|
"Her canlı ölümü tadacaktır." Bu bir Hükm-ü İlahidir. Her ölen insan ise toprağın karabağrına emanet edilir. Ama öyle ölüler vardır ki yüreklere gömülür. Bedeni çürüse de, fikirleri, mücadelesi ve anıları eskimeden, yıpranmadan nesilden nesile intikal eder. Yıllar geçtikçe yeniden yeşerir, tazelenir ve kökleşir.
Allah'a ve Kur'an'a inanmış bir mü'minin Kader-i İlahi'ye rıza göstermekten başka ne diyeceği olabilir ki? Zira her mü'min, dünya hayatının kendisi için bir amaç değil bir araç olduğunu bilir. Ve bilir ki yaradılış ve hayat bir değişimden ve bir inkılaptan ibarettir. Bu değişim bir spermden bir cenine oradan bebekliğe, gençliğe, ihtiyarlığa ve nihayet ölüme doğru seyreden bir çizgiden ibarettir.
Evet hayatın kendisi, değişim çizgisi elimizde olmayan bir inkılaptan başka bir şey değildir. Ve ölüm bir başka ve en köklü inkılaptır, hayat serüvenimizin sonunda. Öyle bir inkılap ki; dünyaevi kaidelerin tümüyle alt üst olup farklılaştığı farklı bir boyuta geçiştir. Öyleyse dünya hayatı ebedi olana hazırlanmaktan başka ne anlam ifade eder ki? "Hayatımız, ibadetlerimiz ve ölümümüz Alemlerin Rabbi olan ALLAH için" değil mi? Gerçek buysa ve "Herkes sevdikleriyle haşrolacaksa" ölüm bizim için ne gam.
Evet ölüm mü'mine gam olmamalı. Gam ölümün kendisin de değil belki de getirdiği ayrılığın hüznünde gizli.
İşte bir dostun böyle bir gamıyla geçirdiğimiz birinci yılı idrak ediyoruz. Evet bir yıl, fakat ne kadar uzun ve ne kadar zor. Ama anılar dün gibi canlı ve sıcak. Bakışları biraz süzgün biraz kırgın. Lakin dost kucağı yinede açık, yinede sevgi dolu.
Sensiz geçen bir yılda neler yaşadık toplum olarak, ümmet olarak. Yıkımlar, işgaller, soykırımlar. Anlayacağın hiç bir şey değişmedi, herşey koyup gittiğin gibi. İtiraz ettik, direnmeye çalıştık. Bütün bu hengamede seni çok aradık, eksikliğini çok duyduk. Çünkü senin gür sedan, kılıç gibi kaleminin desteği yoktu yanımızda. Bir boşluk vardı saflarımızda, yanımızda, önümüzde. Elbette yaşadığm temiz hayatın, örnek mücadelen ışık tutuyor bize ama ben yine de seni, gür sedanı özlüyor ve arıyorum.
1978 yılında onun tabiriyle Sinekli Bakkal(bir Kitabevi)da başlayan tanışıklığımız daha sonraki yıllarda dostluğa, müvekkil, vekil ilişkilerine dönüştü. Karınca kararınca O'na yardımcı olmaya çalıştım hep. Gerçi onun bir vekile bir avukata ihtiyacı yoktu. Çünkü o hiç bir zaman ve hiçbir mekanda sözünü gizlemiyor, eğip bükmüyor, inandığı yolda dimdik yürüyordu. Allah'ın ahkamına göre yaşamayı ilke edinen birisinin vekile ihtiyacı niye olacaktı ki? Sanık olarak çıktığı tüm duruşmalarda o asla bir sanıklık psikolojisine kapılmamıştır. Aksine gördüğü yanlışları İslam'a göre düzelten, muhatabı polis de olsa savcı yahut hakim de olsa onları hakka davet eden bir davetçi bir uyarıcı konumunda olmuştur.
Elbette O da bir insandı. Elbette hataları da sevapları da vardı. Amacım O'nu günahsız olarak ilan etmek değildir. Esasen masumiyet iddiasına bizzat kendisi karşı çıkardı. Lakin yiğit ölmüş olsa da hakkını teslim etmek gerekir.
Ercümend Özkan'dan önce olduğu gibi sonra da fikir adamları vardır ve olacaktır. Ancak her türlü meşakkati göze alarak düşüncesi doğrultusunda bir ömür boyu hiç sapmadan yaşamak ayrıcalığına sahip olmak çok az sayıda faniye nasip olan bir özelliktir. O, bulunduğu zemin ve konum ne olursa olsun (tutuklu, sanık, hükümlü yahut konuk) hiçbir ayırım gözetmeden muhataplarına hep inandıklarını, doğru bildiklerini anlatıp, tebliğ edip sonucunu tevekkülle karşılayan ender kişiliklerden birisiydi. İşte O'nu benim gözümde saygın kılan bu yönüydü.
Buna ek olarak şimdi hüzünle ama saygıyla andığım bir çok müşterek hatıram var. Bunları ömrümün sonuna kadar sevgiyle, saygıyla ve hasretle anacağım. Bu yazı vesilesiyle bazılarını dostlarına, sevenlerine ulaştırmak istiyorum.
Mehmet Çoban'ın İktibas'ta Tevhid üzerine yazdığı bir yazı sebebiyle meşhur TCK. 163. maddesini ihlalden dava açılmıştı. Yazı işleri müdürü olması dolayısıyle Ercümend Bey de sanık konumunda bulunuyordu. Çetin geçen bir seri duruşmalardan sonra dava artık karar aşamasına gelmişti. O zamanların bıçkın savcısı Ülkü Coşkun ayağa kalktı. Mahkeme başkanından söz alarak ve elindeki bir dergiyi göstererek; "Sayın başkan, bakın bu elimdeki dergiyi Almanya'da Cemalletin Kaplan çıkarıyor. Dava konusu yazıyı bu dergi de İktibas ederek yayınlamıştır. Bu durum sanıkların yurt dışında da bağlantılarının olduğunu gösterir. Böylece yurt içi ve yurt dışı çalışmalarla devletin temellerini din kurallarına dayandırma amacını gerçekleştirmek istemektedirler." dedi. Bu iddia üzerine ben savunma avukatı olarak bu derginin sanıklar aleyhine bir delil olamayacağını ifade etmekle yetindim. Başkan Ercümend Beye "Siz ne diyorsunuz," diye söz verdi.
- "Sayın başkan, savcı beyi ciddiyete davet ediyorum. Çünkü hukukçuluk ciddi bir iştir. Ne yapalım şimdi. Biz bir yazı yayınlamışız. Almanya'da birileri de çıkıp bunu İktibas etmiş. Yani bize ait olmayan bir eylem söz konusu. Başkalarının davranışları dolayısıyla savcının bizi sorumlu tutması aklın ve hukukun kabul edebileceği bir durum değildir. Yani bu yazıyı Moskova'da yayınlanan Pravda Gazetesi İktibas etmiş olsaydı sayın savcı bu sefer de bizi komünistlikle mi itham edecekti?" Hiç kimsenin ummadığı bu çıkış üzerine, duruşma salonunda adeta buz gibi bir hava esti. Herkes nefesini tutmuş bir savcıya bir Ercümend Bey'e bakıyordu. Savcı şaşırmış, adeta paniğe kapılmıştı. Bu ne cür'etti. Benim gibi kılıcının önü de arkası da kesen bir savcıya bu sözler nasıl söylenir der gibi, bir haleti ruhiye içinde ve adeta boğulurcasına bir hukukçuya yakışmayan bir üslupla yeniden söz alan savcı:
- "Sayın başkan, sanık kim oluyor da böyle konuşabiliyor? Ne demek istiyor, açıklasın." deyince Başkan savcının aksine gayet sakin ve saygılı bir üslupla; "Ercümend Bey bu son sözlerinizdeki kastınız nedir, açıklar mısınız?" diye söz verdi. Ercümend Bey ezcümle;
- "Sayın Başkan, Savcı beyin bu büyüklenmesini anlamak mümkün değildir. Sonuçta o da ben de Allah'ın kullarıyız. Devletin verdiği rütbeler gelip geçicidir. Kendisine hakaret kastım yoktur. Bu bana ve taşıdığım inanca yakışmaz. Ben bir yanlışı ortaya koymak istedim. Amacım budur." diyerek tüm dinleyenlerin gönlünü fethetmişti.
Evet O böyleydi, zulmün karşısında sinmez ve susmazdı. En zor şartlarda dahi en yüksek sesle ve kendinden çok emin bir şekilde hakkı dile getirirdi.
Unutamadığım olaylardan biri de İskender Evrenesoğlu ile ilgili yazdığı yazılardan dolayı aleyhine açılmış olan hakaret davalarından birisinde cereyan etmişti.
Gün olmuş, devran dönmüş müslümanların başında Demokles'in kılıcı gibi sallanan meşhur TCK.'nun 163. maddesi kalkmıştı. Ama bu durum dahi Ercümend Bey'in mahkemelerdeki serüvenlerine son verememişti. Çünkü O Hakkın dili, bükülmez kolu idi. Gördüğü her yanlışı eleştiriyor, haksızlıklara karşı çıkıyordu. Bu yüzden başı dertten bir türlü kurtulmuyordu. Esasen O, bu "derdini seviyor", bu uğurda canını vermeyi hedefliyordu.
Evrenesoğlu isimli zat son zamanlarda risalet iddialarını alenileştirmiş, el altından da kendisine vahyedildiğini iddia ettiği kitabını dağıtmaya başlamıştı. Hal böyle olunca gayret yine Ercümend Bey'e düşüyordu. İslam akidesine zıt olan bu iddianın çürütülmesini hedefleyen, biraz da sert bir üslüpla yazılar yazmaya başlamıştı. Kendisini fikirleri ile savunmaktan aciz olan Evrenesoğlu, hasmını susturmak için T.C.'nin kanunlarına ve yargısına başvurmaktan başka bir yol bulamıyordu. Ercümend Bey'i mahkum ettirerek risalet iddiasmı hukuki güvence altına almaya çabalıyordu.
İşte bu amaçlarla açılmış davalardan birisinin son celsesinde savunma yapmak üzere Ercümend Bey söz aldı. Ezcümle İslamın Risalet anlayışını anlattıktan sonra Evrenosoğlu'na yönelttiği eleştirileri aynen tekrar etti. Dava sonunda mahkeme, sanığın suçtan pişman olmadığı, aksine mahkeme önünde dahi hakarette ısrar ettiği gerekçesiyle cezayı arttırarak mahkumiyet kararı verdi. Dışarı çıktığımızda ben -"Yahu ağabey şu yaptığını beğeniyor musun? Ne vardı mahkeme önünde biraz alttan alsaydın. Bak mahkeme suçta ısrar ettiğin gerekçesiyle cezayı arttırarak verdi." deyince, o gayet sakin ve mütebessim bir eda ile; "Teessüf ederim Ömer Bey, yani cezadan korkup da Hakkı gizlemeli miydim? Tükürdüğümü yalasa mıydım? Bunu benden nasıl beklersin?" diyerek hem gülüşmemize vesile oldu, hem de Ercümend Özkan yiğitliğini bir kere daha vurguladı.
O'na yalnız dostları değil, hasımları dahi saygı duyardı. Bu hususta da bir örnek vermek istiyorum. Ercümend Bey'e adeta defalarca kan kusturan DGM savcılarından Ülkü Coşkun, bu hasımlardan birisidir.
Rahmetli birgün büroma uğradı ve; "Gel şu benim belalı savcıyı bir ziyaret edelim." dedi. Birlikte DGM'ye gittik. Savcı Bey'in kapısım tıklatıp içeri girdik. Ülkü Bey dosyalara gömülmüş, kimbilir kimin canını yakmaya hazırlanıyordu. Göz ucuyla bize doğru bakar bakmaz adeta kırk yıllık dostunu görmüş birisi gibi ayağa fırladı. "Vay ağabeyiciğim hoş geldin, şeref verdin." deyip koştu kucakladı. Oturduğumuz iki saat boyunca Ercümend Bey ona Kur'an'dan, Tevhid'den bahsetti. Nasihat etti. Bu sırada o insanlara tepeden bakan Ülkü Coşkun gitmiş yerine öğretmenini can kulağı ile hayran hayran dinleyen bir ilkokul öğrencisi gelmişti adeta. Ayrılırken Savcı Bey; "Lütfen bizi unutmaym, sizin nasihatlarınıza çok muhtacım, sıkça beklerim." diyerek bizi dış kapıya kadar uğurluyordu.
O, üslubundaki sertliğin zıddına, fevkalade sevecen ve bağışlamasını bilen birisiydi. Karşılık beklemeden büyük küçük herkesi ziyaret eder doğru bildiklerini aktarırdı. İslam'a talip birisini tesbit ettiğinde hiç usanmadan ayağına kadar, hem de defalarca giderdi.
Doğrusu çok cömertti. Öyle ki, kendisini bitirecek kadar. Rızk yahut yarın endişesi taşıdığını hiç görmedim. O, hep gerçekleştiremediği projeleri için, maddenin eksikliğini duymuştur.
Sert mizacının altında pırıl pırıl bir kalbi, temiz bir yüreği vardı. İnsanlar için asla kötülük düşünmez, aksine hasımlarının dahi iyiliğini, hidayetini dilerdi. Bu kadar hırçın olması haksızlıklara, zulümlere isyanının bir ifadesiydi. O'nun gibi büyük ruhlar çağımızın şu gayri insani düzenlerine ve uygulamalarına nasıl dayanabilirdi ki?
En olumsuz şartlarda dahi ümidini, azmini yitirmezdi. Her hal ve şartta Allah'ın rahmet ve nusretinden emin, mütevekkil bir mü'mindi.
Başarısızlığa uğramış her projeden hemen sonra yeni atılımlar ve yeni projelerle çevresine ümit ve heyacan pompalardı. Zira O'nun örneği Uhud mağlubiyetini zafere çevirmesini bilen Hz. Muhammed (SAV)di. Zindanlar medrese; işkenceler, tehditler kamçıydı O'na.
O, hiç boşluk bırakmadan inanmış bir dava ve mücadele adamı idi.
Yeniden gündeme gelen Kur'an İslamı'nı savunanların ilklerinden olmanın sancılarını, sıkıntılarını yaşadı. Yeterince anlaşılamadı. Bu yüzden sık sık hırçınlaştı. İtham etti. Tarihi, geçmişi, mevcudu, düzeni sorguladı. Bütün bu yaptıkları düzenin hışmını, geleneksel kesimlerin husumetini celbetti. Gün oldu tek başına duyarsız dünyaya, dünya ehline, anlayışsız dostlarına tüm gücüyle ama belki biraz sert üslupla gerçekleri haykırdı. Bir ömür boyu tevhidi doğruları anlatmak için kendini paraladı. Eh bu kadar gerilim elbette bir şeyleri kıracaktı, bazı şeyleri tahrip edecekti. Nitekim bazen dostlarını kırdı, ama çoğu kere kendi kendini paraladı. Hapislerden sürgünlere, oradan uzlete ve nihayet yataklara düştü.
Can dostum, davadaşım, ağabeyim, GATA'daki odanda yatışını unutamıyorum. "Etme gel, artık vites küçült" dediğimizde gösterdiğin tepkiyi, belki de için yanarak bizi haşladığını unutamıyorum. Elbette sana eylem üstünde ölmek yakışırdı. O gün seni daha çok sevmiştim. Daha iyi bir anlamaya başlamıştım. Ama heyhat tren kaçmıştı. Zira ne trene yetişebildim. Ne son yolculuğunda bulunabildim. Ölümü son sitemiydi bana. O, eller üstünde yolculanırken Rahman'a, yüzlerce kilometre uzakta ayrılığın hüznü kalıyordu bana.
|