Ercümend Özkan Sitesi - İlay-ı Kelimetullah uğruna istikrarlı ve tavizsiz bir mücadele

Dinamit Programları

Dinamit Programi Kanal DDinamit Programi Kanal 6
Buradasınız:Ana Sayfa arrow Ercümend Özkan Özel Sayı arrow Görüşler arrow Hüseyin Alan İle Röportaj
  • Decrease font size
  • Default font size
  • Increase font size
  • default color
  • green color
  • blue color
Hüseyin Alan İle Röportaj PDF Yazdır E-posta
Yazar Hüseyin Alan   

"Beklenen Vakit" Gazetesi ile 18.02.1995 tarihli Röportajdır. Gazete adına Ege bölge temsilcisi Süleyman Bey.

B.VAKİT : Sizi tanıyabilir miyiz?

H.ALAN : Bismihi Teala. Evvela size ve nezdinizde gazetenize teşekkür ediyorum. Böyle bir imkanı bize tanıdığınız ve Ercümend Özkan gibi bir değerin tanınmasına ve tanıtılmasına vesile olduğunuz için.

Adım Hüseyin Alan 1955 Kırşehir doğumluyum. 1986 Yılından bu yana İzmir'de ikamet ediyor ve serbest ticaretle uğraşıyorum.

B.VAKİT : Allah rahmet eylesin. Ercümend Özkan'ın yakın arkadaşlarındandınız. Sizinle şöyle bir geçmişe yolculuk etsek, bize Ercümend Bey'i tanıtır mısınız?

H.ALAN : 24 Ocak 1938 yılında Kırşelir ili Mucur ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini, sırasıyla Mucur Kırşehir ve Kayseri'de tamamladı. O yıllarda spora merak sarmış ve boks dalında bölge şampiyonu olmuştur. Daha sonraları bir daha spor yapmaya vakit bulamamıştır. Meraklı, dikkatli ve sorgulayıcı bir yapıya sahipti. Henüz o yıllarda ilçesinde arkadaşları ile birlikte ezanın Türkçe okunduğu zamanlarda, Arapça ezan okuyan cami imamını jandarmaların uzun takiplerinden nasıl kaçırdıklarını anlatırdı. Bu olayı her naklinde Cumhuriyet idaresinin müslümanlara ilk yıllarda yaptıklannı hatırlatırken gözlerinin dolu dolu olduğunu dinleyenlerini de ağlattığını unatmak mümkün değildir... Yine daha o zaman, vilayeti Kırşehir'de bile olmayan büyükçe bir kütüphane kurulmasında, dönemin başbakanı Menderes'le bizzat görüşmeler yapıp öncülük etmişti. (O yıllarda kasabalı birisinin bir başbakanla görüşebilme cesaretini göstermesi mucize olsa gerek. Köylünün şehre sokulmadığı, adam yerine konmadığı ve görüldüğü yerde dövüldüğünü hatırlarsak, kastımız anlaşılır.) Aslen İnegöl'lü olan, babasının ağır ceza reisliği nedeniyle Kırşehir'de ikamet eden muhterem hanımı ile evlenmek üzere söz kesiyorlardı.

Sonra Ankara'da Üniversite yılları başlar. İlkin Hukuk Fakültesi son sınıfa kadar okur. Sonra Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Arap Fars dili bölümü 3. sınıftan ayrılır. Bu yıllarda o dönemin fikri faaliyetlerinin yoğun yaşandığı Türk Ocaklarına takılır. Cumhuriyetin kurucularından ve bakanlık yapmış nice elitlerini yakınen tanıma fırsatı bulur. Hamdullah Suphi Tanrıöver gibilerden, yakın tarih ile ilgili ilk elden ve sağlıklı bilgileri edinir. Böylece rejimi tanıma, tahlil etme imkanını elde etmiştir. Meraklı ve yetenekli karakteri, becerileri ve de düzgün fiziği ile o da dikkatleri epey çekmiş olacak ki, Adalet Partisinin kurucu üyelerinden dönemin ağır topu Sadettin Bilgiç kendisini milletvekili yapmak ister. Kabul etmiş olsa idi, o zaman meclisin en genç milletvekili olacaktı (25 yaşlarında). Her Türk gencinin gönlünde yatan böylesi çarpıcı teklifler daha sonraları 1970'li yıllarda yeniden tekrar edilecek, hatta Valilik olsun kabul etmesi istenecekti. Türkiye'de Üniversitelinin pek olmadığı, Müslümanların ise neredeyse hiç olmadığı yıllardı. Böylesi teklifleri hiç tereddütsüz geri çeviriyordu. (Şimdi bu mevkileri kapabilmek için, insanların iki seksen atladığını, en yakın dostlarını bile bu uğurda silkeleyip geçtiğini görünce insan mukayese yapmak gereğini bile duymuyor.)

O dönemlerde İslam düşüncesi, İslami kavrayış pek yoktu. Var olan anlayışlar milliyetçi-muhafazakar çizgiden öteye geçmiyordu. İslamın adından bile bahsedilmesinin unutturulmaya çalışıldığı yıllardı. İşte bu anlayışlardan alacağını almış fakat yeterli bulmadığından arayışlarını sürdürmeye devam ediyordu. İşte o zamanlarda Hizb-ut Tahrir'in Türkiye'de ki elemanları ile karşılaştığında, onların anlattıklarını çarpıcı bulduğunu ifade ederdi. Beraberliklerinden kısa bir süre sonra da Hizb'in Türkiye, sorumlusu olur. Dünyadaki siyasi olayları, uluslararası politikayı İslami açıdan tahlilleri, Ortadoğu İslam ülkeleri ile ilgili emperyalist planların değerlendirilişindeki sağlıklı anlayışı, İslam'ın ideoloji olarak, bir dünya görüşü olarak ortaya konmasındaki anlayış ve zihinsel yapıyı, Hilafet-devlet ve İslami toplumla ilgili o güne kadar tanınmayan biçimde ortaya koymuştu, derdi. Bugün çoğunun dar-ül bekaya göç ettiği arkadaşları ile, Türkiye'de hemen herkesin dikkatlerini çekecek şekilde faaliyetler göstermişlerdi. 1967 yılında yakalanıp hapse atıldığında, bugün müslümanlar için vesika sayılabilecek savunmasını şöyle bitiriyordu: "Sizler bana 100 yıl ceza verseniz, Allah'ta 101 yıl ömür verse, kalan bir yılda da Kemalist rejimi yıkmak, yerine İslami rejimi getirmek için çalışacağım". Ceza evinde iç tartışmalar neticesinde, kendi deyimiyle "dokuz talak" ile Hizb'den ayrılmıştır. Artık çalışmalarını yalnız yürütmeye başlamıştı. Siyasi ve fikri çalışmalarını devam ettiren Ercümend ağabey legal bazda Ocak 1981'de çıkartmaya başladığı ve halen de devam eden İKTİBAS dergisindeki yazıları ile, kavram, siyasi yorum ve metuplara cevapları ile geniş kitlelere ulaşmıştı. Son yıllarda ise panel, konferans ve sempozyumlar vasıtasıyle insanlara doğrudan ulaşmaya çabalıyordu.

Kovuşturmalar, gözaltına alınmalar ve kısa aralıklı hapis cezaları, O'nun hayatının bir parçası olmuştu. Günümüzde müslümanların pek sık karşılaştığı bu olaylarda, O'nun ilk dönemlerinde, İslam için nadir vakalar oluyor ve ender insanlar çıkıyordu.

Yayınlanmış iki kitabı (İnanmak ve Yaşamak ile Taavvuf ve İslam) ile birlikte, yayımlanacak bir çok eseri olan Özkan, 24 Ocak 1995 günü Adana'da vefat etmiştir. Geride ikisi erkek 5 çocuk ve binlerce ehlinden insan bırakan Ercümend ağabey, son nefesini, çok sevdiği ve hiç ihmal etmediği çalışmaları üzerinde iken vermiştir. Allah gani gani rahmet eylesin ve merhameti ile yargılasın... (amin)

B.VAKİT : Her insanın yapmış olduğu bazı hataları vardır veya öyle değerlendirilir. Ercümend Bey'in toplumdan en çok tepki aldığı konuları bize açar mısınız?

H.ALAN : Şüphesiz Ercümend ağabey de bir insandı. tu anlamda kusur ve hatalardan münezzeh değildi. En çok eleştiri alan ve kendisinin de kabul ettiği uslup sertliğidir. Kavgacı görüntüsü, titizliği ve hassasiyetinden doğan geçimsizliği (!) nedeniyle çok eleştiri almıştır. Bu yanı ile belki de en çok eleştirilen birisi idi. Kolay beğenmezdi, her şeyin en iyisi olsun isterdi. Çalışma temposu çok yüksek olduğu için onunla çalışmak zordu. Dakikti, her şeyi zamanında yapılsın için didinirdi. Esasında çok nezih, beyefendi, hatırşinas bir yapıya sahipti. İnsani ilişkilerinde ondan etkilenmeyen, ikramlarında ondan memmun kalmayan yok gibidir. Müminlere gösterdiği şefkat ve merhameti de, bu konudaki hassasiyeti de, titizlenmesi de dillere destandır. Lakin bu yanı ile pek tanınmadı Türkiye'de. Tanıma fırsatı bulanların şahitlik edeceği gibi bu tarafı adeta gölgelendi. Küçük oğlu yaşındaki çocuklara, gençlere bir kelime öğretebilmek, bir konuda olsun güzel ahlakı tanıtabilmek için sabırlı, yüksünmeyen davranışları unutulmayacak kadar fazladır. Kin tutmak nedir bilmez, küsmek-darılmak gibi tutumları yoktu. Kendisine küfredenleri bile affetme olgunluğuna sahipti.

Uzun yıllar süren ve hiç sapma göstermeyip dosdoğru bir çizgide uzanan İslami anlayış ve yaşayış sürecinde, olumsuzluk arzeden, tepki çeken yönleri aslında davasına sadakatinden geliyordu. İslama dışarıdan gelecek muhalefet ve yıkıcı hareketlerden şikayetçi olmadı. Nasıl olsa onlar belliydi ve tanınıyorlardı. Oralardan gelebilecek zararlara müslümanlar hep hazırdılar zaten. Ancak İslam adına ortaya konan ve içerden gelen yanlışlarla uğraşıda bir ömür harcadı. Kirlenmiş, bulanmış İslam anlayışları, İslam adına sokulmuş ve sokulmaya devam eden sapkınlıklarla olan mücadelesinde haketmediği iftiralara boğuldu. Bu konudaki hassasiyeti ve titizliğinden dolayı kavgası vardı onlarla. Yılmadı, doğru bildiği, inandığı konularda, insanların levminden değil, Allah'ın hatırını kırmaktan çekinirdi... İşte bu nedenlerle geçimsiz ve kavgacı idi.

Buradan hareketle, toplumda en çok tepki çeken konuların başında tasavvuf, sünnet anlayışı, demokratik usullerle siyaset yapılamıyacağında vazgeçilmez tavrı, bu nedenlerden dolayı da kendini beğenmiş!ik(!) suçlamalannı sayabiliriz. Buraya birde 1980'li yılların radikal anlayışlarının getirdiği acemilikle, müslümanların kimi ahlaki ve stratejik hatalarına karşı İslam ahlak ve terbiye kurallarını, hukuki incelikleri yazınca aldığı tepkileri eklemek lazım. İsmiyle müsemma haline gelen bu konuları başlıklar halinde vererek geçelim. İlgi duyanların daha geniş malumatlar için İktibasdaki kendi yazılarına müracaatlarını izninizle salık vererek.

B.VAKİT : Ercümend Bey, İKTİBAS adı altında bir dergi çıkartıyordu. Bunu çıkartmaktaki amacı neydi? Bu dergi yeni bir oluşum değil, İslami basının İktibas-ı idi.

H.ALAN : Ercümend Bey, çok güçlü bir kişilik, derin ve engin bir anlayış ile beraber pratik olarak da bir dava adamı idi. Bu yolda epey bir birikime ve tecrübeye sahipti. Dergi yayını öncesi çalışmaları vardı zaten. Fikri ve siyasi çalışmalarının ürünlerini ve birikimlerini anlatmak ve yansıtmak üzere arkadaşları ile dergi istişareleri sonucu dergi çıkarmaya karar vermişlerdi. Dergi sanıldığı gibi, yalnızca İslami basından iktibasları içermiyordu. Bütün basından iktibaslar ve çeviriler bir kısmıydı derginin. Ve bu kısımda siyasi bilinç kazandıran, uluslararası ve bölgesel çapta müslümanları yakından alakadar eden konular ile İslam dünyasından ilgili konular yer alırdı. Derginin diğer kısmı ise Selam İle yazılarında işlediği muhtelif konular, her sayısında yer alan siyasi ve aktüel konuların yorumu, Kavramlar başlığı ile temel islami kavramların izahı ve son olarak da mektuplara cevaplarda tartışmalarını ve kanaatlarını görürüz.

Şimdilerde Allah'ın yardım ve bereketiyle çoğalan ve giderek asıl mecrasına oturmaya başlıyan bilinçlenme hareketinde, bu bazda oluşan kimliklerde hem kendisinin ve hem derginin unutulmaz katkıları vardır. Dolaylı ya da direkt olarak insanlarımız üzerinde inkarı kabil olmayan katkıları ile yanlışlar karşısında korkusuzca mücadele verebilmenin örneklemelerini buluruz buralarda.

B.VAKİT : Ercümend Bey "İslami Parti kuralım" tartışması ile neyi amaçlıyor?

H.ALAN : Bu sorunuz için size çok teşekkür ediyorum. Bu vesile ile önemli bir konuyu anlatma fırsatı verdiğiniz için. Ben Ercümend Bey'i 1981 yılında tanıdım. Benden çok önceleri, kısmen yukarıda bahsettiğim bir takım çalışmaları vardı, O ve arkadaşlarının. Ancak şurası bir gerçek ki, Ercümend Bey bir çok konuda, bir çok olayları önceden sezebilen, görebilen bir yapıya sahipti. Bununla kastımız şudur, bütün işi İslami çalışmalar ve faaliyetler olan, dünyalık ticaretini bile bu yola uygun düzenleyip başka hiç bir işle meşgul olmayan, tabiri caizse İslam ile kafayı bozan Ercümend ağabeyin bu özelliği, kendisine kıyasla mesai dışında ya da artan zamanında bu işle meşgul olanlara karşı fark atıyordu. Dolayısı ile bazı konularda öncü olması kaçınılmazdı. Lakin bu farkın tabii olarak da bir dezavantajı oluyordu. O da diğerlerine bazı konuları anlatabilmenin, kabul ettirebilmenin zorluğu. Tarihte de bu durumlar böyle değil midir? Buraya bir de insan psikolojisini, toplum sosyolojisini hesaba kattığımızda kastımız iyice anlaşılır oldu herhalde. Parti meselesi de böyle bir konu idi.

Dünyada meydana gelen siyasi oluşumlar, ABD'nin etkinliğini devam ettirebilmek için geliştirdiği yeni stratejiler ve taktikler geliştiriyor ve sonuçta ülkemizde de yansımasını Özal'lı yıllarda bolca uygulamasına şahit olduğumuz uygulamalar yürürlüğe giriyordu. Daha önceden karşısına aldığı İslamı artık yanına almak kararına varıyordu ABD ve müttefikleri. Böylece ekonomide, siyasette ve toplumsal alanlarda daha önceden dışlananların sisteme entegrasyonu söz konusuydu. Bunun için bütün kanallar açılıyordu. 75 yıldır Müslümanların dışlanması, horlanması bitmiş yerine sistem nezdinde meşruiyet takdim edilmişti. Ancak İran Devriminden, Afgan direnişinden vs. etkilenen "radikal" islamcıların taleplerinin de önü alınmalıydı. O yıllarda şura kurma çalışmalarını hatırlayınız lütfen. İşte böylesi bir ikilemde, rejim kendi eliyle İslamcı partiler kurar ve çok önemli bir potansiyeli entegre ederler düşüncesinden hareketle, biz daha evvel hareket etmeli ve bu imkanı onlara vermemeliyiz diye düşünürdü. Birleşik komünist partisinin 1.5 yıl gibi kırılma ve başvuru sürecini hatırlayınız lütfen. İşte o günün geldiğinden hareketle, böylesi bir girişimi kamuoyuna duyurdu. Hemen akabinde de müslümanların istişaresine açtı. Tüzüğü ve proğramı ile tamamen Kur'an'a dayalı olduğu, mevcut kanuni mevzuata hiç uymayacağı için kurulması ile kapatılması (başvuru süresi ile red tarihi arasındaki zaman hariç) bir olacaktı. Ancak hareket siyasi bir adım, stratejik bir atraksiyon olacak, kamuoyuna bir anda imaj verilecek, sonuç olarak da gündeme net olarak girilecekti. Türkiye'de, öteden beri ilk defa çok net biçimde kamuoyuna İslam duyurulacak, tebliğe bütün çıplaklığı ile devam edilecek ve dost düşman herkesin başka türlü anlayamayacağı bir zemin oluşturulacaktı. Ancak bir çok konuda olduğu gibi, bu konuda da ilk olmanın güçlüğünü yaşadı. Buna bir de ani kararı, hızlı çıkış ve bu konudaki yalnızlığı eklenince amaç gerçekleştirilemeden akamete uğradı. Sonraki yıllarda yeniden değerlendirilmek üzere geri çekildi...

Son zamanlarda gerek yakın çoğrafyada ve gerekse Türkiye'de, müslümanlar TERÖRİST damgası ile anılır ve bu suçlamalarla da tutuklanır oldular. Oysa İslam'ın terör ile uzaktan yakından hiç bir alakası yoktur, tarihte böylesi eylemlerin kaydına rastlanmaz. Sistem, kendini legal (açıkça) ifade imkanı bulamayan, belkide bulmak gereği duymayan müslümanları TV'lerde gösterdiği zaman, en yakın komşuları bile kendisinden korkmaktadır. Yedikleri damgayı kamuoyu doğru kabul etmektedir. Bu durum, karşı tarafın olduğu kadar müslümanın kendi kusurudur da. Onlara böylesi fırsatları, bizler kendimiz vermekte değil miyiz? İşte burada haklılığımızı, dürüstlüğümüzü açık ve net olarak ifade edebileceğimiz, legal bir zemine nasıl ihtiyaç duyulduğu ortadadır. Önemli olan yanlış imajları yaygınlaştırıp, kitlesel terör iddiası ile TV'lerde boy gösterme fırsatını vermeyelim. Tabiidir ki en yakınlarımızdan başlayarak kendimizi doğru ifadelendirmek ve tanıtmak buna bir engeldir. Ancak kitlesel boyutta engel olamayacağı ve kastın bu olduğu açıktır.

Parti olayında garip olanı şuydu. İstişari toplantıda kabul veya reddetmek, herkesin en doğal hakkıdır. Ancak O, kendisini çok net anlattığı halde O'nu anlamak istemediler. Bir ömür demokratik siyasi çalışmalara muhalefet eden Ercümend Bey'i demokratik parti kurmakla, artık bu işin parasını toplamaya başlamakla suçladılar. O'na gönül desteği verenleri vazgeçirmeye, etkilemeye çalışanlar oldu. İlahi tecelliye bakın ki onu tanıyanlar yapıyorlardı bunları, tanıyıp bilmeyenlere ne denir?

B.VAKİT : Ercümend Bey kamu oyunda Kur'an'a göre yaşayan ama hadisleri pek önemsemeyen bir şahıs olarak tanınıyor. Bu konu hakkında sizden ayrıntılı bir bilgi alabilir miyiz?

H.ALAN : Cevaplaması zor bir soru. Zorluğu, O'nun adına cevap vermekten geliyor. Bir de konunun, en çok yanlış anlaşılan meselelerden oluşundan. İnsanlarda oluşmuş ön kabuller, düşünce kalıpları nedeni ile anlaşılamamak da eklenirse, muradımız anlaşılır sanıyorum.

Dergide de uzun yıllar yazageldiği gibi, Müslüman olmanın, İslamı gereği gibi anlamanın olmazsa olmaz şartı, Kur'an ve onun pratik uygulaması olan sünnettir. Buradaki sünnet, peygamber (as)ın bizzat pratiğe aktardığı, günlük davranışlarında prensip haline getirdiği hukuki, ibadi, siyasi davranışları ile cemaat reisliği dolayısıyle seçimlik olduklarımız hariç bütün tavırları ve davranışlarıdır. Peygambersiz Kur'an'ı anlamak, peygambersiz Kur'an'ı yaşamak mümkün değildir. Peygamberi bu anlamı itibariyle devreden çıkarttığınız zaman, Kur'an teorik bir kitap olmaktan öteye geçemez. Bu ise Allah'ın muradına aykırıdır, zira Allah kitapları ile birlikte Resul-Nebi'lerini de göndermiştir. (Ya da tersi)

Peygamber (as) bize Kur'an'da "usvetül hasene" olarak gösterilir. Burada Resul (as) pratiği, örnekliği Kur'an'a ters olamaz. Vahy'in dışında, vahy'e dayanmayan bir sünnet anlayışı evvela asıl olan Kur'an'a uymaz. "Eğer o, bazı lafları uydurup bize iftira etseydi, elbette ondan sağ elini alırdık. Sonra onun can damarını keserdik. Sizden hiç kimse buna engel (de) olamazdı." Şimdi bu ayete rağmen O'nun kendi yanından, "Şu benim Rabbimdendir" diyebileceğini düşünebilir misiniz? Ashabı'nın çoğu zaman peygambere: "Ya Resulallah, bu söylediğin önüne ve arkasına geçemiyeceğimiz bir hüküm mü, yoksa kendi kanaatiniz mi?" dediğini ve eğer Resulün kanaati ise konuyu istişare ettiklerini görüyoruz. Böyle bir vasatta, Rabbinden aldığını ortaya koymalı değil mi? Elçi kendisine bildirileni gözleyecek ya da birilerine özel bildirimlerde bulunacak, böyle bir şey asla ve kata mümkün değildir.

Peygambere rağmen bir ibadet şekli ve biçimi de düşünülemez. Bu konu yalnızca namaz, hac... gibi ibadetlerde değil, siyasi, hukuki ve toplumsal konularda da böyledir. Esası Kur'an'da belirtilmeyip, günün şartlarına ve getirdiklerine göre yine Kur'an'dan hareketle ve değişebilir içtihadlar ve hükümler istisna. Resul (as)in ahlakı Kur'an'dı. Ahlakı Kur'an olan elçinin, O'nda belirtilmeyen, onda bulunmayan ya da O'na ters gelecek, O'nunla çelişebilecek bir şey söylemesi mümkün değildir. Nihayet O, kendisini gönderen makamın (Şari) elçisi idi. Dolayısı ile hem tebliğci ve hem de tebliğ ettiklerinin öğreticisi idi. Biz bu dini O'ndan öğrenmek durumundayız. Çünkü O, bu konuda yanlış yaptığı zaman düzeltiliyordu. Çünkü O örnekti ve Allah O'na yanlış yaptırmazdı (Bal şerbeti olayını burada hatırlatmak isterim).

Hadis konusunda Ercümend ağabey, kendisinden önce bir çok ulemanın da yaptığı gibi seçkinci idi. Hadislerin subut olarak zanni delillerden olduğu malumdur. Peygamber adına, çok çeşitli sebeplerle, bir yığın uydurulmuş hadisler olduğu ve hadislerin Kur'an gibi Allah'ın koruması altında olmadığı bilinen bir vakıa. O nedenle, her hadisi, peygamber adına söylenmiş bile olsa, kabul durumunda değiliz. Elimizde şaşmaz ölçü vardır. O'na (Kur'an) ters düşen, O'nunla çelişen, O'nu tekzip eden bir hadisin Peygamber tarafından söylenmiş olması mümkün değildir. İşte insanların buradaki zaafı, hadis diye, Peygamberden gelen her habere, ya da hadis kitaplarında kayıtlı diye her söze inanmalarıdır. İşte bu zaaftır ki, insanlar kitaba bir şey ilave edemedikleri için peygamber adına söylemişlerdir söyleyeceklerini. Aslında burada peygambere iftira söz konusudur.

Konunun bir başka yanını şu ayetle açıklamaya çalışalım: "Ben de sizin gibi bir insanım. Ben ancak Rabbimin bana vahy ettiklerini sizlere söylüyorum. Onlara ilk önce ben uyuyorum ve sizleri de uymaya çağırıyorum." Ve bu anlamda 18/110,41/6,10/15... ayetlere bakılabilir. Burada elçinin vahy ilişkisi, irtibatı dışında bizler gibi bir insan olduğu, yeme, içme, evlenme, çarşı pazar, giyim kuşam, tüketim alışkanlıkları... vs. gibi bütün konularda o da bir insandır ve bu konularda çağlar ötesi, toplumlar ötesi genel geçer ve de bağlayıcı bir sünnet hadis etmiş değildir. Bir başka deyişle bu konuların sünnetle uzak yakın bir ilgisi yoktur İlgilileri, Rıyaz üs Salihinin ön sözüne müracaat edebilir.)

Peygamberin İslamı nasıl uyguladığı bizim için çok önemlidir. O nedenle konuyu yeterince incelemenin şart olduğu kanaatindeyiz. Bunun için peygamberin hayatını, devrelerini çok iyi bilmek ve anlamak durumundayız. Daha önceki kavimlerin elçilerini, kendilerinde olmayan vasıflarla nitelendirdikleri gibi olmayalım. Esatire ve efsaneleştirmeye gitmeyelim. Zaten elçilerin buna ihtayaçları da yoktur. Bilinmeli ki Resule uymak Kur'an'a uymaktır. Kur'an'ı aradan çıkartıp, Kur'an dışı bazı kitaplara uymak değildir. Peygamberler "Rabblerinden kendilerine bildirilene uyan kimselerdir. "(6/50) Pekala, Rabbin bildirdikleri de kitap (Kur'an) ta değil midir? "Doğru sözü işitip de kulak verenler" (50/37) ve "Atalarının yürüdüğü yolda yürüyenler olup, akletmeyenler" (2/70) den olmamak için, konunun hassasiyeti ve önemi açıktır. Kur'an'da Peygambere itaatle, 0'nu sevmekle, O'nu örnek almakla, O'na teslim olmakla ilgili sayısız ayetler vardır. Lakin insanoğlu kolaycılığı ve hazırcılığı sevdiği için mevcut hazır, yaygın görüşlerden birisini hemen kabulleniveriyor. Oysa birbirlerine gösterdikleri ilgi ve alakayı Kur'an'a göstermedikleri için, konu anlaşılmaz hale gelmektedir. Halbuki bu insanlar ve hepimiz, Allah'ın kitabından hesaba çekileceğiz, başka kitaplardan değil.

Burada sünnet anlayışları ile kıyaslama yapmama izin veriniz. Kur'an'da peygamberler ve hayat çizgileri ile ilgili mücadelelerini uzun uzun anlatan ayetler vardır. Ben, hiç bir peygamberin, içinde yaşadığı toplumun güç odakları ile çıkar ilişkilerine girdiğini, onlarla uzlaşmalar yaptığını, değişen şartlara göre onların da değiştiğini insanların hatırı ve gönlü kırılmasın diye sevecen olmaya zorlandığını, onlarla iyi ilişkiler kurmak uğruna tebliğ ettiği dinin hükümlerini görmezden geldiğini, dini parçaladığını, nabza göre şerbet verdiğini görmüyorum. Kur'an ortadadır. Bu gözle lütfen bir daha değerlendirelim. Yukarıda saymaya çalıştığım olumsuz şartların olumlu hallerini peygamberler yaşadı ve bu uğurda da olmadık sıkıntılara, dövülmelere, yurtlarından kovulmalara ve hatta öldürülmelere maruz kalmadılar mı? Peygamberler bu hallere insanlarla geçimsizlik olsun, onlarla cıngar çıksın diye düşmediler herhalde. Öyleyse, peygamberlerin bu halleri, bu tavırları sünnet değil midir? Sünnet sadece yeme-içme, giyim-kuşam, örfü müdür?... İçinde yaşadığımız toplumda, insanlar 2.000 TL. daha ucuza ekmek alabilmek için saatlerce kuyruk bekliyor, işçi ve memurlar ev kirasına 30 gün çalışmak zorunda kalıyor, çok geniş halk kesimi, bir sabah alınan kararla yıllardır sahip olabildiği mütevazi servetini bir günde kaybediyor ve toplumsal zulüm ortalığı kasıp kavuruyorken, beri yanda birileri KARUNlar gibi yaşamaya devam ediyorlar. Sünneti böyle anlayanların gündeminde ise, bu zulmün sorumluları ile, böylesi zulümlere geçit veren sistemle ilgili bir konu yok. Ne olup bittiği ile alakalı, zulmü ve kaynağını tesbit edip karşı koymak bir yana ortaya koymak bile yok. Hatta demokrasinin faziletlerinden bahsedilir, sistemin müesseseleri sahiplenilebilir... Şimdi sormak gerekmiyor mu, Allah aşkına? Bu üstadlarımızın, alimlerimizin, abilerimizin tavrı mı sünnete uygun? Bu mu peygambere uymak, bu mu sünnet? Eğer öyleyse peygamberler nefislerini boşuna tehlikeye atmışlardır (!). Ebu Hanifeler, İmam Malikler... hem de hilafet idaresi altında boşu boşuna işkence gördüler. Mahmut Kaçar kardeşim yanlış yaptı (!), zulm (!) etti kendisine, öyle mi? Yahut şunu sormak gerekmiyor mu? Peygamberler ve onları takip eden bu insanlar şahsi meseleleri uğruna mı bu hallere düştüler?

Vallahi onların bu hali, Fransa'nın meşhur komutanı Bonaparte'in şu sözünü ettiği hale, ne kadar da benziyor. "Benim papacı olduğum söylenecek. Hiç bir şey değilim ben. Mısır da müslümanım, burada katolik olacağım. Devlete sürekli ve sağlam desteği ancak din sağlayabilir... Bir adam tıka basa yiyerek şişen bir başka adamın yanıbaşında açlıktan ölürken, ortada kendisine; "Tanrı böyle istiyor, kiminin zengin kiminin yoksul olması Tanrıdandır; ama ilerde, öte dünyada iş başka türlü olacak, diyen bir otorite olmazsa, o adam bu farklılığı anlamayacaktır. "Bonaparte'in bu fikirlerle bir amaç güttüğü ortadır: Papanın, Fransa katoliklerinin cumhuriyete yeniden boyun eğmesini, örgütlemesini sağlamak." (Dine karşı düşünce tarihi Albert Bayet, Broy yay.sh.88)

Bu mukayeseyi şöylece bitirerek konuyu bağlamak istiyorum. Ömrü peygamberi çizgide sıkıntı ve çilelerle geçen Ercümend ağabey sünnet anlayışı yanlışda; bir eli yağda öbür eli balda hayat sürenlerin, haksızlık ve zulüm karşısında sus pus olup, herşeye razı görüntüsü verenlerin mi sünnet anlayışı doğrudur? Bu konuda son söz olarak Ercümend ağabeyin tanıyıp bilebildiği ve tesbit edebildiği kadarı ile, eleştirilerin aksine, her konuda Peygamberi örnek alarak yaşadığını ve hep o örneğe benzemeye çalıştığını söyleyelim.

B.VAKİT : Son zamanlarda, Müslümanlara karşı yapılan saldırılarda onu daima müdafi avukatı olarak görmekteyiz. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

H.ALAN : Soruyu Müslümanlara karşı değil de İslama karşı diye çevirirsek, daha anlaşılır hale getiririz sanırım. Ercümend ağabeyin en büyük özelliklerinden birisi, İslamı doğru anlamak, yanlış ve eksik anlayışları doğru ile kıyaslayarak düzeltmek ve bulduğu doğruları da sonuna kadar savunmaktı. Öylesine ki, bu özelliği onu en güzel şekilde tasvir ve tavsif eder. Kur'an'i İslam, Kur'an Müslümanlığı için bu bazda konunun anlaşılması, bilinmesi ve uygulanması için sağlığını, ailesini, geleceğini bu amaçla ve bunun için saymış ve ömrü hitam bulana kadar da bu yol üzre olmuştur. O nedenle, İslama gerek içeriden ve gerekse dışarıdan gelebilecek, gelen her muhalefet ve saldırıya, vüzati nisbetinde karşı koymuştur. O'nun için bir Müslüman çok değerli ve çok kıymetli idi. Anaç kuşların yavrularını korumasındaki titizliği gibi titizlenir, bunu da kıdemi, yaşı ve tecrübesi itibari ile görev bilirdi. Bir çoğu için önemsiz gözüken başkalarının hali, O'nun için çok önemliydi. Yanlış yapsın istemezdi, yok olup gitsin istemezdi. Şeytanın tuzaklarına takılıp aldansın istemezdi. O nedenle insanlarla çok uğraşırdı.

Dine yönelik, ilkellik anlamında ideolojik müslümanlara yönelik sapkın anlayışların karşısında yıkılmaz kale gibi idi. Laiklik, demokrasi, sivil toplumculuk gibi, kerameti batı kültür toplumundan menkul, batı anlayışının üretip bütün dünyaya ihraç edip oturtmaya çalıştığı yeni moda aydın(!)larımızın aydın(!)fikirlerine karşı çok net tavır koyardı (Bunların eski modaları, milliyetçi islam ve yakınlarda islam sosyalizmi idi hatırlanırsa). Bilinen bir gerçek var ki, son iki yüzyıldır, batıdan ithal edilen düşünce ve anlayış kalıplarının hayatımıza yansımasına bakıldığında görünenler ortadadır. İnsanımız, çoğrafya ve tarihimizle, velhasıl herşeyimizle değişmeye çabaladık. Kendimizi unutup başkaları olmaya çalışınca da(gayet tabii kendimizi kendimiz yapan değerleri asıl alarak), mutsuz insan, kalkınmamış ve hala aynı türküyü çağıran toplum ve devlet ve hala 2. sınıflık, birbirlerine düşman olmaya ramak kalmış toplumsal yapı, hortlatılmış milliyetçilikler ve kırılmak üzere olan kristal vazo. Oysa yüzyıllar boyu etnik ve dini ayırım nedir tanımamış, hep beraber yaşayagelmiş ve hatta başka ülkelerden kovulanlara bile kucak açmış anlayış ve değerleri terk etmenin sonucu değilse nedir? Aydınlar(!)ımız çözüm arama zahmetine katlanmasınlar, halkımız onca yüzyıldır hep beraber yaşıyorlar zaten. Sizler kendi hallerinize bir çözüm arayın ve halkımıza gölge etmeyin yeter.

B.VAKİT : Hiç şüphesiz O'nun başlattığı bazı çalışmalar vardır. Bunların şu andaki durumu hakkında bizlere kısaca bilgi verir misiniz?

H.ALAN : Ercümend ağabeyin kültürel ve siyasi çalışmalarından, geriye kalan bütün işleri yürütülecektir. İktibas dergisi abonelerine Ocak sayısı içinde, yetiştirilebildiği kadarı ile (bir kısım dergiler önceden yollanmıştı) bildirildiği gibi, ailesi ve kader arkadaşları tarafından faaliyetler devam ettirilecektir. Bunlardan dergi, aynı çizgi ve ilkeler doğrultusunda, yeni oluşturulan yayın kurulumuz tarafından çıkartılmaya devam edecektir. Ercümend Bey ile bütünleşen, karizması ile aynileşen dergi, bir süre topallama dönemi yaşasa da, daha sonra daha güzel hale dönüştürülecek inşaallah. O'nun yeri doldurulamazsa da boş bırakılmayacaktır. Vefatının hemen öncesi öteden beri arzu ettiği halde ancak gerçekleştirilen bir lokal faaliyeti var. Derginin eski yeri lokale dönüşmüş durumdadır. Orası bütün Müslümanların rahatlıkla istifade edebileceği, çay-kahve içebileceği, kütüphanesinden istifade edebileceği, hafta sonları kültürel çalışmaların yapılabileceği, kız öğrenciler ve kadınların haftada bir iki gün kullanabileceği bir yer haline dönüşecek inşallah. Uzaktan gelen, dost ahbap tüm insanımıza sıcak bir karşılama ile bir hoş geldiniz çayı ikram edebileceğimiz, karşınızda çoğu zaman hep güler yüzü ve sıcacık dost haliyle bir dostunuzu bulacağınız yer oldu İnşaallah. Rahmetli'nin çok arzu ettiği halde finans problemi yüzünden bir türlü yayına geçemeyen TV faaliyetine son verilmiştir.

Kendisinin tasarlayıpta kitap haline dönüştürme fırsatı bulamadığı, kimi konularda taslak haline dönüşmüş kitapları yayınlanacaktır. Kendisinin birikimleri ve tecrübelerinin aktarıldığı, Türkiye'de İslami gelişimin seyir çizgisini içeren 10 adet bant, deşifre edilmektedir. Yayına hazır hale geldiğinde yayınlanacaktır inşaallah. Kendisi ile ilgili hayatının değişik yanlarını konu edinen, daha önceden çekilmiş band kayıtlarından hareketle tanıtıcı bir kaset düşünülüyor. Pek uzun olmayan bir sürede, kendisi ile ilgili, bir özel sayı ya da anısına bir kitap çıkartılacaktır. Tanınmayan ve tanıtılmayan yanları ile, faydalı bir çalışma olacağı kanaatindeyim.

B.VAKİT : Son olarak, bizim bilmeyip de sizlerin söylemek istediği bir şey var mı?

H.ALAN : Ercümend Özkan ismi, Türkiye'de gereği gibi tanınmamıştır. Bunda takip ettiği çizginin mert, net ve yiğitliği olduğu kadar, mücadelesinin karşısında yer alan odakların karalamaları da önemli rol oynamıştır. O'nun sesi birçoklarının kurulu düzenlerini rahatsız eder iken, genç oluşumların, Müslümanların hatalarına dikkat çekerdi. Henüz gelişme çağındaki Müslümanlarda kimlik zaafı oluşmasını, kendilerine olan güvenleri acemice yapılan bir hata ile sarsılmasın için ikazlarını eksik etmezdi.

Bir çokları gibi yalnızca araştırıp yazan birisi değildi. İnsanlarla işi vardı onun, önüne gelen herkese olduğu kadar, gezi ve seyahatleri vesilesi ile de bizzat ilgilenir, anlatır, anlatırdı. Tartışmayı sever, sanıldığının aksine güçlü bulduğu delilli açıklamaları da hemen kabul ederdi. 0'nunla çok rahat tartışılır, çok rahat ilişki kurulabilirdi. Bu konuda sıradanlığını hiç yitirmemiştir.

Bir dava eri idi. Bu yolda az çile çekmedi. Şatafatlı yaşantı O'na yabancı gelirdi, eline geçince hemen harcardı. Sıkıntılı, sürgünlü, aramalı-taramalı mahpusluk halleri çok sürdü. Bu yolda kendisine çok büyük destek veren, O'nu davasında hep destekleyen, her zaman yanında olan, Allah'ın O'na bağışı kıymetli eşini, muhterem annemizi, burada hayırla anmak isterim. Kendisi O'ndan hep razı oldu, bizler de Rabbimizin O'ndan razı olmasını dileriz.

Türkiye'deki İslami oluşumun, gelişimin yılmaz ve yorulmaz erlerinden ve öncülerindendi. Bu yolda temel taşlardan birisidir O. Özellikle bu güne kadar kendisini tanıma fırsatı bulamamış ama bu yolda yürümek isteyenler için onu tanımalarını öneriyorum. Uzak tarihimiz bir yana, yakın tarihimize bile ilgi duymayan gençlerimize öncelikle tavsiye ediyorum. O'nu başkalarından değil, bizzat kendi yazılarından tanısınlar. Oralarda onlar için, parçalanmamış bütün bir din anlayışını, bir dünya görüşü olarak İslamı ve dini anlamda ahlakiliği, dindarlığı bulacaklardır. Hem anlayış ve kavrayış netliği ve hem de çağdaş pratik örnekliği göreceklerdir. Dünyevi kaygı ve hırstan uzak, insanların ve sistemin levminden korkmadan inandığı yolda sebat eden, yalnızca Allah'tan korkup, yalnızca Allah'a sığınan birini bulacaklardır.

B.VAKİT : Yakın ilgilerinizden, verdiğiniz bilgilerden dolayı size teşekkür ediyorum. Bundan sonraki çalışmalarınızın başarılı biçimde devamını diliyorum.

H.ALAN : Ben de sizlere teşekkür ediyorum, bize bu fırsatı ve imkanı verdiğiniz için. Biz de sizlere başarılar diliyoruz. Allah razı olsun. Esselamün aleyküm.


Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
eksi not | artı not

busy
 
< Önceki   Sonraki >