|
24.01.1995 günü kaybettiğimiz Ercümend Özkan'ın ardından yazmanın bu kadar zor olacağını tahmin edemezdim; ancak bu yazma eylemi bir zorunluluktan çok, yüreğimi işgal eden korkunç boşluğun bir dışa vurumu olarak satırlaşıvermesini gerekli kıldı: Sığamadığım mekanları meşrulaştırmadır belki bu, bilemiyorum. Aynı zamanda epeydir üzerinde çalıştığım "İktibas Dergisi'nin değerlendirmesi" olsun, Abdullah Pamuk ve Kürşat Atalar'la beraber Ercümend Abi ile yaptığımız bir dizi söyleşinin günyüzüne çıkarılması çalışması olsun gündelik hayat telaşı içinde tavsattığım çalışmaların bir önsözü niteliğinde de algılayabilirsiniz bu yazımı.
Yıl çokluğunun değil de yaşanılan anların yoğunluğunun önemli olduğu vurgulamasını hatırlatarak, Ercümend Abi'yi 1978 yılından itibaren tanımaya çalışan herhangi bir kişinin sıradan bir yazısı olarak okunmasını isterim bu yazının. Olguların, olayların ve kişilerin yazıya dökülme anında içinde bir takım eksiklikleri barındırabileceği endişesini taşımışımdır, öteden beri. Diğer bir deyişle özel insanların tüm yönleriyle kendilerini ele vermemeleri nedeniyle özelleştiklerini, karizmatik bir yapı oluşturduklarını, bu yüzden de yazılan yazıların daima eksik kalacağını söylemek isterim, işte asıl zorluk da burada yatıyor. Burada, Sezai Karakoç'un iki dizesi aklıma geliyor:
"Herkes gibi olmak olmayacak birşey
Herkes gibi olmak olmamak gibi bir şey "
Bu iki dize söylemek istediklerimi daha güzel ifade ediyor, işin doğal yanı da, Ercümend abi herkesten farklı olmak için özel bir çaba sarfetme-miş, aksine herkesi kendisi gibi olmaya yönlendirmek ve bunun sanıldığı gibi zor olmadığını her dakika hal ve hareketleriyle göstermiştir. Şunun da çok bilincindeydi tabi: Herkes kendisi gibi bir takım yönleri taşıyamazdı; ancak bu bağlamda umutlarını ve beklentilerini sürekli dile getirirdi, sesli düşünmesini sürdürürdü.
Beklentisi veya umudu gerçekleşmeyince de doğal olarak hırçınlaşıverirdi. Bu hırçınlık kimi zaman son derece kırıcı bir patlama olarak görülse de, aslında gönüllerin motive edilmesine yönelik tavırlardı. O anda, o ortamda bulunan kişiler anlamak istedikleri gibi anlayınca da, çeşitli küskünlükler kaçınılmazdır artık. Ben burada genel bir çerçeve çizmekten çok, anladığım ve algıladığım kadarıyla Ercümend Abi'nin birkaç özelliğini vurgulamak istiyorum:
I. Kur-ân İslamı'nı anlamak ve anlatmak pahasına hapislerin, sürgünlerin, dışlanmaların, çeşitli iftiralara maruz kalmanın tam merkezinde iken bile yılmaması, tam tersine daha bilenerek yeni cezaları göğüslemesi. Tüm
bunları yaşarken, Kur'ân'ı özümsemenin rahatlığı ve çağı tanımanın, gündemin önünde olmanın getirdiği avantajlar anılabilir. Slogancı ve şabloncu düşünce ve sözlerden kendini arındırmış bir aydın anlayışı sayesinde de genelde herkesin kolayca düşebileceği veya düşürülebileceği zemin veya mekanlardan bilinçli bir şekilde uzak kalmayı becerebilmiştir.
Örneğin üst düzey bir bürokratlık veya milletvekillik gibi payelere (!) istese kolay ulaşabilecekken, bu tür tuzaklar hiçbir zaman gözucu bakışıyla dahi cazip gelmemiştir. Çünkü biliyordu ki bu tür meslek veya icraatların oturduğu zeminde bulunmak ilk görünüşte faydalı gibi görünse de, Kur'ân islam'ında ve Resullullah'ın sünnetinde bir karşılığı yoktu. "Bulan beri gelsin"di.
İçeride göz (ve herşeyin) altında bulunduğu zaman dilimlerinin birisinde görevli soruyor: "Evet, sizlerden her insan gibi ben de korkuyorum. Ancak Allah'tan daha çok korkuyorum. O yüzden buradayım."
II. Zeki olmasının yanında, beynini ve yüreğini sürekli diri tutması. Bunun doğal sonucu olarak yorgunluk ve hastalıklard (felç + kalp + .... rahatsızlıkları) elde kalan. Düşen, ama düşer düşmez ani bir refleksle kalkıp, tekrar koşmaya başlayan, beynini ve yüreğini hep son devirde çalıştıran bir insan.
Çoğu kez dostları tarafından "kendini fazla yormaması" anlamında uyarıldığında, "Su testisi su yolunda kırılır" özdeyişini hatırlatırdı. 'Ben fazladan birşey yapmıyorum ki' derdi ve eklerdi: "Allah'ın bana verdiği canı yine onun yolunda kullanıyorum; hepsi bu"
Bu düşüncenin hiç sekteye uğramadan pratiğe geçirilmesi, hep ön plana çıkmasını, iktibas Dergisi'yle adının özdeşleşmesini kaçınılmaz kıldı. Hiç arzu etmediği halde, 'tek adam' imajına büıündü. (Şu anda düşünüyorum da Allah'ın Ercümend Abi'ye verdiği hastalıklar, herhalde çevresindeki insanların onun hızına erişebilmeleri adına bahşedilmişti.
III. Zorlu ve yorucu bir tercih yapması. Kur'ân İslamı'nın çizdiği yoldu, bu. Kökten dinci, radikal, fundamentalist gibi sıfatlandırmalara
kelime bazında ısınmasa da, Kur'ân İslamı'nın
tanımladığı müslüman kavramının günümüzdeki geçerli karşılıkları olarak algılandığının da bilincindeydi. Bu kelimeler, islam'ın geleneğin şekillendirdiği din olmadığını vurgulamakla kalmıyor, toplum ve devlet nazarında peşinen dışlanmayı temsil ediyor. Bu yüzden Türkiye'deki Radikal İslamî hareket kavramının hizasında Ercümend Özkan isminin yazılı olmasının yanında, bu kararlılığını son nefesine kadar yılmadan, onurla sürdürülmesi, onu önemli bir kilometre taşı kılmıştır.
IV. Hep aynı yere vurması. "Kur'ân'dan doğru anladığım şeyleri sürekli vurgulamak beni tekrara düşürmüyor, bilakis daha da diri tutuyor" derdi ve bir keresinde bir de örnek vermişti: "Kar üzerinde hep aynı yoldan gidilirse, yol daha da belirginleşir; herkesin kolayca ulaşabileceği bir hâl alır." Doğru bilinenleri sürekli tekrarlamak onun ayrılmaz bir parçasıydı kişiliğinin. Başına bir sürü olumsuzluğun geleceğini bile bile son anına karar sürdürdü. Yanlışlıkların sürekli üzerine gitti. En önemli tezlerden biri de şuydu: islam'la insan arasında yapay engeller var.
Cihat, bu yapay engellerin kaldırılma sürecidir. Nedir bu yapay engeller günümüzde?... Ona göre, düzene entegre olan tüm yapılanmalar islam'a aykırıydı. Bunların üzerine sürekli gidilmeliydi. Hemen karşısında duranlardan gelen anti tezler ise, kamu haklarından yararlandırmamak, içeriye atmak, soyut ve somut işkencelere maruz bırakmak, gözaltına almak, iftira kampanyaları düzenlemek, bombalı suikast girişimleri... v.s. gibi insanı yaşadığı coğrafyadan hatta ağından dışlamaya yönelik gayri insani yaptırımlardı.
Yaşadığı süreç içerisinde en kötü anında bile dimdik ayakta durmayı becerebilmiş bu kutlu insanı gerektiği gibi anlatabilmiş değilim biliyorum. Onu anlamak onu yaşamakla doğru orantılı ama, onu anlatabilmek apayrı bir iş.
Eksikliklerimi tamamlayacak ve yanlışlarımı düzeltecek olan arkadaşlara şimdiden teşekkür ediyorum.
"İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn."
YENİ ŞAFAK, 28.1.1995.
|