|
1982 Şubat'ında, İran'daki Arapça öğretiminin mahiyeti üzerinde incelemede bulunmak üzere, Fakülte Dekanlığı'nın girişimi sonucu, iki öğretim üyemizle birlikte İran'a davet edilmiştim. İran uçağına binmek üzere Ankara'dan İstanbul hava alanına geldiğimizde baktım ki pek çok tanıdık orada. İçlerinde senelerdir görmediğim Ercümend Bey'e rastlayınca, bayağı sevinmiştim. Onlar da İran İslam Devrimi'nin üçüncü yıldönümü merasimlerine davetliymişler. Meğer Ankara'daki İran Büyükelçiliği bizim de bu merasimleri görebilmemiz için fakültenin talebine cevabını bu tarihe rastlatmış. Bundan ben şahsen son derece memnun kaldım. Kendilerine hala şükran doluyum. Orada geçirdiğimiz günler benim için pek değerli müşahedelere imkan vermiştir. Kitaplarda bulunmayan gerçek hayatı tanımak için bilhassa ilim adamlarının imkan nisbetinde seyahata çıkmaları gerektiğini en çok İran'da hissetmişimdir. Türkiye'de iken tanışamadığım, görüşemediğim davetli zatlarla birlikte oldum. Bunların arasında Ercümend Bey'in ayrı yeri vardı. Tahran Radyosu'nun Türkçe yayınlar bölümünün canlı programına ikimiz birlikte çıktık. Hatırladığım kadarıyla merhum, konuşmasını, İran Devrimi'nin değeri ve tesirleri üzerinde yoğunlaştırmıştı. Ben ise Şah devri ile Devrim sonrası günler arasında gördüğüm bazı müsbet farklılıkların üzerinde durdum. Zira Ankara İlahiyat'ta okurken, 1956 yazında, Ramsar sayfiye şehrinde düzenlenmiş gençlik kampına davetli Ankara Üniversitesi talebeleri olarak kara yoluyla İran'a gidip gelmiş, hususiyle Tebriz ve Tahran'ı görmüştüm. O sıralar kampta Türk asıllı bir subay vardı. Bizim Türkçe olarak sunduğumuz dilekleri karşılıyor, fakat bir kelime olsun Türkçe konuşmuyordu. Dönüşümüzde Tahran'a uğramıştık. Ertesi gün Cuma'ydı. Bir camii'e gittim Cuma kılayım diye. Fakat ne kadar beklediysem de kılamadım, çünkü Cuma kılınmıyordu. İşte Ercümend Bey'le çıktığımız radyo programında, çeyrek asır evvelki bu ve benzeri tesbitlerimi nakletmiş, bu defa bunların tamamen değiştiğini, Türk-İran kardeşliğinin müsbet yönde geliştiğini görmekten büyük memnuniyet duyduğumu belirtmiştim.
Misafir kaldığımız İstiklal (eski Hilton) Oteli'nde diğer ülkelerden gelen müslümanlarla da görüşme imkanımız oluyordu. Birgün merhum Ercümend, Lübnan'lı bir gazetecinin ısrarla benimle röportaj yapmak istediğini söyledi ve birlikte konuşalım teklifinde bulundu. İstemeyerek olur dedim. Gazeteci geldi, Cerbezeli bir şii idi. Selamdan sonra teybini açtı, başladı sorularına. Daha ilk anda anladım ki benim söyleyeceklerimden hoşlanmayacak ve görüşlerimi yazmayacaktı. Teybini kapatır mısın, önce teypsiz konuşalım dedim. Biraz sonra beklenen mehdı inancını dile getirdi. Ben İslam akidesinde böyle bir inanç tanımadığını söyleyince Lübnan'lı gazeteci: "Sizin sünni hadis kitaplarınızda da mehdi inancı var" dedi. Ben ise: "Bu dediğinin kitaplarda olması onun gerçekliğini göstermez deyip" misaller vermeye geçtim. Doğrusu o ana kadar, Ercümend Bey'in de onun gibi düşünebileceğini zannediyordum. Fakat merhum bir patladı, pir patladı. Hem beni şaşırttı, hem röportajı bitirdi. Böylece ben, O'nun İslam'a yamanmış yabancı düşünceleri temizleme yolunda hususiyle son senelerde açtığı kültürel cidalin ilk müşahhas misalini görmüş oluyordum. Merhumun gözünde İran Devrimi, İslamı hakikatleri temsil ettiği müddetçe muhteremdi. Bu sebepledir ki kendi inancına ters düşmüş bir ateşli İran taraftarına karşı çıkmaktan çekinmiyordu. Ercümend Bey bu ruh salabetini ölünceye kadar muhafaza etti. O'nun yazılı mücadelelerine İktibas'ında olsun katkıda bulunmamış olmama mazeret arayacak değilim. Cenab-ı Hak'tan O'na sonsuz rahmetini esirgememesini, bizleri de ona bolca verdiği yazı şevkinden nesbedar kılmasını niyaz ediyorum.
|