|
İlk evrelerini yaşamaya başlayan Türkiye İslami hareketi, çok değerli bir öğretmenini kaybetti. Türkiye'li Müslümanlar; yalın olarak "Müslüman" kimliğinin bilincine erdiğinden beri, ömrü İslami mücâdeleyi hayatın her sahasını kuşatacak bir ilkellikle taşımanın gerekleri için çaba sarfederek geçen büyük bir iman ve mücâdele adamını kaybetti. O, bilgiyi, inancı ve eylemi birlikte yaşama şahitliğini gösteren; sabrı, çileyi, acıyı, katlanmayı; soruşturmaları,işkenceleri, hapisleri, dışlanmaları, yalnızlaştırmaları, ambargoları, iftiraları imtihan vesilesi addeden büyük bir gönül ve ilke adamıydı. Yitirdiğimiz kişi, vefatı nedeniyle taziye ilanı verme imkânını oluşturanların diliyle, "Türkiye'deki İslami uyanışın büyük emekçisi ERCÜMEND ÖZKAN"dı.
Türkiye'de kadirbilir her bilinçli Müslüman kendi anlayışının oluşumunu ve köklerini tetkik ettiğinde kendinde Ercümend Özkan'ın taşıdığı fikir ve tavırlardan mutlaka bir parça bulacaktır. İslam kültürünü tahkik etme sorumluluğunu, itikadını zanlardan arındırma bilincini, metodlu düşünme alışkanlığını, islami mücâdelenin sünnetini kavrama hassasiyetini, küfrün tek millet olduğu vurgusunu, mevcut sistemin de, mevcut devletin de 'küfür' kurumları olduğunu, fikri ve siyasi görevlerimizi ayrıştıramayacağımız ilkesini, sığınmacılığı yenen üretici ve atak bir psikolojiyi, azimkârlığı, direnkenliği ve disiplinli eylemliliği kendi kimliğiyle bütünleştiren her Türkiye'li Müslümanın bu olumlulukları ya islami kamuoyuna yansıyan tavır ve görüşlerden dolayı, ya da özel ilişkileri içinde olmasından dolayı karşısına en fazla çıkacak olan isim Ercümend Özkan'dır. Türkiye'de tevhidi ilkeler çizgisinde islami uyanışın köklerini yakalamaya çalışan erdemli her kişi, onun ismiyle her geçen gün daha çok karşılaşacak ve onu daha çok sevecektir.
Ercümend Özkan Türkiye'de islami uyanışın yerinden oynatılmaz temel taşlarından ve belki de biriki isminden biridir. Onun akletme, vahiyle irtibatlı olma, sorgulama hassasiyeti düşünsel yenilenmenin ve kendini aşmanın da temsili bir örneğini oluşturmuştur. Özkan'ın düşünsel gelişim çizgisiyle Türkiye'deki tevhidi bilinçlenme süreci arasında önemli paralellikler kurmak mümkündür.
Kısa hayat hikayesi:
Ercümend Özkan 1938 yılında Kırşehir'in Mucur kasabasında doğdu. Onun çocukluk yılları laik-pozitivist-batıcı kültürün resmi ideoloji haline getirildiği ve devletçiliğin baskı ve islam düşmanlığı anlamına gelen en yoz uygulamalarla kurumlaştırıldığı bir döneme denk gelir. Gençlik yıllarında boksa merak sarar. Başarılı müsabakalar yapar; ayrıcı edebiyat ve tarih kültürünü güçlendirdiği bir okuma alışkanlığı edinir. İslami camialarla ilgisi ilkin çok partili rejimle birlikte çıkmaya başlayan Islami basın aracılığıyla oluşur. Gençlik yıllarında Necip Fazıl ile Türk Ocakları arasında gidip gelir, İstanbul Üniversitesinde Arap Fars dillerinde okurken gazetelerden küpür-arşiv derlemesi yapıp pazarladığı "İnterpres" Basın Haber Ajansı'nı kurar.
1960 askeri darbesinden sonra ülke yönetimini Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve devlet yapısını, Müslümanların sahip olduğu kimliği ciddi olarak sorgulamaya başlar. Ancak İslam adına yazılanların yetersizliği kendisine aradığı ufku sağlayamaz. Tam bu dönemlerde illegal Hizbu't-Tahrir.. İslâmî (İslam Kurtuluş Partisi) hareketi Ürdün-Suriye üzerinde yükselen bir faaliyet içindedir. Ürdün'de memur kesiminin büyük kesimi
Hizbu't-Tahrir'in çekim alanına girmiş, aşiret reisleriyle ciddi diyaloglar kurulmuştur. Ve Ürdün ordusu içinde örgütlenen ve ittifak kurulan bazı askeri birimlerin katılımıyla Kral Hüseyin'in devrilmesi ve iktidarın ele geçirilerek Ürdün'de Suriye ve Lübnan'ı da etki alanı içine alacak bir islam devleti kurulması düşünülmektedir. Ancak o dönemde konjonktür içinde Ürdün'deki muhtemel İslami gelişmeye Batılı ülkelerin Türkiye eliyle müdâhale edebileceği hesab edilmiştir. Bunun için Ürdün'deki İslami gelişmelerin Türkiye kamuoyuna ve Müslüman kesime yanlış ve saptırıcı olarak takdim edilme ihtimalinin olumsuzluklarını gidermek amacıyla bizzat Hizbu't-Tahrir'in islami anlayışı Türkiye kamuoyuna bildirilerle aktarılacak ve kitleler gerek islam ve gerekse Hizbu't-Tahrir hakkında aydınlatılacaktı.
Bu amaçla etkinlik gösteren Türkiye üniversitelerindeki Filistin'li, Ürdün'lü, Lübnanlı, Suriye'li Hizbu't-Tahrir üyesi 'öğrenciler öncelikle Müslüman genrçlik camiası içinde sorumlu ve araştırmacı kişileri bulup onlarla fikri mutabakat arayışı işine giriştiler, işte Ercümend Özkan'ın 1963-1969 yılları arasındaki Hizbu't-Tahrir bağlılığı böyle... başladı.
Özkan, sözkonusu birliktelikle aradığı birçok sorunun cevabını bulabiliyor ve Hizbu't-Tahrir'in 40'a yakın eğitim kitabındaki sistemleştirilmiş fikri tespitlerin kavranması hususunda kısa zamanda büyük mesafe katediyor ve Hareket'in Türkiye kolu sorumlusu oluyordu. Özellikle Tevhidi anlayışın yaygınlaştırılması ve Hizbu't-Tahrir kültürünün tanıtılmasına yönelik illegal ciddi bir yapılanma ve yaygın bildiri dağıtımı faaliyeti içine giren Özkan, hareketin Türkiye'de örgütlenmesi konusunda bir hayli başarılı oldu.
1964-67 yılları arasında dağıttıkları bildiriler sürekli basında manşet oluyor, bildirilerde-ki Türkiye için alışılmadık islami söylem, büyük sansasyonlara neden oluyordu. Tevhidi şiarların işlendiği bildiriler, geceleri örgütün birimleri tarafından büyükşehirlerde kapıların altından evlere atılıyor ve her dağıtılan bildiri basına önemli bir haber oluyordu. Bildiricileri bir türlü yakalayamayan emniyet güçleri ve Türkiye laikleri şaşkına dönüyorlardı. Türkiye Müslümanları'nı gelenekçi, muhafazakâr, sağcı, anti komünist, devletçi kimlikleriyle oyalayan üstad, hoca-eflendi, abi, şeyh vasıflı tipler de şaşkına dönüyordu. Bu şaşkınlık önce buğza, sonra ihbarcılığa yöneldi, ilkin bu bildirilerle oluşan etkiyi kırmak için Hizbu't-Tahrir hareketinin Siyonist, komünist ve ingiliz uşağı bir hareket, olduğu iftirası yaygınlaştırıldı ve "Milliyetçiler Demeği" ve şubeleri tarafında bu iftira karşı bildirilerle ilan edildi. Zamanın gazetecisi Mehmet Şevki Eygi tarafından bu Müslümanlar ajan olarak gösterildi. Ve sonra bazı câhil dindarlar tarafından "Bunlar devletimizi yıkacaklar" ifadesiyle polise ihbar edilmeye başlandılar.
Ve tüm aramalara rağmen bildiri dağıtmaya devam eden Ercümend Özkan ve yakın ekibi ancak 1967 yılında yakalanabildiler. Ve duruşmalarda Türkiye islami mücâdele tarihine geçecek onurlu savunmalar yaptılar. Her duruşma başında geniş yer aldı. Savunmalarda zulme, tağuta, küfür iktidarına boyun eğmeyeceklerini açık açık savunan bu Müslümanların duruşma tutanakları "Şeriatçi tehlikeyi belgelemek" amacıyla devlet tarafından kitaplaştırılıp resmi makamlara dağıtıldı.
Özkan, İslami bilgilenme düzeyini Hizbu't-Tahrir kültürüyle sınırlı tutmayan bir araştırıcılık ile 1960'lı yıllarda Türkçe'ye aktarılmaya başlanan evrensel İslami hareketin düşünce ürünlerini en iyi takip eden ve değerlendirebilen kişilerden birisi oldu. Hapse girmeden Türkiye'deki faaliyetlerin sadece propagandaya dönük yapılmasından rahatsız olduğunu, Türkiye şartlarını gözeten ve Türkiye'ye has bir mücâdelenin geliştirilmesi konusunda Hizbu't-Tahrir hareketinin esnek olması gerektiğini savunan Özkan ile hareket elemanları arasında tartışmalar başlamıştı. Hareket'in Genel Başkanı Takiyüddin ile mütaaddid görüşme isteklerinin Nebhani'ye iletilmediği kanaatine varan Özkan hapisteyken hareketten ayrıldı. 1970'de hapisten çıktığında bağımsız bir çalışma içinde oldu. Özellikle Ankara'da yoğunlaşan bu çalışma günümüzde tanınmış, birçok ismi sistemli bir çalışmadan geçirdi. Ancak gerek illegalitenin fazla abartılması, gerek Hizbu't-Tahrir kültürünün fazla önemsenmesi ve gerekse muhataplarının henüz olgun bir kimliğe ulaşmış olmamalarının olumsuzluğu ile önemli sayılara ulaşan bu çevre 1970'li yıllarda iki önemli kriz geçirdi.
Bu dönemde Ercümend Özkan müstear adla iç eğitime yönelik birçok kitap, kitapçık ve broşür kaleme almıştır. İran İslam Devrimi'ni dakik olarak en iyi değerlendiren bir iki çevreden birisi olan Özkan ve arkadaşları kaleme aldıkları "İran Hakkında Siyasi Yorum" adlı 46 sayfalık bir broşürle Türkiye Müslümanlarına İslam Devrimi'ni kavramaları, sahiplenmeleri ve kendi şartlarında değerlendirmeleri için önemli ölçüler sunmuşlardır. Özkan bu ölçüleri hayatının sonuna kadar taşıdı. Eleştiri ve sevgi konusunda hiçbir zaman duygusallığa kapılmadı.
Özkan'ın rejimle başı dertte olduğu yıllar, aynı zamanda düşünsel gelişiminin ve olgunluğunun en fazla güçlendiği yıllar oldu.
Hizbu't-tahrir kültüründen kalan ve çok fazla önemsediği "Emirname" adlı çalışma kitabındaki-imam Şafi'nin metodolojik yaklaşımlarını pek aşamamış olan belki 1960'lı, 70'li yılların Türkiye genelinin İslami seviyesini düşündüğümüzde önemli yeri olan-bazı usûlî konuları yeniden gözden geçirmeye başladı.
Bazı Kur'ân çalışmaları, temel kavram çalışmaları ve Kur'ân usulü üzerindeki çalışmalarından sonra Hadis konusunda ve Sünnet'e yaklaşım mevzuunda düşüncelerini yeniden sistemleştirmeye başladı. Ve söyleminde gittikçe Kur'ân vurgusu en merkezi yere otururken tasavvufi sapmalara olduğu kadar selefi yaklaşım biçimine de özlü eleştiriler getirdi. Ancak bu süreçte karşılaştığı zor şartlar karşısında birçok akademisyen arkadaşının selamlaşma konusunda bile cimrilik yapması kendisini çok üzdü.
Kamu haklarından yasaklı olan Özkan, Türkiye dışına çıkma konusundaki engelleri uzun uğraşılardan sonra aşabildi. Ve bu dönemde Türkiye ve Türkiye dışında birçok özel ve genel oturuma katıldı. 1980'de "inanmak ve Yaşamak" adlı kitabı Yöneliş Yayınları'nın üçüncü kitabı olarak yayınladı. Fikirlerini geniş kesimlere taşımaya başladı. Gece-gündüz demeden her davete, her çağrıya koşturmaya çalışan Ercümend Özkan, 1989'da ağır bir kalp krizi geçirdi.
RP'nin "İslami particilik" yapma tezine ciddi eleştiriler getiren Ercümend Özkan 1922 yılında kendisi "İslam Partisi" adıyla legal bir parti kurma çabası içine girdi. Bu çabayı, olaya yüzeysel- bakan birçok kişi çelişki olarak gördüyse de, bu sistem içi şartları zorlama konusunda mücâdele metoduyla ilgili yeni bir ictiâdî açılımı hedefliyordu. Aslında vahyi ilkelerin şahidliğinin yapıldığı ve Kur'ân ve Kur'ân âyetlerinin gizlenmediği sürece Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi sistem içi araçları kullanmanın olabileceğine bir vurgu açısından, slogancı metodik söylemi aşan bir yaklaşımdı bu. Ama bu yaklaşımı realize edecek ciddi bir altyapıyı ve ilkeli çevre ilişkilerini oluşturma konusunu gözetemediği için de aceleci bir tutumdu. Ve aceleciliğin olumsuzluğu; zaten bu projenin hayata geçirilememesiyle netleşmiş oldu.
Türkiye'deki İslami uyanışa büyük emeği geçen Ercümend Özkan'ın rahatsızlığından sonra aceleciliği daha da arttı. Çünkü rahatsızlığı kalp krizi şeklinde iki defa daha nüksetmiş ve kalp damarlarında büyük oranda tıkanma başgöstermişti. Artık o ömrünün kısaldığı bilinciyle istirahat etmeyi değil, az zamanda birçok şeyi ömrünün kalan kısmına sıkıştırmaya çalışan bir fedakârlığı yaşıyordu. "Tasavvuf ve İslâm" kitabını çıkardı. Radyo ve TV kuruluş projeleri, kamplar, yayım projeleri, seminer ve konferanslar, şehir turları, röportajlar ve diğer etkinliklerle gençlere taş çıkartacak bir cihadı üstleniyordu. Acelesi vardı. Rabbine ödev olarak sunacağı ürünleri çoğaltmaya çalışıyordu. Ve bildiği doğruları aktarmak, talep edenleri eğitmek niyetiyle gittiği Adana'da sayılı saatleri tükendi. Ve 24 Ocak 1995 Salı sabahı ecel şerbetini içip Rabbine yöneldi.
Cenazesi hayattayken toparlayamadıkları gözağrılarını biraraya getirdi. Onun eğitiminden, onun aktardığı doğrulardan nasiplenmiş binlerce Müslüman, Rabbimiz huzurunda ona şürkahlarını sunmaya gelmişti. Ve tekbir sesleri, Kelime-i Tevhid nidaları eşliğinde; onun ideallerini geleceğe taşıma azmini boğazlarda düğümlenen hıçkırıklarla, gözlerde kilitlenen göz yaşlarıyla bileyen Müslümanların sevgi sele içinde defnedildi. Onun İslami mücâdelesinin en önemli sembolü olan Kelime-i Tevhid bayrağı, "La ilahe illallah" cümlesini slogan-laştıran Türkiye'nin dört bir yanından gelmiş mezarı başında binlerce kişi arasında göğe yükseliyor ve dalgalanıyordu.
Türkiye İslami Hareketi onu anlayacaktır!
Türkiye'deki İslami bilinçlenme süreci kolay oluşmadı. Osmanlı'dan devralınan İslamî kimliğe eklemlenen sağcı, ulusalcı, devletçi, mukaddesatçı, anti komünist, sermayesever eğilimleriyle ve yama olarak taşıdığı muharref değerlerle Batılılaşma-modernleşme akımını, pozitivist, liberal, materyalist eğilimleri cevaplamak ve bağımsız kimliğini oluşturmak durumunda olamazdı. Osmanlı'dan devralınan kimliğin sorgulanması gerekiyordu. Bu kimlik Kur'ân'ın muhtevasını "terkedilmiş halde" bırakmıştı. Tarih içinde yitirilen tevhidi kimliğin yeniden toplumsal alanda kuşanılması gerekirdi. Bunun için küfre, egemenlere, emperyalizme karşı verilecek mücâdele kadar; İslamî kitlelerin din anlayışını ıslah etmeye yönelik bir çaba da gösterilmeliydi.
İşte Ercümend Özkan bu görevi 1960'lı yıllarda fiili olarak üstlenmiş ve görevin ifası için kendisini yetiştirmek konusunda kulluk görevini ciddiye almış çok değerli ve çok az insandan birisiydi. O bu değerli tercihini hiç bir zaman terketmedi, yorulmadı. Dünya nimetlerinin lezzeti veya zalimlerin tehdidi karşısında eğilmedi, bükülmedi ve sapmadı. Güç kazanmak, kitle toplamak, kınayıcıların kınamasından korunmak ve teşkilatçılık adına ilkelerden taviz vermedi. Marjinallik suçlamasına pabuç bırakmadı. Onun 1960'lı yıllardaki hassasiyeti dirilticiydi; ecel ona geldiğinde aynı hassasiyetin tazeliği ile karşılaştı.
İşte Türkiye'deki İslamî uyanış bu dirilik, ilkelilik, kararlılık sayesinde güç kazandı. 1960'lı yıllarda T.C. devletinin küfür devleti olduğunu haykıranları, dinimizi Kur'ân'dan ve Resûlullah'ın uygulamalarından öğrenelim diyen insanları "mezhepsiz", "bölücü", "zındık", "reformist", "vahhabi", "yeşil komünist" diye suçlayan onbinlerce insanın karşısında bir avuç insanın duruşu, 1970'li yılların orta-larından sonra Türkiye'de yaygın bir sorgulama ve tevhidî uyanış sürecini başlattı. Ama bu sürece yeterince geleneksel yanlışlardan arınamadan katılanlar, taklitçilik alışkanlıklarını terkedemeyenler, asırlarca akletme fonksiyonları şeyhler ve zâlim iktidarlarca rehin alınanlar; öncelikle liderliğin "fikri liderlik" olduğu bilincini içselleştiremediklerinden, aceleci ve yüzeysel çözümler aramaya başladılar. Tevhidî sorumlulukların bilincinde olduğu halde, gerekenin yapılması konusunda fiili mücâdeleyi üstlenmeye gözü kesme-yenler ucuz kazanımlar peşinde koşmaya başladılar. İslamî uyanışın taşınan değerlerine veya taşıyıcılarına yöneltilen eleştiriler genel olarak daha fazla sorumluluk yüklenmeye, daha fazla akletme ve üretmeye, daha fazla katlanmaya, fedakârlığa koşuşturmaya, daha fazla fikrî arınmaya yönelik değildi...
Ercümend Özkan -kendine özgü hatalar dışında- daha işin başındayken yaşanan bu olumsuz gelişmeler karşısında, elde ettiklerinin değerini bilemeyen veya elde ettikleriyle yetinen kişilerce küçümsenmeye, unutturulmaya hatta karalanmaya başlandı. O dönemde İslamî gelişmeye çok önemli katkıları olan Özkan ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmanın gereği olarak kendilerini açıktan savunma ve tanıtma imkanları yoktu. 1970'li yılların ortalarından itibaren güçlenen Türkiye'deki İslamî uyanış dalgasının etkisinde kalan birçok genç, bu olumsuz yaklaşımlar ve yönlendirmeler sonucunda Ercümend Özkan ve taşıdığı fikirlerin bazı yanlarını olduğundan farklı ve çoğu zaman da haksız bir biçimde tanıdılar.
Bu olumsuz süreç zaman içinde akleden birçok Müslüman tarafından aşıldıysa da, 12 Eylül rejimiyle özellikle İran İslam Devrimi'nin Türkiye'deki etkisini kırma konusunda palazlandırılan bazı tarikat ve cemaatlarin telkinleriyle de bu sefer Özkan, arkadaşları ve benzeri eğilimde olanlar daha genel olarak kararlanmaya başlandı. 1980'lere gelindiğinde Islamî uyanış çabalarına katkıda bulunan eli kalem tutan ve ağzı laf yapan birilerinin tevhidî bilinçlenme ve Kur'anî netleşme sürecine kara çalan sözkonusu kamplar lehine çözülmeleri veya sapmaları da bir çok samimi insanı Türkiye'deki İslamî uyanış sürecinin tanınması konusunda yanlış bilgiler taşıma şanssızlığına itti. Türkiye'de "radikalizm eleştirisi" adı altında ABD politikalarına denk düşen ve aslında kendileri eleştirilecek olan sorumluluk kaçkını kişiler, eleştiriyi kendilerinden başlatacaklarına, eleştiri bahanesiyle olumsuzluklara karşı bilinçle, sabırla, ümitle direnen onurlu insanlara eleştiri oklarını yönelttiler.
Türkiye'de İslamî hareket bir oluşum sürecinde ise, ortada henüz tatmin edici bir yeterlilik yok demektir. Yetersizliğin olduğu yerde tabii ki eksikler, yanlışlar olacaktır. Yanlışlar insan olma özelliğimizin sınırlılığı ile de vardır. Dolayısıyla Ercümend Özkan'ın da eksik olan ve eleştirilebilecek olan bir çok yanı olabilir. Ama, taşınan olumlulukları paylaşmadan, sorumlulukları yüklenmeden; istişârî bir görev olan eleştiri hakkının ölçüsüzce kullanılması doğru ve erdemli bir tavır olamaz.
Selam, 30.1.1995.
|