Ercümend Özkan Sitesi - İlay-ı Kelimetullah uğruna istikrarlı ve tavizsiz bir mücadele

Dinamit Programları

Dinamit Programi Kanal DDinamit Programi Kanal 6
Buradasınız:Ana Sayfa arrow Hakkındaki Yazılar arrow Ödünsüz ve Kararlı Bir Dava Adamı: Ercümend Özkan
  • Decrease font size
  • Default font size
  • Increase font size
  • default color
  • green color
  • blue color
Ödünsüz ve Kararlı Bir Dava Adamı: Ercümend Özkan PDF Yazdır E-posta
Yazar Ekmel Ali Okur   

Evlenirler. Yıllar sonra çocukları olur. Çocuklarını uçan kuştan, esen yelden esirgerler. Ne zaman dışarı çıkacak olsa, "Seni itin, atın önüne atarız." diyerek korkuturlar. Çocuk dışarı çıkacak olduğunda; sundurmadaki kediden, eşiklikteki köpekten, evin önünde yayılan kuzudan; "Aman İçeri gir, seni yer ha!" diye engellerler.

Gün döner, yıllar geçer, çocuk büyür. Yedi-sekiz yaşına gelip dayanır. Ne ki, dışarda kendi halinde bir tavuk görse, korkudan yüreği ağzına gelip içeri kaçar. Dışarılara çıkamaz, çocukluğunu yaşayamaz.
Ev denilen bir hapishanede yeryüzünün halifesi (Efendisi- sorumlusu) yani insan olmanın onurunu bir türlü yaşayamaz. Herşeylerden korkar. Kurttan, fareden, kediden, herşeyden. Neden sonra ailesi bakar çocuk dışarı çıkamıyor, buna bir çare ararlar. Derken, birgün birileri çıkagelir. "Ben der, bu sorununuzu çözerim. Bana bir kağıt, bir mavi boncuk getirin." der. Ve getirilir. Çocuğun yanına dostça oturur. Kağıda birşeyler yazar, okur- üfler, çocuğun sol göğsüne muska yapıp takar, maviboncuğu da üzerine iliştirir.
"Herşey tamamdır. Artık korkulacak birşey yok, kalmamıştır." deyip çocuğun elinden tutarak, "Bu muska ve boncuk seni korktuğun herşeyden koruyacak" diye defalarca dostça telkin eder. Ve; Hadi bakalım aslanım. Yürü şu tavuğun üzerine,"der. Çocuk adamdan cesaret alıp yürür. Tavuk gıdak gıdak diye kaçar. Sevinir. Kedinin, köpeğin, keçinin üzerine yürür, hepsi-
nin de kaçtığını görür. Öylesine yüreklenir ki, adeta içi içine sığmaz olur.
Adamla dost olur. Bütün yüreği korkulardan arındıkça adam işin gizini söyler. Böylece çocuk korkularını yener ve özgüvenini kazanır.
Evet, hikaye bu. Bunu şunun için anlattım: biz hayata gözlerimizi açtığımızda, "Allah'la, din'le, cin'le Kur'an'la, şeyh'lerle, cami'yle, ölüyle mezarla, baykuşla, jandarmayla, polisle, hocayla, vs, vs'leyle gözü korkutulmuş, içine sindirilmiş bir toplumun üyeleriydik.
Bizi yaratan Rabbimizi düşünemiyor, O'nu hakkıyla takdir edecek özelliklerini öğrenemiyorduk. O'na ilişkin sorular sorduğumuzda, bir yaramazlık yapacak olduğumuzda; "Aman, sus, çarpar ha!" diyorlardı. Yüce kitabımızı açıp kendi dilimizden okuyup anlamıyor, yaşayacağımız doğru hayatın açıklamasını öğrenemiyorduk. Her defasında-, "O'nu anlayan güzel adamlar, güzel atlarına binip gittiler!" diyorlardı. Kendilerini ve bizleri alabildiğine aşağılıyorlar ve uydurdukları, uyduruk adamların eteğine sımsıkı yapışmamız öğütlenip duruluyordu. Herşeylerden korkuyorduk. Korkularımızı bastırmak için, duymamaya, düşünmemeye, düşler kurmamaya koşullandırılıyorduk. Ne zaman düşünecek olsak, hep bize ezberletilen sloganlan, tekerlemeleri, kelimeleri tekrarlayıp duruyorduk. Tıpkı, gece karanlığında, korkularını bastırmak isteyen, bunun için de durmadan mırıldanıp ıslık çalanlar gibiydik. Tabii bunun sonucun da, nerdeyse su içerken ıslık çalanlar gibi olmuştuk.
Neden sonra, birgün, takım elbiseli, kravatlı, uzun boylu, esmer tenli, yakışlı bir adam çıkageldi.
İçimizden biriydi. Oldukça doğaldı. Söylediklerinden dolayı; "Şen müctehidmisin? diyenlere."
Evet. Ben müctehidim. "diyordu. Ama hiç kasılmıyordu. Müctehid Kur'an'ı anlayıp yaşayandır diyordu. Siz de müctehid olun diyordu Ağdalı, arapça, farsça, latince kelimeler söylemiyordu. Bizim gibi konuşuyordu. Fıkralarla, şakalarla, gülecek konuşmalarını süslüyordu.
Alışılmışın dışında biriydi. Kafalardaki kalıplara, kategorilere sığmıyordu. Hep söyleyene bakanlar O'nu ciddiye almadı.
Ama O "Bana değil, söylediğime bakın" diyordu. Üzerine alışagelen ne entellik ne de mollalık izi vardı. Ama her iki alana da aşinaydı. Hem gelenekçi, hem de modern hurafelerle dalga geçerek yerlebir ediyordu.
Sürekli korkularımızın üzerine geliyordu. Bir çoğumuz o gün tepki gösterdik. Onun gibi olmayanlarda kıskançlıklarından susuyorlardı. Ama O böyle şeylere hiç aldırmıyordu.
Ona "Sen kimsin?" demişlerdi.
O gece, ne çok konuşmuştu. Çağıl çağıl, coşkulu bir ırmak gibiydi. "Arkadaşlar diyordu. Aman göl olmaya razı olmayın. Coşkulu bir ırmak olun. Bu dünyaya ilk yada son gelişiniz. Bir daha sınanma şansınız yok. Yaratanın en büyük armağanı olan aklınızı hiç kimselere kullandırmayın! Özgün kişiliğinizi edinin! Özgür olun! Özünüz gürleşsin. Aman hiç kimsenin izdeşi olmayın. Güdümlü olursanız, Güdülürsünüz. Unutmayın, akletmeyenler azab içinde kalırlar, işte yaşadıklarımız bunun delili değil mi? diyordu.
Ve; "Artık başkalarının yapay kurtuluş iplerini bırakın. Hepimiz hep birlikte Rabbimizin kopmaz ipine sarılalım. Bir namluda yanyana kurşunlar gibi hep aklın üzerini örten hurafeleri döğelim. Biz ki yüzyıllardır uğruna can uğruna can verdiği kitabı bilmeyen ataların torunlarıyız. Yüzümüzü kitabımıza dönelim. Artık, biricik müctehidimizin, Rabbimizin Kitabı olduğunu fark edelim. Hep bu trajedileri yaşamaya mahkum değiliz. Gelin bu büyüyü birlikte bozalım." diyordu.
Ve; "Ölüden, ölülerden korkulmaz. Cinlerin insan üzerinde hiçbir nüfuzu yoktur. Din hayatı anlamlı kılmak için vardır. Kendi elimizle kendimize sorun çıkartmayalım. Beşeri alanla, ilahi alanı karıştırmayalım. Vehimlerin, zanların önünde bir yaprak gibi savrulup durmayalım" diyordu.
Ve; "Hepimiz Allah'ın kullarıyız. Hak önünde kimsenin imtiyazı yoktur. Sonradan edinilen farklılıklar, giderilebilir farklılıklardır. Kendimize sahip çıkalım. Kendimize değer verip saygı duyalım. Kendine saygı duyan, sorumlu olduğu kitapla tanışır, dost olur. Artık uydum kalabalıklar anlayışına bir son verelim. Biz kimsenin uydusu değiliz. Herbirimiz dünyada bir eşi daha olmayan biricikleriz.
N'olur bunları farkedelim. Adam olalım. Adam vs. vs." diyordu.
O'nu ilk kez böyle tanımıştım. Bu Adam'la yürünür demiştim. Dostluğumuz dağbaşından kopan bir karyumağı gibi hep büyüdü. Yazdıklarını adıma yazılan mektuplar gibi okudum. Hep doğru anlamak, doğru anlaşılmak istiyordu. Hayatı kolay kılmak istiyordu. Yalın, sade anlatıyordu. Yüreğindekiler yazılarına yansıyordu. Onun hayatında, kimi pisikopatlar gibi karmaşık olmak, zor anlaşılmak diye bir kaygıya yer yoktu. Belki de bu şirk ehlinin işidir diye düşünüyordu.
O'nu her gördüğümde içimden uzun ömürler dilemişimdir. Ama O'da her fani gibi, gece sabaha devinirken, yanından ayrıldıktan sonra, 24 Ocak 1995 yılı bir kuşluk vakti, sonsuzluk yurduna hicret etti.
Heyhat! hemen her büyük insan gibi, o da yeteri ve gereği gibi anlaşılamadı. Hak ettiği iltifatı, takdiri tadamadı.
Rabbim ecrini artırsın. Vehimlerin sarhoştan, kuruntuların iflah olmaz kulları-, O'nu görmemek, sesini duymamak için ellerinden geleni yaptılar. O bunu biliyordu. Yılmadı. Ödün vermedi. Hep kararlı oldu. Biliyordu, bu kutlu yürüyüşte, İsa çarmıha gerilmiş, ibrahim ateşe atılmış. Muhammed öldürülmek istenmişti.
O bunu çok iyi anlamıştı. Onun için hep aynı hedefi doğuyordu. "Akide diyordu. Önce akide diyordu. Yani doğru bilgi olmadan doğru düşünce, doğru düşünce olmadan doğru davranış, doğru davranış olmadan doğru hayat olmaz, diyordu.
Hayata eleştirel bakalım, Kur'an eleğiyle eleyelim. Kur'an'ı yaşadıklarımızın, yaşayacaklarımızın sağlayım yapalım diyordu.
Biliyordu düşünmenin bir bedeli vardı. O'da Sokrat gibi, Tolstoy gibi Ebu Hanife gibi bunları yaşayarak ödemişti.
Benzer benzeri severmiş. Küçük adamlar onu anlamadı. Beyinleri atalarının kuruntularıyla örtülenler anlayamadı. Kültürü, yani beşeri olanı put edinenler onu anlayadı.
O, önce Kur'an diyordu, ille Kur'an diyordu. Buna 1981 den buyana çıkan dergisi "ikti-bas"da tanıktır. Hep vahiy çizgisi üzerinde netleşmeye çalıştı ve mutlak olanı arayıp durdu.
Akıl ve vahyi birbirinden ayırmadı. Her defasında ikisi bir şeydir diye vurgulayıp durdu. Hep bu gerçeğe dikkat çekti. Hep bu gerçeğe...
En son, 24-Ocak 1995 de, gece sabaha devinirken, sohbetin iyice yoğunlaştığı bir anda, biri; 'Yahu Ercümend Bey, seni yıllar vardır tanıyoruz. Hep aynısın. Şu bazı müslümanlara tavrını artık bıraksan, üslubunu şöyle biraz yumuşatsan...!" deyince, bir süre önüne bakıp düşündü ve; "Bak arkadaş ömrüm boyunca hiç kimseye düşmanlık beslemedim.
Ben sadece yanlışların düşmanı oldum......"
diye gürül gürül dakikalarca konuştu.
Haklıydı, yüz yılların taşına gelen yanlıştan hak adına dışladın mı yanlıştan yaşayanlar, adeta kendilerinin dışlandığı, aşağılandığı gibi bir duyguya kapılıyorlar. Kafa konforları yani ömür boyu oluşturdukları istikrarları bozuluyordu.
Alışkanlıkları, önyargıları olanlar, yani akideleri olanlar, hayatlarını bu yargılara göre düzenleyenler, imanın; ayırdetmek olduğunu bir türlü kavramayanlardı.
O bunu çok iyi biliyordu. Onun için; önce doğru bilgi, ille de doğru bilgi diye ısrar ediyordu.
Ama heyhat! O'nu yıllarca tanıdığını sananlardan kimileri bile, O'nu anlayamıyorlardı. Kararlılığını, ödünsüzlüğünü, kendini tekrar etmekle yargılıyorlardı.
"Arkadaşlar, bunları bir ben söylemeliyim" dediği zaman da, hep kendini öne çıkarıyor diyorlardı.
Ama ne olursa olsun. O halka değil, HAK'ka ayarlı yaşamaya çalıştı. Yakın dostları ve yazdıkları bunun tanığıdır. Kur'an'î ivme yoğunlaştıkça bunlar belirginleşip anlaşılacaktır.
Rabbim Rahmetiyle Yargılasın.

İktibas Dergisi

Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
eksi not | artı not

busy
 
< Önceki   Sonraki >