|
O'NUNLA 14 YILDAN BİRKAÇ KESİT
12 Eylül 1980, ihtilal sabahı. Eve gelen polisler ve ilk tutuklama. 35 gün ailemizle ve dışarıyla haberleşmemiz tamamen kesiliyor. Askeri bir binada sorgulama dışında bomboşuz. Asker beni, ben kendimi sorguluyorum. Gözlerim bağlı, hakaret ve tehditlerle sorgulanıyorum... Tutuklamalar ve sorgulamalar kısa aralıklarla sürüyor. Sorgulamalar sürdükçe ben kendimdeki eksikliğin farkına varıyorum. Sorgulandığım İslam'ı ben ne kadar biliyorum? Kur'an ölçüleriyle ben ne kadar Müslümanım? Sözde rejime karşıyım ama rejimin kendi kurduğu tezgah içinde rejimin tüm kurumlarıyla bütünleşmiş çalışıyorum. Buna rağmen rejim bende sadece slogan olarak kalmış "İslam" sıfatımdan ürkerek beni dışına itiyor. O halde ben her şeyden önce suçlandığım şeyi, yani İslam'ı temelden öğrenmeliydim.
Sene 1981 İktibas'la tanışıyorum. Bir süre sonra Mehmet Çoban beni Ankara'ya Ercümend Bey'in evine götürüyor. Saatler süren özel bir görüşme oluyor. Ercümend Bey bana bir "İslam" türü anlatıyor, daha önce hiç duymadığım, bilmediğim... Benim daha önce İslam'ın temel dayanakları olarak gördüğüm bazı kişi, kurum ve kuruluşların Allah'ın dininin dışında olduğunu iddia ediyor. Şok oluyorum. Ne inanabiliyorum, ne de rededebiliyorum. Çünkü bunun delillerini genellikle ayetlere dayandırıyor. O'nun yanından çok olumsuz intibalarla ayrılıyorum.
O güne kadar uzanan klasik anlayışımla kendimi, İslam Okyanusu'nun ortasında küçük bir adada görürdüm. Bu okyanusun her tarafını tanımanın mümkün olmadığına inanır, gücümün bu küçük adanın dışına çıkmaya yetmeyeceğini sanırdım. Bu adanın dışına ancak bazı özel kişiler çıkabilirler, gördükleri ve bildiklerinden diledikleri kadarını bize anlatabilirlerdi...
O'nun desteğiyle olaylara yüksekten bakmayı, İslam Okyanusunu çevreleyen sahilin tamamını kuşbakışı görebilmeyi öğrendim. Verdiği özgüven sayesinde bunu başardım ve isteyip çalışan her kişinin bunu yapabileceğine inandım. Çünkü Allah kulunu bu kapasitede yaratmıştı ve kitabını kulları anlasın ve hayatına uygulasın için göndermişti.
Ömrümün yedi yılı İmam-Hatip lisesinde, geri kalanı İslam'i kurumlarda mücadele ile geçmesine ve onbinlerce sahife kitap okumama rağmen, Allah'ın kitabını bir kere bile tam olarak okumadığımı hatırlıyorum. Ve cehaletimden utanıyorum. Ercümend Bey'in sayesinde ilk defa otuzuma yaklaşırken Allah'ın Kitabı'nı tam olarak okuyorum. O'nun iddia ettiği, benim kabul edemediğim şeylerin temel dayanaklarının çoğunu Allah'ın Kitabı'nda buluyorum. O'nun yanından çok olumsuz intibalarla ayrılmışken, bir süre sonra intibalarım değişmeye başlıyor...
Ondört yılı aşan bir süre birlikteliğimiz ve dostluğumuz oldu. Çok büyük bir değişime uğramış olmama rağmen, hiçbir zaman tam O'nun çizgisi üzerinde olamadım. Belki bu benim yapımdan kaynaklanıyordu. Geçmişimde beraber olduğum kurum ve kişileri her zaman eleştirmeme ve safımı net olarak belli etmeme rağmen hiçbir zaman onlara kökten "La" demedim. Aksine Ercümend Bey'in eleştiri konusunda çok sert olduğunu, biraz daha esnek olması gerektiğini, bu tavrın manevra alanını daralttığını sık sık kendisine hatırlatırdım. Bu uyarılarımdan hep rahatsız olmuştu. Kendisini Kuzey Kutbunda seyreden etrafı tamamen buzlarla kaplı bir buzkıran gemisine benzetirdi. Sert olmadığı takdirde bu buzların arasında mesafe almanın mümkün olmadığını söylerdi. Bu süper mantık yaklaşımına cevap bulabilmek gerçekten çok zordur. Yine bu konuyu çağrıştıran bir meselede birgün O'nun bana anlattığı bir fıkrayı hatırlattım: Çok doğru söyleyen bir adamdan halk rahatsız olmuş ve adamı kadıya şikayet etmişlerdi. Kadı tenkit bir yana, bu güzel hasretinden dolayı tanışmak ve tebrik etmek amacıyla adamı makamma davet etmişti. Adam kadıyı karşısında görünce ilk sözü: "Esselamü aleyküm kör kadı" olmuştu. Meğerse kadı'nın gözünün biri körmüş. Kadı: "Yoo, bu kadar doğruya ben dahi dayanamam" deyip, adamı makamından kovmuştu...
Ercümend Bey, muhataplarımıza ve muarızlarımıza karşı doğruları daha esnek ve yumuşak anlatmamızı ister ve bu fıkrayı anlatırdı. Ama kendisi uygulamada zorlanırdı.
Konuşmalarını kıvrak zekasıyla hemen bulduğu çok canlı misallerle adeta hafızalara kazır, zaman zaman hoş espriler yapardı. Birgün benim evdeydik. Cebinden bir resmini çıkarıp benim için imzaladı ve ardından ekledi: "Boş zamanlarında şeyhinin bu resmine bakarak rabıta yaparsın." Bunun üzerine kahkahalarla gülüşmüştük...
20.01.1983 tarihinde yine polis evime baskın yapıyor. Önce beni ve kardeşim Ahmet'i, sonra üç yakın arkadaşımızı evlerinden birer birer topluyor. İlk defa arabaya beni aldıkları için ben dolaşma esnasında telsizle merkeze verilen bilgileri dinliyorum. Her arkadaşın alınışında komiser: "Örgütün bir elemanını daha yakaladık" diyor, son kişiyi de arabaya alınca: "HİZBUT-TAHİR Örgütü'nün Isparta hücresini çökerttik" diyor. (Dizgi hatası değil, örgüt ismini aynen böyle telaffuz ediyor.)
Beş kişiyi tamamladıklarında rahatlıyorlar. Çünkü onlara göre şablon tam oturmuş oluyor. Meğer HİZBUT-TAHRİR Örgütünün hücreleri beşer kişiden oluşurmuş. Bizi Isparta'da yakalarken, Örgütün Türkiye sorumlusu veya genel başkanı olan Ercümend Bey'i aynı sıralarda Ankara'da yakalıyorlar. Türkiye genelinde ele geçirebildikleri tek hücresinin (!) elemanlarıyla birlikte yargılanmak üzere "mevcutlu" olarak Isparta'ya getiriyorlar. Artık karakol sorgulamamızdan sonra gıyabi tutuklanma kararlarımız, vicahiye çevrilerek kapalı ceza evine gönderileceğiz...
İnce bir pantolon ve gömlekle buzdolabına tıkılan bir insan ne kadar bir süre yaşayabilir hiç düşünebiliyor musunuz? Karlı bir kış gecesi üzerimdeki ince bir kıyafetle beni binanın dışına ek olarak yapılmış bir karakol hücresine sokuyorlar. Hücrede sanki bir soğutma tertibatı var. Koşu hareketi yapıyorum, zıplıyorum faydasız, sadece yoruluyorum ama ısınamıyorum. Çaresizlikten ağlamaya başlayınca vücuduma hafif bir ılıklık yayılmaya başlıyor... O hücreden nasıl sağ çıktığıma hala inanamam ve hep Allah'ın inayetini hatırlarım.
Ercümend Bey bizim düştüğümüz sıkıntılara hiç düşmez. O'nun klası kendisini hemen farkettirir. Mesela, sorgulamada bizim gibi Ona da tehdit ve hakaretlerle yüklenirler. Fakat söz kendisine geçince durum değişir. Daha edepli davranmaya ve yumuşak ifadeler kullanmaya başlarlar. Sonra yavaş yavaş Ercümend Bey'in etki alanına girerler. Bu defa Ercümend Bey onları İslam'la sorgulamaya başlar. Aynı ülkede yaşayıp aynı Kitap'a inandıklarını, aynı inancı paylaştıkları için aralarında hiçbir fark olmaması gerektiğini, Allah'ın emri gereğince her müslümanın aynı sorumluluğu paylaştığını onlara telkin eder. Eğer ortada bir suç varsa Allah'a ve Kitap'ına inanan herkesin bu suça ortak olduğunu söyler. Artık hakaret ve tehditler yerini saygı ve hayranlığa bırakmıştır. Sorgulama bir sohbet havasında sonuçlanır... Ercümend Bey'in karakol ifadesi kendi istediği şekilde yazılırken bizim ifadelerimiz tehdit ve işkence baskıyla zorlanarak polisin istediği şekilde yazılmıştı. Ve bizim olmayan ifadeler bize zorla imzalattırılmıştı...
Ercümend Bey Isparta kapalı cezaevinde iki ay kadar zoraki misafir olmuş 24.03.1983'de son duruşmada bir saate yakın güzel, etkileyici bir ifade vermiş ve ardından hepimiz bu davadan da beraat etmiştik...
O günden sonra Isparta'nın O'nun yanında çok özel bir yeri olmuştur. Örgütün Türkiye'deki tek deşifre olan hücresi (!) Isparta'yı hiç unutmadı. Biz O'nu ihmal etsek de O bizi hiç ihmal etmezdi. Periyodik olarak telefonla arar, en az yılda bir defa evimize konuk olurdu...
1974'de Kıbrıs harekatıyla bozulan Türkiye'nin ekonomik dengesi, günümüze kadar bir türlü rayına oturamadı. Benim ticari hayatım bu döneme rastladığı için çok sıkıntılar çektim ve zaman zaman iflas noktasına geldim. Sonunda bu bozuk düzen içinde ayağım yere basarak ticaret yapmayı öğrendim. Ama Ercümend Bey'in böyle bir deneyimi yoktu. Sermaye ve yatırım ağırlıklı tüm faaIaliyetlerinde beni hep yanında katılımcı olarak görmek isterdi. Ama finans kaynakları ve elde edilecek rant konusundaki varsayımları sağlam bir temele dayanmıyordu. Bu nedenle yarını meçhul olan bir ekonomik düzende ticari tecrübelerim gereği bu gibi oluşumların dışında kalmayı tercih ediyordum. Bu ülke ekonomisinin kendine has acımasız kuralları vardı. Şartları oluşmadıkça girilen ekonomik faaliyet insanı maddi ve manevi bunalıma sokuyordu. Nitekim öyle de oldu. Çok üzüldü ve yıprandı. Bizim O'na küçük karşılıksız katkılarımız dışında hiç bir yararımız olamadı...
Bir sabah evde O'nun telefonuyla uyanmıştım. Çok bunalmış olmalıydı. Alışık olmadığım bir ses tonuyla konuşuyordu. Adeta beni azarlıyordu. Telefondaki sitemiI hala kulaklarımdadır: "Ne oluyor arkadaş, niçin beni aramıyorsunuz? Niyetiniz nedir? Benimle ilişkiyi koparmak istiyorsanız bunu açıkça söyleyin!" diyordu. Tanıştığımızdan bu yana ilk defa benimle böyle ağır bir tarzda konuşmuştu. Çok üzüldüm. Hiçbir zaman böyle bir düşüncenin aklımdan geçmediğini, vefasız biri olmadığımı, kendisinden böyle bir talep gelse bile benim asla bunu kabul etmeyeceğimi, çünkü, İslami fikir yapımın temel taşlarının kendisi tarafından örüldüğünü, bunu unutmamın veya inkar etmemin mümkün olmadığını söylemiştim...
Sanırım bundan bir süre sonraydı. Isparta'da bir toplantıya katılması için iki gün önceden kendisini aramıştım. O gün randevuları olduğunu, Ankara dışında bazı konuşmalar yapacağını söyledi. En az bir hafta önceden haber etmediğimiz için sitem etti ve gelemeyeceği için çok üzüldüğünü söyledi. Aradan daha bir saat geçmeden bu defa beni kendisi aradı.
Bütün randevularını ertelediğini istediğimiz saatte Isparta'da olmaya çalışacağını bildirdi. Her şeye rağmen yaşadığımız bu olay O'nun Isparta'ya olan ilgisi ve bize olan sevgisinin en güzel kanıtıydı...
Hatıralarımızın tamamını aktarmak istesek, sanınm böyle birkaç özel sayı hacmi gerekir. Bu nedenle ilk hatıra gelen birkaç hatırayla yetiniyorum...
Şayet O'nu tanımamış olsaydık bugün hala İslam'ı yaşayacağız endişesiyle, bize dinin aslından gösterilen bir yığın bidat, hurafe, teferruat ve nafilelerle boğuşuyor durumda olacaktık. Çevremizdeki canlı örneklerde olduğu gibi, hiçbir zaman Kur'an'daki İslam'ı öğrenemeyecek, ömrümüz buna yetmeyecekti...
O nev'i şahsına münhasır (kendi şahsına özgü) bir şahsiyetti. Gerçek İslami mücadele tarihinde derin bir iz bırakarak gitti. Bizim gibi buz üzerine yazılmış bir yazı olmadı. Biz O'ndan razı idik, Allah da O'ndan razı olsun. Çok hasta olmasına rağmen son nefesine kadar bırakmadığı inanç mücadelesine karşılık olarak, Allah muvahhidlere vadettiği cennetine ulaştırsın. Amin...
|