|
Geçmişe dönüp baktığımızda farklı coğrafya ve zamanlarda yaşamış, yaşadıkları zamanda ve coğrafyada derin ve etkili izler bırakmış alim ve mütefekkirlere rastlamak mümkündür. Bu insanların en büyük ortak özelikleri yaşadıkları zamanda ve toplumdaki, İslam'ın dışındaki fikri akımlara, toplum ve insanlar arasında din haline gelmiş bid'at ve hurafelere karşı, kendilerine İsamın tek ve değişmez kaynağı olan Kur'an'ı ve Hz. Muhammed'in (as.) yaşam şeklini örnek alarak mücadele etmiş olmalarıdır. Bir özellikleri de yaşadıkları topumdaki olayları ve gelişmeleri hemen kabul etmeyip, olayların seyri hakkında düşünmeleri, akletmeleri ve diğer insanları olumsuz yönde etkilememesi için mücadele etmiş olmalarıdır.
Türkiye'de de bu özellikleri şahsında barındıran, insanların sağlıklı bir İslam ve Kur'an anlayışına sahip olmaları için fikir ve hareket alanında ciddi mücadele örneği sergilemiş Mütefekkirlerden bir tanesi de Ercümend Özkan idi. Ercümend Özkan'ı anlamak demek, düşünmeyi, akletmeyi, düşündüklerini anlayan, özümseyen ve bunları muhatablarına hikmetli bir şekilde anlatmayı anlamak demektir. Onun için akletmenin ve düşünmenin önünde engel olarak gördüğü ve insanlar arasında sağlıklı bir Kur'an ve peygamber anlayışının oluşmamasının en büyük sebepleri olarak, insanların din adına okuduklarını, duyduklarını ve yaşadıklarını düşünüp akletme yerine cahilane bir taassubun içerisine girmeleridir. Halbuki o hep şunu söylemiş ve yazmış idi. Sağlıklı bir İslam anlayışının oluşması için bu dinin kaynağı olan Kur'anı ve Sünneti aklımızı hiç kimsenin emrine vermeden önyargısız, düşünerek, aklederek okumalı ve okuduklarımızı özümseyerek anlamaya çalışmalıyız. Onun bu düşüncesini pekiştiren şu veciz sözünü de iyi anlamak gerektiğine inanıyorum. "İnsanlar dünyadaki bazı değerli mallarını kaybettikleri zaman, o kaybettiklerini akıllarını kullanarak geri alabilir, ama insanlar akıllarını kaybettikleri veya onu başkalarının emrine verdikleri zaman bütün dünyalıklarını verseler kolay kolay geri alamazlar." sözü insanların özellikle müslümanların bu değerli nimete gereğince önem vermeleri ve akıllarını kullanmaları gerektiğini yazmış ve söylemiştir. Kendisi de ne aklını ne söylemini ne de kararlı İslam davasını hiç bir değere değişmemiş, sadece ve sadece Rabbine güvenerek ve Rabbini razı etmek için mücadelesini sürdürmüştür. Kendisine sunulan ve teklif edilen hiç bir dünyalık değere davasını, yönünü ve içeriğini değiştirmemiştir. Çünkü bu dünyada insanları razı etmek, insanları kandırmak, İslam ve din adına başka yönlere kanalize etmek ve yönlendirmek bazı dünyalık değerlerle mümkündü, ama onun inandığı ve hiç aklından çıkarmadığı bir şey vardı ki o da öldükten sonra Rabbine verilecek hesaptı, orada hiçbir dünyalığın geçmeyeceği bir hesap. İşte hep bu hesabı düşünerek insanları değil Rabbini razı etmek için tavizsiz bir söylemin ve hareketin sahibi olmuştur.
Onun için insanların neden sağlıklı bir İslam anlayışı yerine, İslam'la alakası olmayan veya İslam ve diğer inançlarla sentez edilerek oluşturulmuş din anlayışına meylettiler? İnsanlara yıllarca anlatılan ve dayatılan kültür müslümanları İslam'dan, Kur'an'dan uzaklaştırmış ve Peygamberleri olan Hz. Muhammed (as.)'ı örnek olmaktan çıkarmıştır. Bu düşüncenin müslümanlar arasında oluşmasına ve yerleşmesine en çok tasavvuf akımları etkili olmuştur. Çünkü tasavvuf insanlara yeni bir yaşam ve dünya görüşü, yeni bir Allah, Kur'an, peygamber anlayışı sunuyor, insanlara yıllarca bu anlayışı telkin ediyordu. Bu anlayışı ve tasavvufu İslam'ın dışında kalan yeni bir din olarak adlandırıyordu. Çünkü İslam ne söylüyor idiyse hemen hemen tasavvuf bunun aksini iddia ediyor ve taraftarlarına bu yaşam biçimini telkin ediyor, yaşamlarına geçirmelerini emrediyordu. Bunun için de Türkiye'de Ercümend Özkan'a en büyük tepki bu tasavvuf kesiminden gelmiştir. O da kendilerini kendi kaynaklarını, güvendikleri şeyhlerinin sözlerini anlatan ‘Tasavvuf ve İslam' adlı eseri hazırladı.
Zira insanların bilmeleri gerekiyordu kimlerin peşinden gittiklerini, nasıl bir İslamı söyleme inandıklarını. Bu insanlara hep şunu söylüyor ve yazıyordu: Allah'ın Kitabını anladığınız dilde okuyun ve anlamaya çalışın. Bu dinin peygamberi olan Hz. Muhammed (as.)ın hayatını iyi okuyup kendinize onu örnek alın, eğer bunları yapmaz iseniz birileri tarafından değişik mecralara çekilmeye müsait insanlar olarak kalırsınız.
Ercümend Özkan'a göre insanların, özellikle müslümanların bu dini yani İslamı sağlıklı ve güzel bir şekilde anlamalarının yolu, şu üç gerçeği iyi anlayıp, üzerinde düşünerek hayatlarına ve kafalarına yerleştirmeleri, bunları inanç haline getirmeleri gerekiyordu.
Birinci olarak Müslümanların şu inancı terk etmeleri gerekiyordu: "Kur'an anlaşılmaz anlayışı'nı". Zira insanlar bu düşünceyle Kur'anı ellerine almaktan ve okumaktan korkuyor, okusa bile anlamak için değil, sadece sevap niyetiyle Arapçasını okuyor, anladığı dilde okuyup üzerinde düşünmeyi hiç akletmiyordu. Böyle olunca da Allah'ın anlaşılır kıldığı Kur'an bu insanlar tarafından sadece bir takım insanlar anlar anlayışı doğrultusunda müslümanlardan uzaklaştırıldıkça uzaklaştırılıyordu.
İkincisi de bu dinin peygamberi olan Hz. Muhammed (as.)ın bizim gibi bir insan olup, insanüstü varlık olmamasıdır. Çünkü tüm insanlar ve özellikle Müslümanlar için en güzel örnek olarak seçilmiş bir insanın, insanüstü bir varlık olması mümkün değildir. Zira insanüstü özelliklere haiz bir varlık, insanlar için örneklik teşkil etmekten uzak bir varlıktır. Kur'an'ın insanlar için vazettiği ve sorumlu tuttuğu bütün emir ve nehiyler insanın yapabileceği sınırlar içerisindedir. Hz. Muhammed (as.)'ın bizlere örneklik teşkil eden bütün davranışları da bir insanın gücü dahilinde yapılan işler olmuştur. Peygamber (as.)'ın ahlakı Kur'an idiyse, bizim ahlakımız da Ku'ran olmalıdır ve olabilir de.
Ercümend Özkan Peygamber (as.)'ın toplum tarafından kabul edilen sünnet anlayışını da sorgulayan ve yeni yorumlar getiren birisiydi. O, iddia edildiği gibi getirdiği bu yorumlarla ne Peygamberi ne de onun Sünnetini inkar ediyordu. O bilakis Peygamber'den rivayet edilen sözlerin ne kadar ona, onun yaşantısına ve Kur'an'ın ayetlerine uygunluğunu sorguluyor ve araştırıyordu. Bu konuda bizlere rivayet edilen hadislerin metin tenkidi yapılarak, Kur'ana uygunluğu araştırılarak kabul veya reddedilmesi gerektiğini, zira insanların kendi mezhep ve söylemlerini insanlara kabul ettirmek veya çok taraftar bulmak için Peygamber adına uydurulan hadis ve sözlerin olduğu bir ortamda bunun gerektiğini yazıyor ve söylüyordu. O bu doğrultuda yeni bir Hadis tarifi yapıyordu. "Hadis, Peygamber (as.)'ın söylediği sözler değil, O'nun söylediği söylenen sözlerdir." Bu tarif doğrultusunda bize rivayet edilen hadislere çok dikkatli yaklaşmamız lazımdı. Dikkat edilirse bütün muhaddisler kendi tariflerine ve hadis toplama yöntemlerine uymayan hadisleri almıyor ve kabul etmiyordu. Bu konuda da Ercümend Özkan toplumun birçok kesimi tarafından hakkıyla anlaşılamadı. Bu anlaşılamamazlık, O'nun müphem ve karmaşık konuştuğundan veya yazdığından değil, insanların bir türlü önyargısız taassuptan uzak bir anlayışla anlamaya çalışmamalarından kaynaklanıyordu. Halbuki O, toplumun her kesiminin anlayabileceği açıklık ve netlikte konuşuyor ve yazıyordu. O bu konuda da Allah'ın kitabını ve Hz. Muhammed (as.)'ı örnek alıyor İslam'ı herkesin anlayabileceği sadelikte anlatıyordu. Çünkü Kur'an o günkü toplumda hemen hemen herkesin anlayabileceği dilde Peygambere vahy edilmiş, O da o sadelikte insanlara açıklamıştır.
Ercümend Özkan insanlara sağlıklı bir mesajın ve söylemin ulaştırılmasında en önemli dil faktörünü görüyordu. Bu nedenle Müslüman aydın ve entellektüellerinl konuştuğu dili ise eleştiriyor, böyle toplumun anlamadığı, anlamakta güçlük çektiği bir dili kabul etmiyordu.
İslam'ın anlaşılması için gerekli gördüğü üçüncü unsur ise; Kur'an'ın indiği 1400 yıl öncesinden bugüne kadar onunla aramızda birikmiş geleneksel kültür, Kur'an'ın ayetlerdeki anlamlarını bize saptırarak getiriyordu. Bu sapma açısını gerektiği gibi hesaplayıp ona göre anlamaya çalışmalıyız. Zira bu geleneksel kültür Kur'an'ın sade ve Hz. Peygamber zamanında anlaşıldığıj gibi anlaşılmasına engel teşkil ediyordu.
Kur'an'la, geleneksel kültür arasında bir kıyas yaptığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyordu. Kur'an kendisini anlaşılır ve anlaşılması kolaylaştırılmış bir kitap olarak tanıtıyor, geleneksel kültür onu anlaşılmaz kılıyor. Hz. Muhammed (as.) bütün insanlar için örneklik teşkil eden ve bizim gibi bir insan olduğunu söylüyor, geleneksel kültür onu insanüstü bir varlık olarak tanıtıyor, onu örneklik olmaktan çıkarıyor.
Bütün bunları ve yazılanları göz önüne aldığımızda böyle Kur'an'ı ve Muhammedi İslam'ın söylemini yaşamaya ve tebliğ etmeye aday insanların işlerinin kolay olmadığını görüyoruz. Zira tarih boyunca tevhidi İslam'ın savunucuları, yaşadıkları toplumda çok az kesim tarafından hakkıyla anlaşılmıştır, ama toplumun büyük çoğunluğu onların ne demek istediklerini anlamamışlar ve anlamaya çalışmayıp en kısa yol olan reddetme yolunu seçmişlerdir.
Ercümend Özkan da bu toplum tarafından hakkıyla anlaşılmamış ve hak ettiği değer kendisine verilmemiş mütefekkirlerden biriydi. O, fikirlerinin ve siyasi söylemlerinin toplumda konuşulmaya, hakkıyla tartışılmaya ve filizlenip kök salmaya başladığı zamanda ve mücadele içerisinde Rabbine döndürülmüştür. Ben inanıyorum ki o bu mücadelesiyle Rabbini razı ederek ona dönmüştür. Bütün iman edenlerin inandığı gibi önemli olan insanları değil Rabbimizi razı etmek değil midir?
|