|
İnsanın bilip de bilmei göründüğü nice gerçek vardır hayatta. Bunlardan biri de, bu dünyanın fâni olduğu gerçeğidir. Hepimiz biliriz bunu, ama nedense bilmez-miş gibi davranırız.
Bahanesi ne olursa olsun, biz insanların aramızdaki amansız mücadelemize, bitip tükenmek bilmez tartışma ve kavgalarımıza son noktayı koyacak olan, elinden kimsenin kurtulamayacağı ölümdür.
Müslümanların, özellikle günümüzdeki müslümanlann ölüm gerçeği üzerinde çok sık düşünmelerinde yarar vardır.
Bu hayatın sonunda bir ölümün bulunduğunu hatırlamak, dünya hayatımızın her safhasında ölüm gerçeğini düşünerek yaşamamak, insanın cehaletinden veya gafletinden bilinmektedir. İnsan için çeşit çeşit gaflet sözkonusudur. Ama bir insanın en büyük gafleti, Rabbinden gafil olmasıdır. Rabbinden gafil olmamaya, Rabbini bilmeye çalışan insanın en büyük gafleti de ölümden gafil olmaktır herhalde.
Çarşamba günü Ercücend Özkan Bey'in cenaze namazında idik. Onun ölümü ve çok sayıda muhibbininn iştirakiyle gerçekleşen cenaze merasimi, birçoğumuzun ölüm gerçeğini bir daha hatırlamamıza vesile oldu.
Allah rahmet eylesin, makamı cennet olsun; Ercümend Özkan, düşünceleri kadar insanlık yanıyla da temayüz etmiş birisiydi. Her insan gibi onun da hataları ve zaafları vardı, ama sevabları ve erdemleri daha fazlaydı. Herşey bir yana tevhid düşüncesinin toplumda doğru anlaşılması için çok mücadelemiş, kendisini bu düşüncenin anlaşılmasına adamış, son yıllardaki rahatsızlığına rağmen durup dinlenmeksizin, sanki ömrünün kalan kısmını daha dolu geçirebilmek için daha çok çalışmaya başlamış bir cihad eriydi. Onu gördükçe, Hz. Ali'nin (ra) çevresindeki uyumsuz insanlarla olan tartışmaları aklıma gelirdi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (ra)'in ne kadar başarılı olduklarından dem vurarak, Hz. Ali'yi başarısızlık ve uyumsuzlukla suçlayanlara karşı Hz. Ali'nin şu cevabı verdiği aktarılır: "Ne yapalım, Ebubekir'in, Ömer'in etrafında benim gibi insanlar vardı, benim etrafımda da sizin gibi insanlar var."
Konum ve düzeyleri farklı da olsa, mücadele adamlarının her çağdaki ana meselesi aynı galiba.
Ercümend Bey'in etrafında onu daha iyi anlayan (sadece düşüncelerini değil, psikolojisini de anlayabilen) insanların sayısı daha fazla olabilseydi, belki hizmetinin önündeki engellerin birçoğu daha kolay aşılabilirdi. Türkiye'nin önemli fikir merkezlerinden gelen ve sayıca azımsanmayacak, ama sayıdan daha da önemlisi, düzeyli bir topluluk tarafından ebedî istirahatgâhına defnedildi.
Ankara'ya sadece cenaze için gitmiştim. Defin ve taziyet işleri bittiğinde vakit akşama yaklaşıyordu nerdeyse. Vakit yetersizliğinden, Ankara'daki dostlarımıza zaman ayıramadan geri dönmek zorunda kaldık.
Cenazeyi toprağa verdiğimiz Karşıyaka mezarlığı, bana yaklaşık onbeş yıl önceki bir olayı hatırlattı. Devlet Planlama Teşkilatı Tercüme Bürosu'nda çalıştığım yıllarda aynı büroda Yabancı Diller Yüksek Okulu mezunu bir arkadaşımız vardı, İngilizce mütercim kadrosunda çalışıyordu. Karadenizli, dost canlısı ve hayat dolu bir arkadaştı. Düşünceleri ve tasarıları hep bu dünyalıktı. Müslüman bir ailenin çocuğu olmasına rağmen, aldığı tahsil nedeniyle tamamen eyyamcı bir tip olarak yetişmişti. Ailesinin razı olmadığı bir evlilik yaptığı için, Karadenizlilik damarı tutan ailesi onu evlatlıktan reddetmişti. Eşini ve kızını çok seven, ailesine düşkün bu arkadaşımız, aynı zamanda makam ve mansıba da çok düşkündü. Genel özellikleri itibariyle olumlu bir tip olarak gördüğüm bu sempatik arkadaşımızın en büyük zaafı, aşırı makam düşkünlüğüydü. Bürokrasi içinde hızla yükselmenin yollarını aramak en büyük meşgalesiydi.
Bir gün akrabalarından birisi vefat etmiş. Cenazeye katılmak üzere Karşıyaka mezarlığına gitti. Dönüşte o capcanlı, neşeli insanı çok üzüntülü, biraz ürpermiş ve sanki büyük bir şok atlatmış gibi görünce, durumuyla ilgilenmeyi bir görev telakki ettim. Biraz deşince, gördüğü mezarlık manzarasından çok etkilendiğini anladım.
"Yaşar Bey" diye söze başladı; "Ben en kısa zamanda Kur'an öğrenmek istiyorum."
Bunun nedenlerini az çok tahmin edebiliyordum. Bizim mevki-makam düşkünü arkadaşımız, Karşıyaka mezarlığına girince bir bakıyor ki, gözünde insanüstü bir konuma oturttuğu herkes orada. Şu kara toprakta kimler yatıyor, kimler. Valiler, kaymakamlar, hakimler, savcılar, yarbaylar, albaylar, generaller.
Çarpılıyor adeta bu manzara karşısında. Demek onların da dönüp dolaşıp geldikleri yer burası. Demek ölüm gerçeğinden onlar da kaçamıyorlar. Anlaşılan bizim mesai arkadaşımız, bazı beyleri ölümsüz zannediyormuş. Ama her insan gibi onların da ölüme yenik düştüklerini görünce, aşırı makam mevki sevgisi azalmıştı. Bu manzaralar karşısında çarpılan arkadaşımıza Kur'an öğretmeye başladık. Namaz kılmaya bile ikna olmuştu. Bunun için de önce namaz sûrelerini öğrenmesi gerekiyordu. Bir müddet birlikte çalıştık. Fakat üç hafta kadar sonra işi gene gevşetti. Ölüm gerçeğinin etkisi geçmişti demek.
İnsana ölüm kadar güçlü mesaj verebilen bir başka eser daha yoktur. O nedenle, yazıdan veya sözden birkaç mesaj alamayan insanları birkaç haftada bir mazarlıklara götürmek gerekiyor. Aslında en güzeli, mezarlıkları toplumdan uzak tutmamak ve insanlan zaman zaman ölüm gerçeği üzerine düşünmeye sevkedebilmek.
Ölüm gerçeği üzerine düşünmemek için şimdi mezarlıkları yerleşim bölgelerinin dışına sürgün ediyoruz, insan ölümü unutmaya çalışsa da, ölüm insanı unutmuyor.
BEKLENEN VAKİT, 27.01.1995.
|