseydi bu kadar çok ihaneter, hainlikler olmazdı." derdi.

Kur'an'a uygun olmayan bir veli kültürü oluşturmuşlar. Bunlar bir tür Tanrı gibidirler. Allah'a ait olan fiilleri vardır. Üçler, yediler, kırklar. Güya evreni bunlar yönetirmiş. Kendi arzularına uygun bir Allah sunmaktadırlar. Oysa, Allah'la kul arasına kimse gireme İslam aracılarla savaşmak ve onlara boyun eğmemek için vardır. Ama hem kendilerini hem de başkalarını yanıltmaktalar. Kimsenin cehaleti mazereti olamaz. Herkes tekamül etmek için yaratılmıştır.

Taassuptan kurtulmanın tek yolu, taassubu iyi bilmekle mümkündür. Bu tasavvuf temelsizdir. Allah'ın arsaları üzerine yapılan gecekondulardır. Yani yasak ruhsatsız yapılardır.

Kimse Allah'ın yasaklamadığı birşeyi yasaklayamaz. Virdler ve adetler koyanlar, bunları toplantılara taşıyanlar, bunları dindenmiş gibi gösterenler, kimi yerde yüksek-alçak sesle, kimi yerde vakitlere bağlayanlar, Allah'ı hakkıyla takdir edemeyenlerdir.

Allah, Araf-3'de Rabbinizden indirilene uyun! Ondan başka velilere uymayın!" diye uyarmakta.

Ercümend ağabeyi ilk böyle tanıdım. Adana'ya her gelişinde yanına adeta büyük bir çoşkuyla koştum. Allah rahmet etsin, çok hoş bir insandı. Birlikte ve yalnız olduğumuzda çok ilginç anıların tanığı oldum. Bir keresinde; "Bunları, yaşadıklarınızı yazmalıyız" dediğimde, kimi şeyler söyledi. Ben de o zaman hiç olmazsa bunları roman diliyle anlatalım, demiştim.

O günden sonra ne zaman karşılaşsak. "Yahu arkadaş ne zaman romanımız çıkacak?" diye yarenlik yapardı.

En son Adana'ya geldiğinde, ancak gecenin 23'lerinde kaldığı evde görüşebildik. İçeri girdiğimde beni görünce ayağa kalkıp "Al işte, güya romanımızı yazacak! Biz ölüp gittikten sonra mı?" dedi ve kucaklaşmıştık.

Oturduktan sonra, salondakilere; "Bana sözü var! Vay gardaşım vay!" dedikten sonra, dönüp hal hatırımı sordu. En son yazdığım "AZGIN" romanını çok beğendiğini, tashih için bana gönderdiğini, hemen geri iade etmemi istedi.

Ve yine ardından, "Ama bu gidişle sıra bize gelmeyecek." dedi. Ben de, "Abi ... Vallahi size hep mahcup oluyorum. Bu yaz inşallah sizi rahatsız edeceğim. Beni en çok düşündüren," deyince,

"Nedir O?" dedi. Ben de;

"Nasıl söylesem? Sizin hayatınız bir romana sığmaz ki. Nerden başlacağımı nasıl anlatacağımı bilemiyorum," dedim. Bana cevap vermeden, ordan birileri söze girdi.

İran'a gittiğinde, orada evinde kaldığı bir mollayla gece boyunca konuşmalarını kaldığı yerden anlatmaya devam etti:

Dikkatle yandan yüzünü inceliyordum. Hiçbir hastalık emaresi görülmüyordu. Ne kadar da coşkulu anlatıyordu. Sesindeki canlılık unutulur gibi değildi. Yüreğimden kopup gelen bir arzuyla; "Rabbim bu kuluna, on-onbeş yıl daha ömür ver. Attığı tohumların boy verdiğini araladığı kapıların havasını solusun..." diye içimden geçirirken, adeta sezmişçesine, koltuğunu yana çekerek, tam karşıma aldı ve yüzüme bakıp "Seni böyle daha rahat görebilirim." dedi.

O an çok duygulandım. Dokunsalar ağlayabilirdim. O yine kaldığı yerden devam etti. Duygularımı bastırıp dinlemeye çalışıyordum.

Diyordu ki, "Bu İranlı molla, 'Hz. Ali'nin peygamberden sonra, halife olduğuna dair, Kur'an'da 273 yerde işaret var. Ali'nin imamlığı ayetlerle sabit' diyordu. Ben mollanın ağzından lafı aldım ve mollaya; 'Bak molla, orada sözü edilen Hz. Ali değil, Ercümend Özkan' dedim. O 272 yerde de halifelik Ercümend'e işaret etmekte.' deyince, adam;

-Ama senin ismin orada yazılı değil ki, dedi.

Ben de ‘Yahu Ebu Talibin oğlu Ali diye yazılı mı ki?' dedim. Bir süre düşündü ve daha sonra, 'Bu konuyu kapatalım.' dedi.

Olur mu yahu? Kendi kuruntularınıza Allah'ın kitabını alet ediyorsunuz. Hiç Allah'tan korkmuyor musunuz? Bunları zanlarınızın ardına düşmüş, zavallı halkınıza anlatmalısınız. Yoksa insana gülerler ve Allah'a hesap veremezsiniz deyince, 'Aman ha! Ne yapıyorsun? Bunları halka söyleyemeyiz,' dedi. diye gürül gürül ta gecenin geç vakitlerine kadar konuşup tartıştı.

Yarın gündüz görüşmek üzere vedalaştık.

Arabaya bindik. İlk kez Ercümend Ağabeyi dinleyen bir genç çok doluydu. "Herşeyi silip süpürdü. 1500 yılı ezip geçti. Ne mezhep koydu ne de tarikat. Varsa yoksa kendi" dedikten sonra, bana dönüp "Abi siz nasıl buluyorsunuz?" dedi...

Ben de; "Bak, dedim. Biz haberden haberli olduğunu sanan bir toplumun üyeleriyiz. Beşeri görüşleri yani

mezhepleri din edinmiş ataların torunlarıyız. Dinin açıklaması kitabımızı genelde ne reddedenimiz ne de kabul edenimiz bilmemekte. Allah'ın, yalın, sade, apaçık kitabını, beşerin açıklamalarına muhtaç gören, dinin salt kaynağı Kur'an'dır diyemeyen onun yanında baska şeyler ekleyen adamlarız. Falan ............ dedikten sonra, acele etmemesini, Ercümend Ağabeyi tanımaya çalışmasını salık verdim.

Eve geldiğimde, evin önünde, bahçede epeyi durdum. İçimden, bu yaz uzun uzun görüşmeliyim dedim. Ne yapıp edip artık bilmediğim yanlarına dair notlar almalıyım dedim. Konuşmak için evin önünü, çiçeklerin, ağaçların arasını planlayarak içeri girdim.

Gece sabaha yol alırken uyudum. Sabah kalkıp işe gittiğimde uykusuzluğun etkisiyle izin alıp gidip uyumayı düşünürken, telefon sesiyle irkildim telefondaki ses evinde konuk olduğu, Vedat Bey'in sesiydi.

Ağabey! Ercümend Ağabey biraz önce kötülendi! şimdi Orta Doğu Hastanesinde... Hepimiz ALLAHTAN GELDİK, ONA DÖNECEĞİZ! RABBİM HEPİMİZE RAHMET ETSİN dediğinde adeta donup kaldım.

Bir süre sonra kendime geldiğimde arabayı kullanamayacağım endişesiyle, yanıma işyerinden O'nu da tanıyan bir arkadaşı alarak yola koyulduk.

Çok ölüm olayına tanık oldum. Ama hiç bir ölüm olayı beni bu kadar etkilemedi. En çok ortak yanım olan biriydi Yaşadığım zaman içinde sözünün eri, doğru bildiklerinden ödün vermeyen, hemen her konuda söyleyecek bir şeyleri olan, kin gütmeyen, sözünü çekmeyen, ince, esprili, uzun, upuzun yürüyüşlere çıkabilecek bir insandı

"AZGIN" romanımın ebesiydi, velisiydi, mimarıydı. Yazarken İktibas Dergisinden, Ercümend Ağabey'den ne çok yararlanmıştım. Okuduğunda, daha bitirmeden beni aramış, kararını vermiş ve onbeş sayfa kaldığını söylemişti. "Beğendim" diyordu, hemen özgeçmişimi, bir resmimi göndermemi istiyordu.

Romanda, "Başkahraman Beşir çok tanıdık biri çok sevdim onu" diyordu. Ben de, "Ağabey, o senin beyninin, yüreğinin ürettiği, doğurduğu birisi..." dedim.

Bana, "Telefonu fazla uzatmayalım, gelince görüşürüz, arkadaşlara selamlar," demişti.

Dilerim sonsuz selam yurdunda buluşuruz.

Rahman'ın rahmeti üzerimize olsun. Salt O'na kulluk eder, yalnız O'ndan şefaat dileriz.


Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
eksi not | artı not

busy
 
< Önceki   Sonraki >