Ercümend Özkan Sitesi - İlay-ı Kelimetullah uğruna istikrarlı ve tavizsiz bir mücadele

Dinamit Programları

Dinamit Programi Kanal DDinamit Programi Kanal 6
Buradasınız:Ana Sayfa arrow Röportajlar arrow Ekmel Ali Okur'un Ercümend Özkan'la Söyleşisi
  • Decrease font size
  • Default font size
  • Increase font size
  • default color
  • green color
  • blue color
Ekmel Ali Okur'un Ercümend Özkan'la Söyleşisi PDF Yazdır E-posta
Yazar Ercümend Özkan   

Roman yazarı Ekmel Ali Okur'un Ercümend Özkan'la yaptığı geniş söyleşisi.

 

Soru 1- Hayatınız düz bir çizgi değil. Bunu bilen, biliyor. Hırçın, inatçı ama neş'e dolu bir insansınız. Bir başka söyleyişle, kendi içine sığmayan, durgun bir göl olmaya asla razı olmayan, ovadan ovaya, dağdan dağa fakat yatağından taşmadan akan coşkulu, öfkeli, ödünsüz bir ırmak gibisiniz. Yaşıtlarınızdan emsalini göremediğimiz barışçıl bir kavgacısınız.
Ölüm kaç defa ciddi anlamda kapınıza gelip dayandı. Ama siz soyut mağaralar oluşturup içine kapanmadınız. Göçmen kuşları gibi, müjdeci güvercinler gibi, avını arayan şahinler gibi hâlâ uçup duruyorsunuz.
Sizce nedir ölüm? Gerçekten soğuk, yabanıl, egzotik bir fenomen midir? "Ölen bedendir, ruh ölmez" ikilemine ne diyorsunuz?

Cevap 1-
Aynı istikamete doğru seyreden bir aracın yerin engebeli oluşundan ötürü zaman zaman görünmez olup. zaman zaman giderek gözden uzaklaşsa da gidişini sürdürdüğü gibi doğruya doğru seyrim hiç duraksamadan devam etti ve ediyor, gördüğünüz, bildiğiniz gibi... Buna da sanıyorum 'hayatınız düz bir çizgi değil' deyimi kullanılmaz. Olaylardan mücerret, eşyadan soyutlanmış, yaradanı ile alakası bulunmayan bir varlık değildir ki insan tek düzelik onun için kaçınılmaz bir olgu olsun. Aynı yöne doğru seyreden bir aracın zaman zaman yolun yapısı gereği rampalar, yokuşlar çıkışı, zaman zaman inişlerde, vitesi boşa alarak seyretmesi gibi bir olay düz olmamakla nitelendirilemez.
Hırçın değil, kaynayan, fıkırdayan, fıkır fıkır sevecen ve her türlü varlıkla güzel ilişkiler kurabilen biriyim. Beni ben yapan ana özelliğim ise olsa olsa güzeli, doğruyu sever,-ve ona ulaşmak için her şeyi göze alır oluşumdur denilse yeridir. Biliyor musunuz ki ben henüz 9-10 yaşlarında iken bir-iki yaş küçük, birkaç yaş büyük emsalimiz sayılacak çocuklarla Mucur'da. İsmet inönü'nün jandarma hakimiyetiyle kimselere soluk aldırmadığı yıllarda 1947-8'lerde mahallemizin çeşmesinden su almaya gelen gelin ve kızlara laf atan jandarmaları tedib için aramızda bir örgüt kurmuş ve yaşımıza da bakmadan zaten sayısı 10, 12'leri geçmeyen ve teker teker kasaba dışındaki cezaevine nöbete giderken bağlar-bahçeler arasından geçmek zorunda bulunan bu jandarmaların kafalarına çuvalları geçirmiş ve eşşekler sudan gelene kadar dayaklar atmıştık. Bu örgütümüzün sonradan öğrendiğim meşhur "hılful fudul"a ne kadar benzediğini yıllar sonra Işkımı ana babadan öğrendiklerimizden değil, ki-tablardan öğrenmeye başladığımızda öğrenmiştim. Hilkatimiz gereği ırzımızı İsmet Paşa'nın jandarmalarından korumaya yönelik bir örgütlenme idi bu, Jandarmaları bu işten vazgeçirene, su almaya giden gelin ve kızlara laf atmaktan alıkoyana kadar da sürdürmüştük. Faili meçhul bir ırz koruma örgütü idi sanki bu. O devirler bir tek jandarmanın koca bir köyün ahalisini önüne katıp Mucur'a getiren ve at tavlasına kapattığı yıllardı. Hikayesini duyanlar olmuştur; şöyle anlatılırdı. Günün birinde köylerimizden birine bir kaymakam gelmiş. Muhtar başta olmak üzere bütün köylü atla köye gelen Kaymakam'ın yanında toplanmışlar. Lakin o güne kadar kaymakam görmeyen, hatta işgal kuvvetleri askeri gibi hükümetler tarafından kullanılan yine bu memleketin evlatları jandarmalara tanınan hadsiz hesapsız yetkilerle köylüye etmediğini bırakmayan ve susta durduran jandarmalarla, Kaymakam ara-sındaki mulayemet farkına bakarak Muhtarın veya güngörmüş bir köylünün Kayma-kam'â "Ne kadar okudun da kaymakam oldun? diye sormasının ardından "Keşke biraz daha okusan da jandarma olsaydın!." dediğini anlatırlar, köylerimizde... Bu köylerden ve köylülerden hiçbirinin de bir 'kurt' köyü olmadığını, Zira Mucur'da ilaç için bile bir tek Kürt bulunmadığını, Kürtçülüğü de, Türkçülüğü de bir marifet sayan kardeşlerimizin kulaklarında kalsın için anlatıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti, kendi halkına karşı, halktan topladığı askeri-jandarmasından diğer sınıflarına kadar tümünü-kendi milletine karşı işgal kuvvetleri askeri gibi kullanmasıyla tanınmış, kendi halkını sindirmek için elinden geleni yapmış, düşünceyi 'idam etmiş' bir hükümet olarak kuruldu ve ilk onbeş sene ile, onu takib eden 12 yıl boyunca bu niteliğinden eksilmedi, arttı. Tam tamına 27 yıl boyunca (1920-1950 arası) Stalin'in Rusya'sından baskı uygulamasında fazla farkı bulunmadığını bilenler, o dönemleri eleştiri dışında bırakabilmek için çiftçi mallarını koruma kanunu cinsinden filan kişiyi koruma kanunları çıkardılar. Hem de kimler çıkardı biliyor musunuz? Başbakanken hovardalığı dillere destan olan, öldükten (öldürüldükten) sonra da başımıza
'evliya' kesilen Adnan Menderes'in ezici çoğunluğa sahib olarak, kendinden öncekilerin yerine halef olan Demokrat Parti hükümeti çıkardı bu 'koruma' kanununu... Hem her türlü haltı yiyeceksiniz, hem de halt yediğinizden bahsedenleri, yediğiniz haltları dile getirmek isteyenleri cezalandırmak için kanun çıkaracaksınız. Böylesi bir şey herhalde Sovyet Rusya'sı ile Türkiye Cumhuriyet'inde görülebilen bir şey olmalı..
Meşhur bir siyaset bilimcinin dediği gibi "Bir ülke yabancı kültür etkisine girmiş ve kendi dünya görüşünden uzaklaşmış, ona güveni kalmamışsa artık o ülkenin sömürüldüğünü kimse farkedemez. Bu sömürü süreklilik zananır ve kimse bu devamlılığı farkedemez." diyor. Atatürk'ün, ittihatçıları takibeden ve onlardaki islam unsurlarının bir dirhemini bile bırakmayan uygulamaları bu ülkeyi içinden çıkılmaz durumlara getirdi ve bu hal giderek ivme kazanıyor. Şu içinde yaşadığımız günleri düşünmeniz yeterlidir.
Sorunuzun biraz dışına çıkar gibi oldu isek de tanınmamda önemli ipuçları niteliği taşıyacak yaptıklarım ve gözlemlerimi aktarmakta, okuyucuyu aydınlatmak açısından zaruret gördüm.
Evet, gerçekten kendi içine sığmayan, kalıbı kendine küçük gelen bir tab'ın, bir fıtratın sahibi olduğum hep söylendi küçük yaşlarımdan beri... Hayatta haset nedir tanımadım, tatmadım. Yanımdakilerde gördüm ama kendimde zerresine rastlamadım. Herkes için istedim kendim için istediklerimi, herkesin iyi olmasını, birlikte iyi olmayı istedim durdum. Geride bıraktığım 57 yıl da bunun romanıdır diyebiliriz.
Dünyada insanları biri diğerine nisbetle nis-betsiz bulduğum oranda da olsa iki ana kategoride gördüm. Birincisi dünyanın bütün işlerim bitirmeyi sanki kendilerine görev vermişler gibi yaşamaya çalışanlar, ikinci ve ezici çoğunluğu ise kendilerine şu dünyada hiçbir iş verilmemiş gibi yaşamayı yaşam sayan ve sananlar. Tabii ki çok genel iki kategoriye ayırdığım bu insanlar kendi aralarında belki binlerce çeşitle çeşitlendirilebilir, bir hiyerarşiye, bir sıraya konulabilir.
Yukarıda da söylediğim olayı gerçekleştiren Mucur'lu çocukluk arkadaşlarımızdan kimileri dünya değiştirdi. Kimileri ise hâlâ bu satırları okuyacak sağlığa sahip olarak yaşamlarını sürdürüyor.
Hayatımda kimselere küsmedim, kırıldım, üzüldüm lakin asla küsmedim, küsemedim Kendime küsmek gibi algıladım başkalarına küsmeyi ve ilişki kesmeyi...
Evet ölüm kaç defa. evet hem de kaç defa en sonuncu ikisi de 94 Şubatında hastanede tedavi gördüğüm sırada oldu-kapıma gelip dayandı sizin deyiminizle. Benim deyimimle de "Ahirete gidip geldim son bir ay içinde hem de iki defa... Şaka ile diyorum ki kapıda bekleyenin listesinde adım yazılı olmadığından geri çevirdiler diyorum. Ölümü hem önemsiyor, hem çok ciddiye alıyorum. Lakin inanınız ki yaşamak kadar önenısiyc-miyorum. Zira amacı bulunan bir yaşamın ölümden iyi olduğunu düşündüm durdum hep. Hatta istiyorum ki sağlıklı olmak kaydı ile mümkün olsa idi iki asır daha yaşamak isterdim. Zira Allah'ın kullarına birşeyler vermek, vermeye çalışmak, Allah'ı razı ederken kullarını da razı etmek, kullarını razı ederken Allah'ı da razı etmek kadar bir taşla vurulabilen iki kuş olur mu ki bu kuşlar kuşların en büyükleridir. Bir lahzanızı boşa geçirmemek, iş değiştirerek dinlenmek, boş kalmayı amaçsız kalmak gibi görmek hayatımın tümünü kapsadı desem yeridir.
Şayet ölümden korkup, soyut mağaralar gibi mekanlar oluşturup içine kapanacak olsaydım işte o zaman ölürdüm. Amaçsız, bir yaşamın anlamı olmadığından başka bir şey düşünmedim hiç. Hele de eşi-menendi bulunmayan Allah'ı razı etmek gibi bir amacın sahibi bulunmak kullar için ne yapsa âlâsını bulamayacağı bir amaçtır. Yaşanmaya değmez mi böylesi bir amaç için. Ölmeye değmez mi böylesi bir yaşam için!
Sizce nedir ölüm diyorsunuz? Ölüm, bizleri yaradanın buyurduğu gibi cesetlerimizin ölmesi, hayatiyetinin sona ermesi ve ruhumuzun bir başka beden içinde bütün insanların inanan inanmayan hepsi dahil-yeniden diriltileceği güne kadar Allah'ın bildiği mekanda bekletilmesi olayıdır. Ki ne müddet yattıklarını, kabirlerde yatırıldıklarını hatırlayamayan bu insanların birbirleriyle konuşmalarından örnekler veren Allah kitabında "Bir kısmı bir gün yattık, diğer bir kısmının da bunlara hem cevap hem de itirazen hayır daha az kaldık, kabirlerimizde yatırıldık" dedikleri günlerdir. Evet ölüm bir gerçektir, lakin yalnız beden için toprak olmadır. O'ndan gelenlerin O'na dönüşünün adıdır.
Ne egzotiktir, ne bir yok olmadır, ne de anlamsız, bir şeydir. Yaradanın gücünün belirtilerin (ayetler)dendir. Zaten Allah olmasa ve bilinçsiz bir şeyin sonucu yaşıyor olsa idik ancak ölmenin de. yeniden dirilmenin de bir anlamı olmazdı, olamazdı..Her şeyin en ince bir .şekilde hesaplanıp, yoktan var edildiği ve'O'nun dilediği gibi cereyan ettiği bir kainatla yaşıyoruz. Bu yüzden yaşamamız bir anlam ifade ediyor. Aksi halde vaktiyle 'Dehrî'lerin. dünlerde de marksistlerin söylediği ve sandığı gibi bizi ne zaman denilen Allah'sız anlaşılması imkansız bir olgu. ne de varlığı vacib (spontane) sanılan madde yaratmış değildir. Zira tabiatları itibariyle zaman da. madde de yaratılmaya muhtaç şevler olup. yaratıcı olabilmeleri tabiatlarına aykırıdır.
Sorunuzun cevabı çok daha geniş verilebilir. Lakin bir röportaj sınırları içinde kalmaya çalışarak cevapladığımızdan bu kadarla yetindim.

Soru 2-
"İnsan bildiklerinin toplamıdır" denilmiş.
Ne kadar biliyorsak o kadarız. Nedeni genelde insanlar birilerinin izdeşi olmayı seçmiş. Kendi kendisinin efendisi olmak bu kadar zor birşey midir?

Cevap 2-
İnsan bildiklerinin toplamıdır sözünü kim söylemiş ise eksik söylemiş. İnsan bildiklerinden yapabildiklerinin toplamıdır denilse daha isabet edilmiş olurdu. Nâfî bilginin insanı insan eden esas unsur olduğu gözden kaçırılmadan konuya bakılırsa bizim tamamlama ve yeniden tarif etme ihtiyacını duyduğumuz tanım daha kapsamlı ve geçerli görünmekledir.
Ne kadar biliyorsak o kadarız değil: bildiklerimizden yaptıklarımız kadarız demeyi de hu bağlamda daha doğru buluyoruz.
İnsanların ezici çoğunluğu orta hilkattedir. Pek azı ortanın üstünde ve yine pek azı onun da üstündedir. Elbetle analarımızın kamından birşey bilmez halde çıkarıldık. Lâkin anamızın kucağından başlayarak edindiğimiz bilgiler, bunların eğriliği-doğruluğu ve hayatımıza geçirilmişliği kazandığımız kişiliğin oluşmasını sağlamaktadır. Efendi, hükmeden anlamına söyleniyorsa - ki biz öyle anlıyoruz- ve efendisiz yapılamıyorsa insan için en iyi efendi Allah'tır. O'nu yaratan ve herşeyini yaratandır. İnsanlar çok daha az şey borçlu bulunduklarını efendi edindiklerine göre herşeylerini borçlu bulunduklarını efendi edinmekten daha isabetlisi ne olabilir!
Kendine özgü olabilmek gayret isteyen, muhakeme isteyen, kendini eleştirmeyi isteyen velhasıl öncelikle kendine özgü olabilmeyi istemekle mümkündür. İsteyeceksiniz, isteğiniz istikametinde gayret göstereceksiniz ve alacağınız sonuç kişiliğinizi oluşturacaktır. Her hangi bir olay, herhangi bir dış tesir sizin kişiliğinizi oluşturmakta bizatihi bir rol oynamayacak, yalnızca kendiniz olmayı hedefleyeceksiniz.
İnsan kişiliğini düşüren şey onun düşük değerleri gerçek değer ve sürekli değer sanması ve bu düşük değerlere bağlanmasının sonucudur. Şayet yüksek değerlere sahiplenir ve bu değerleri kişiliğinizin oluşmasında inşa malzemesi olarak kullanırsanız bu takdirde ortaya kendini yaratandan başkasına kul olmayı aşağılık sayan onurlu bir kişilik çıkacaktır. Bu seçimi yapmakta başkalarının tavsiyeleri olabilir, insanın bu tavsiyelerin doğrularına kulak vermesi kadar doğal birşey de yoktur. Başkalarını dinlemek, başkalarına kulak vermek herhalde kişiliksizlik demek değildir. Bilakis başkalarındaki doğrularla kendindeki doğruları birbirine ilave etme imkanı kazandırır. Böylesi bir hal başkasının kulu olmak anlamına gelmez.
Bütün mesele tercihinizle ilgilidir.
Zira insan seçtiklerinin ürünüdür. Mevki, makam, menfaat, şehvet, şan, şöhreti seçenlerin, bu seçimlerinin ürünü olduğu gibi, yalnızca Allah'a kul olmayı seçenler de bu seçimlerinin ürünü olacaklar ve kişilikleri böylece oluşacaktır. Bu secimin Allah'a kul olmaktan yana yapmak fıtrîdir, insan doğasına hepsinden daha yatkındır. Lâkin yine insanın yaratılışında bulunan aceleciliğin sonucu uzun vadeli çok alacak sahibi olmaktansa kısa vadeli veya peşin ama az alacaklı olmayı tercih edegelmiştir insan. Bu sebeble de kendisine kısa vadede veya peşin verene kendini satmakta, uzun vadeli fakat çok verenden kendini uzak tutmaktadır. Bu tercihi insan tabiatına ve eşyanın doğasına uygun olarak uzun vadeli de olsa büyük menfaatlar veren, kısa vadede dahi kişilik sahibi olmayı sağlayan değerlere teslim olmak, kişinin başkasına kul olmasını önleyici en emin yoldur. Ki bu yol vahye teslimiyet yoludur.
Sorunuzu bana yönelttiğinize ve benden kendi cevabımı istediğinize göre kendisinin efendisi olmak, doğruların efendiliğini kabul etmekle mümkün olduğuna göre asla güç, zor bir iş değildir.
Bana bu iş hiç zor gelmedi. Başkalarına nasıl oluyor da zor geliyor doğrusu bunu da anlamakta güçlük çekegelmişimdir. Bana hiç zor gelmedi, zorlansaydım herhalde vazgeçebilirdim diye düşündüğümde de bunun mümkün olmadığını gördüm. İnsanı hayata bağlılığı ve uğruna yaşamaya değer bulduğu değerler yaşattığına göre uğruna yaşanılacak yüksek değerler bulundukça yaşam da yaşamaya değer olmaya devam edecektir. Böylesi bir yaşamın da hazzı, zevki bir başka şeyle gerek derecesinin yüksekliği, gerekse yüksekliği bakımından kıyaslanamaz bile...

Soru 3-
Tarih daha çok dindarlarla, dindarların kavgasına tanıklık ediyor... Herkesin, kendi dininin adamı olması gerekirken, bu böyle olmuyor.
Hep kategoriler oluşturuluyor. Molla, ulemâ, müctehid, aydın, entel v.s. Madem ki İslamın açıklaması Kur'an, bu Kitap da herkesi sorumlu tutmakta, öyleyse bu sınıflandırmalar, bu adlandırmalar ne. oluyor. Tüm bunlar halkı büyüleyerek, aklını kuruntularıyla örtüp kendi istekleri doğrultusunda örgütlemek için midir?

Cevap 3-
Tarihin daha çok dindarlarla, dindarların kavgasına tanıklık etmesinin temelinde yatan gerçek dinî değerlerin insanlar tarafından hep en yüksek değerler olarak algılanmasının sonucudur. En büyük fedakârlıklar, en büyük değerler uğruna gösterilir. Bu kadar doğal birşey de olamaz. Bu konuya ikinci sorunuzun cevabında da esas itibariyle değinmiştik.
Her insanın kendi dininin adamı olması gerektiği halde kategoriler oluşturulması, molla, ulema müctehid, aydın, entel v.s. gibi sınıflamalara tabi tutulmasının temelinde aslı bulunmayan çok tanrıların dinlerinde, bu din ile insanlar arasındaki ilişkileri, ibadetleri belirleme ihtiyacı bizatihi ilahlar olmadığındar, onlar tarafından konulmamış fakat bir takım kimseler çıkıp bu kuralları belirlemeye çalışmış ve halk üzerinde de etkinlik sağlamışlardır. Bu insanlara, bu ilişkileri düzenleme yetkisini kendisinde gören insanlara 'ruhban' denmiştir. Bu işle görevli olmayanlara ise laik dendiğini bize tarih kitapları açık açık anlatmaktadır.
Aslı olan tek tanrıdan gelen dinin mensupları ile Allah arasında yalnızca açıklayıcı olarak elçiler bulunagelmiştir. Fakat bu elçiler asla birer rahib olmamışlar, olmaları da yasaklanmıştır. Ruhban olarak algılanmalarına set çekilmiştir. Bu sebeble ne Adem ruhbandır, ne İbrahim ne de Muhammed (s.a.s.) ruhbandırlar. Bunların Allah ile kul arasında hiçbir farktı mevkii yoktur. Diğer insanlardan seçilmiş oldukları gibi, diğer insanlar gibi de hesaba çekileceklerdir.
İmtiyazlı değillerdir. Masum da değillerdir. Masumiyetleri yalnızca elçi oluşlarından kaynaklanmaktadır. Allah'ın kendilerine insanlara bildirmeleri için gönderdiği mesajın topluma iletilmesi sonucu toplumda kabul edenler ve etmeyenler arasında çıkan ayrılıkta ayrımcı-nifakçı olarak suçlanmaları karşısında Allah, bunları (elçilerini) nifakçılara karşı savunmakta ve nifak diye nitelediğiniz şey, yani sizlerin kabul etmediğiniz fakat bizim elçi olarak gönderdiğimize vahyettiğimiz şeylerdir. Bunlar da elçimize ait değil bizzat bize aittir. Nifakla suçlayacaksınız, Beni suçlayırıız, elçiye zeval yoktur, onu neden suçluyorsunuz, buyurmaktadır Allah. Geleneksel olarak anlaşılageldiği gibi peygamberler isteseler de günah işleyemezler, yanlış yapmaz ve yapamazlar anlamında değildir masumiyet. Yunus aleybiuselamın kendisine yüklenen yükü bir kısa süre için de olsa sırtından yıkıp hayatını yaşamasına verilen cevap onun kendini babğın karnında bulması olmuştur. Allah Kur'an'da "Biz insanlara soracağız, peygamberlere de soracağız buyurmaktadır açık açık...
Müslümanlar arasında asla kabul görmemesi gereken ruhban kavramı ne yazık ki vahyin mesajını doğru dürüst algılayamamanın ve sair uyduruk dinlerin etkisi altında kalmanın doğurduğu zaafın sonucudur. Bundan dolayı da esef de etsek bu kavram yaşamaması gereken tevhidi vasatta bile yaşar olmuş hayat bulabilmiştir.
Ruhban taşıdığı anlam itibariyle tevhide tamamen aykırı olduğu halde, alim, fazıl, basiret sahibi, feraset sahibi, en yüksek gayreti gösteren anlamında müctehid gibi kavramlar esas itibariyle tevhide aykırı değildir. Tevhid dini bizzat böylesi kavramları tanımlamaktadır. ''Hiç bilenle, bilmeyen bir olur mu"nun anlamı nedir. Bilene bilim adamı veya alim, bilmeyene de cahil (bilmeyen) denildiğini yine Kur'an'dan öğreniyoruz.
Her bilenden bir fazla bilenin bulunduğunu söyleyen Kitabımız bilenle bilmeyeni ayırdeder. Kur'an bizlere bu gibi farklılıkların bulunduğunu bildirmektedir: Lakin bu farklılıklar insanların iktisablarıyla (kazanımlarıyla) elde ettikleri şeyler olup asla birinin diğerine üstünlük sebeni sayılmayacak, ücreti yalnızca Allah'tan beklenecek ve bir iş için bir başkalarından ikinci bir ücret beklenmeyecektir.
İnsanların içinden fazla bilgili, basireti fazla olanlar, daha akıllıların çıkması normaldir ve tarihin bütün zamanlarında ve coğrafyanın bütün mekanlarında bu görülmüştür. Hiçbir devirde ve coğrafyada insanların tümü akıllı, tümü akılsız veya yarım akıllı olmamışlar her devirde ve mekanda yaşayan insanların bir kısmının aklı çok fazla, bir kısmının biraz daha az, bir kısmının (büyük bir kısmının) normal, bir kısmının normalin altında olduğu görülmüştür. Bu gerçek peygamber zamanında da günümüzde de değişmemiş ve böyledir. Bu sebeble şunu belirtmekte zaruret vardır ki bilgili olan bilgisiz olana, çok bilgili olan az bilgili olana hükmetmemelidir, arzularını kabul ettirme, dayatma hakkını kendinde görmemeli, yalnızca ikna etmeye çalışmalıdır. Çünkü fikirler dayatmakla değil, ikna ile kabul edildiklerinde iyi ürün verirler. Bu cümleden olarak Kemalizmin Türkiye'de laik-demokrasiyi dayatmasının iyi sayılacak hiç bir ürünü alınamamıştır. Zira dayatılmış, zor kullanılarak kabul ettirilmek istenilmiştir. İslam ise akidede zoru asla kabul etmemektedir. Kimsenin inancını zorla bir standarda dayamak mümkün değildir, doğru da olmayıp .suç sayılır İslarnda...
Bilinmelidir ki herkes-aklı olan herkes-Kur'an'dan sorumludur. Zaten sorumlu olmayacak derecede akıldan yoksun olanlar bu Kitabın muhatabı değildirler. Öyle ise ve peygamber devrinde bütün dünyası Mekke kadar olan nice insan bu Kitabı anlamış ise bugünkü insanların daha iyi anlayabilmek için geçerli gerekçeleri bulunmaktadır. Zira daha çok şey bilmektedirler, ufukları daha çok açıktır, dünyadan, başka ülkelerden, baka şeylerden haberleri vardır. O günkü birçok insan belki birkaç koyun ile birkaç deveyi biliyor, çadırda yaşıyor ve devenin, davarın sütünü işiyor, belki ömründe bir-kez olsun herhangi bir seyahat yaparak dünyada başka yerlerinde bulunduğunu bilemiyor, ancak başkalarından öğrenebiliyordu. Bugün çok daha fazla insan dünyayı geziyor, ülkesini geziyor, görüyor, düşünüyor ve değerlendirebiliyor. Evet iki deveyi gütmesine güvenemedikleri insanlar o devirde Kur'an'ı anlamışlar ise bugün daha çok anlıyabilirler. Zira Kur'an Allah'tan gelmesine rağmen kulların ortalaması düzeyinde gönderilmiş bir kitabıtır ki 'anlayasınız diye anladığınız (arabça) ile gönderilmiştir' buyurulmaktadır. Zaten çok nadir insanın anlayacağı, bir aristokrasinin anlayacağı bir Kitab olsaydı bu takdirde İslam bir aristokratlar dini olur. halkın çoğunluğu olan büyük kitle İslamla muhatab olmazdı ki Kur'an bunun tam tersini söylüyor ve sürekli olarak "Eyyühennâs...- Ey insanlar!..." diye hitab etmektedir. İnsanların tümü aristokrat olmadığına, entel olmadığına, dahi bulunmadığına göre bu hitab kaçınılmaz olarak aklı olan herkesi kapsamına almaktadır.
Elbette bilenin bilmeyene üstünlüğü olacaktır. Bu üstünlük emir sahibi olmada, görüşlerine başvurmada kendini gösterecektir. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu, elbette ki olmaz.
Sorularınız güzel ve cevaplamaktan doğrusu haz alıyorum. Diğer sorularınıza da cevaplarım devam edecektir. Toplam 33 sorunuzun çok özellikli olması da ayrıca memnun etti beni. Gelecek sayılarda Allah izin verirse onların da cevaplan yayınlanacaktır. İlgilenenlere duyurulur.

Soru 4-
Bizim geleneğimizde nedense gülmek, mizah, espiritüel olma yadırganıp adetâ ayıplanmakta.. "Ağır ol, molla desinler, kadınlar gibi gülüp durma., v.s. Yerinde gülmek ve ağlamak, insanın en doğal yanı değil midir? Öyleyse bu karşı oluşlar da neyin nesi oluyor?
Gülmek, güldürebilmek inceliğin, ayrıntıyı görebilme becerisinin yani aklın bir verimi değil midir? Siz de çok espiritüel birisiniz. Biliyorum ki gülmeyi beceremeden aklın üzerine örtülen ağırlıkları nasıl silkeleyip atacağız? Ne dersiniz?

Cevap 4-
Geleneklerimizin böyle olmasında molla takımının-ruhban sınıfının başlıca rolü bulunduğunu söylemekte hiç bir beis görmüyorum. Dikkat edilirse tevhid dininde böylesi şeylere yer yok iken, tevhid dinini bozan, şirk dinine çeviren diğer dinlerde hıristiyanlık, musevîlik, budizm, maniheizm ve benzeri dinlerde din adamlarına dikkat ederseniz hemen bütün bu dinlerde suratları asık, ağlamaklı, persizli, kendine eziyet eden (riyazet dünyadan kopmuş, dünya nimetlerinden nefislerini uzak tutmanın sonucu fıtratlarını bozmuş insanlar görürsünüz. Bir lokma, bir birkaçıdırlar. Kendilerini manastırlara kapatarak hayatın evlilik dahil hemen bütün nimetlerinden mahrum bırakmışlar ve insanlıktan çıkmış durumdadırlar. Ve hepsi de çook ciddî (ağır) insanlardır. Böylesi ağırlığı, molla densin için İslama sokanlar da bu dinlerde İslama gelenler ve bu dinlerin İslama getirip soktuğu pisliklerdir. Bunu açık açık söyleyebilmemizin sebebi peygamberimizin yaşantısıyla ilgili olarak elimizde bulunan sarih bilgilerdir. Nitekim peygamberimiz gerçekten Allah'ın elçisi olduğu halde, Allah'ın Kur'an'da buyurduğu gibi bizler gibi bir insandır. Bu insan acıkmakta, uyumakta, yemekte, içmekte, unutmakta, yanlış yapmakta, yanılmakta ve yanıltılmaktadır. Bu insan gülmekte, ağlamakta, şaka yapmaktadır. Bu mollalar gibi asla o diyette ve ağırlıkta (!) değildir. Bunlar kendilerini, f'tratlarını bozmuşlar iken, peygamber kendini bozmamış, fıtratını korumuştur. Bu haliyle bizlere örnek gösterilmiştir. Maya da şakacı olduğu ile ilgili elimizde malumat bulunmaktadır. Rivayetlerde onun nezih bir şekilde insanların kadın ve erkeği, genç ve yaşlısı ile şakalaştığını, dişlen görünen kadar güldüğünü bize intikal ettiren haberlerle doludur hadis kitabları... Fakat hadis kitablarına rağmen bu molla takımına ne olmuş, nasıl olmuş da böylesine asık suratlı, ağır (!) olabilmişlerdir. Peygamber olarak kabul ettiklerini bildirdikleri kimseye bu halleri ile asla benzememektedirler. Zaten hangi halleriyle benzemektedirler ki.. Kendi görüşlerini veya imam kabul ettiklerinin görüşlerini Allah'ın da, resulünün de önüne getiren hem de bunu Allah adına yapanların deve misali neresi doğru ki bu işleri doğru olsun.
Evet peygamberimiz gerçekten, bir gerçek insan idi ve insanların en sevimlisi, en nezihi, davranışları ve düşünceleri en uygun olanı idi. Çünkü O, Kur'an'ı ahlak edinmişti. O kişi, yani peygamberimizde gülmemek, asık surat, somurtkanlık mollaların anladığı manada ağır olmadığı için mollalık yoktu. Bunu sonrakiler icad ettiler.
Peygamber gülerdi de, şakalaşırdı da.. Ağlardı da, düşünürdü de... Unuturdu da, yanıldı da, yanıltılırdı da (Bîri Maûne olayları ve benzerleri hatırlansın). O normal bir insan idi ve öyle kaldı hayatının sonuna kadar. Hiç kendini bozmadı, havalara girmedi mollalar gibi... Asık suratlı olmadı din görevlileri gibi.. Ağladı da (oğlu İbrahim'in ölümünde), güldü de şakalar yapıldığında ve şaka yaptığında...
Gülmek, ağlamak, şaka yapmak, espiritüel olmak insan fıtratında bulunan bir gerçek iken bu yaratılışın ayrılmaz parçalarını köreltmeye çalışmak insanın fıtratını bozmaya çalışmasıdır ki bu hâl bizatihi haramdır, günahtır.
Gülmenin de, ağlamanın da, şaka yapmanın da, takılmanın da elbette hududları vardır. Bu hu-dudlar islamın hoş görmediği alanların başlangıcıdır. Mubah olan herşeyi yapmak mümkündür. Şakada yalan olmamalı, aldatma bulunmamalı, gülme de elbette ölçülü olmalıdır. Diz müslümanlar hayatı gerçekleriyle yaşamalıyız. Hayatı sun'îleştirmemeliyiz. Böyle yapanların hayattan zevk alabildiklerini de sanmıyorum doğrusu..
Ben hayatım boyunca şaka da yaptım, güldüıiı de, oynadım da.. Yıllardır vakit bulamamakla birlikte millî oyunlar oynadım, tiyatro yaptım. Bundan 35 sene önce Z. Gökalp'in Alparslan isimli manzum piyesini Türkocağında sahneye koydum, rejisörlüğünü yaptım ve kostümlerini seçtim, aynı zamanda başrolünü oynadım. Okudum, yazdım, güldüm, güldürdüm, ağladım, ağlattım, heyecanlandım, heyecanlandırdım. Velhâsıl insan olarak, normal bir insan olarak insanın yapabileceği herşeyi yaptım ve yapıyorum. Kasılmanın âlemi yok, kasılmak bir hastalıktır, hem de ruhî bozukluk gösteren bir hastalık. Kasıntı, özellikle müslümana yakışmaz, âlimine, cahiline, kadınına, erkeğine yakışmaz.
Başka dinlerin İslama taşıdığı bu 'ağır ol molla desinler, kadınlar gibi gülme" türünden hastalıklardan da kurtulmamız gerekiyor.

Soru 5-
Biliyorsunuz, Allah insan ları birbirlerinin tıpkısının aynısı olsun diye yaratmadı. Görünüşlerimiz farklı olduğu gibi zihinsel işlevlerimiz de kuşkusuz farklı olmalı. Yani herkes kendine benzemeye çalışmalı. Birbirine koşulsuz öykünmek; 'intihardır' diyorum. Yani kendi kendini yok etmek, yargıma katılır mısınız?

Cevap 5-
İnsanlar Allah karşısında görecekleri muamele bakımından, iltimas edilmeyecekleri itibarla bir tarağın dişleri gibi eşittirler gerçekten. Bu eşitlik söylediğimiz gibi görecekleri muamele bakımından olup, akliyet. kaabiliyet, basiret, feraset, yetenek, dayanıklılık ve benzeri insanların birini diğerinden ayıran özellikler bakımından insanlar asla birbirlerinin ayni değildirler, olmamışlardır da.
Bir insan bir başkasını örnek alabilir. Fakat bu örnek alış, onun kopyası olmak şeklinde yanlış anlaşılmamalıdır. Allah bizlere peygamberimizi 'güzel bir örnek' olarak tavsiye ediyor ve gösteriyor. Lakin herşeyiyle onun gibi olmayı değil, genel çerçeve içinde söylersek Kur'an'ı ahlak edinmesi bakımından örnek almamızı istiyor ve hedef gösteriyor. Yoksa onun gibi gülelim, onun gibi ağlayalım, onun gibi kabak yemeğini sevelim, onun gibi yürüyelim türünden bir örnek almadan söz edildiğini hiç sanmadım, sanmıyorum da... Zaten böylesine örnek almamız istense idi, herbirimiz bir diğerimizin kopyası olur ve tek kişilikli bir toplum olurduk ki bu hem mümkün değildir, hem de isteyen olmamıştır. Peygamberin gününde yaşayan ve has müslüman olanların da hiçbiri bir diğerinin kopyası değil idi. Herkes, tabii akıllı olan herkes Kur'an'ın çizdiği daire içinde kendi kişiliğini belirîiyor ve şekillendiri-yordu ve sonuçta kendisi oluyordu. Başkası da olmak istenmemiştir insanlardan... Ne Ebu Bekir'den peygamber, ne peygamberden Ebu Bekir gibi olması asla istenmemiştir. Zaten onlarda böyle birşeyi akıllarından bile geçilmemişlerdir. Bize son vermesi, yani intihar etmesi demektir. Aynen katılıyorum görüşünüze.. Allah insanların ne hayatlarına, ne de kişiliklerine son vermelerine müsaade etmemiş ve asla hoş görmemiştir, intihar eden Allah'tan ümidini kesen olarak anlaşılır. Lâkin kişiliğine son veren yani gerçekten yaşadığı halde intihar eden de Allah'ın kendine mahsus bir kişilik vermediğini düşünen ve başkasına benzeyerek, başkasının tıpkısı olarak var olabileceğini düşünen biri olarak algılanmalıdır.
İnsan kendi kişiliğini herkes için geçerli gerçekler çerçevesinde oluşturmaya bakmalı ve farklı kişiliği ile temayüz etmelidir. Bu konuda da kendini zorlaması yine kişilik bozukluğuna sebeb olduğundan zorlamamalıdır kendini, olabildiği kadar kendisi olmaya çalışmalıdır. Bu iş öyle birşeydir ki ne çok sıkmaya, ne de serbest bırakmaya gelir, ikisinin arasında bir yerde bulabilir insan kendini...

Soru 6-
Haniher yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır" denilmiş. İyi de denilmiş. Siz hangi konumlarda daha verimli düşünürsünüz? Sırtüstü mü, oturarak mı, yoksa yürüyerek mi?

Cevap 6-
Evet insan belki hangi halde düşündüğünün bile farkına varmadan düşünür. Ben şahsen düşünürken yatıyor muyum, oturuyor muyum, yürüyor muyum bunu düşünmem. Siz sordunuz da düşünmeye başladım. Belki de her halde düşünüyorum. Ayakta, otururken, yürürken sürekli olarak düşünürüm. Zaten kafam için için bir işlev yapmıyorsa o kafayı taşınanın ne anlamı var diye düşünürüm. Kafam gitmiş yerine bir kelle gelmiş gibi huylanırım doğrusu. Evet sürekli olarak düşünürüm. Ölçer, biçerim, düşündüklerimi yanımda kim varsa ona açarım, düşündüğüm hususlarla ilgili olarak onun neler düşündüğünü öğrenmeye çalışırım. Şayet benim düşüncemdeki yanlışlıkları farketmemi sağlayacak şeyler işitirsem hemen ona göre düşüncemi düzeltirim, eksiklerimi farkettirecek birşeyler dinlersem düşüncelerimi tamamlamaya çalışırım. Bunu, kendisini dinlediğimin küçücük bir çocukla konuşarak da yaparım. Kimisi tersinden kimisi düzünden düşündürür beni... Yani olmaması gereken ve olması gereken açısından düşündürür beni işittiklerim, istişare sonucu insan mutlaka daha isabetle düşünebiliyor. Zaten her bilenden bir fazla bilenin bulunduğu dünyamızda, o fazla bilenin bildiğini kendi bildiğinize katmanın ve bir daha fazla bilen olmanın yolu da istişaredir.
Kısaca söylersem doğrusu herhalde düşünürüm, düşünüyorum. Yazarken düşünürüm. Bilmem nerede bile düşünürüm. Düşünmediğim hâlim galiba uykumdaki halimdir diyebilirim.

Soru 7-
Bir bilge en büyük yalnızlık, yazılarıyla bir arada bulunmaktır' diyor. Siz kendinizi en çok hangi zamanlarda yalnız hissedersiniz. Hiç, içinizde dayanılması zor ıssızlıkları yaşadığınız oldu mu?

Cevap 7-
Yalnızlık duygusunu hatırlayabildiğim kadarı ile çocukluktan gençliğe geçiş dönemlerinde bazı günler yaşadığım olmuştur. O yılların Türkiye'sinde fikir idam edilmiş, düşünme bitkisinin soyu kurutulmuş. Yalnızca yiyor, içiyor, tuvalete gidiyor ve atalarınıza üzerinde yürür bulduğunuz yolda yürümeyi en büyük meziyet biliyorsunuz. Herkes gibi ben de mutlaka anne-babamın diniyle din'lenerek büyüdüm, ihtiyacını bilmeyene herşey yetermiş, bize de yetiyordu. Zira Kur'an o yıllarda arabçası okutulması belletilen bir kitabtı, ama ne belletme. Elif bâlisin be cimdallısın ce.. türünden bir harfi belleyeceğiz diye her harf için bir mısra ezbertilerek okutulan arab alfabesini yalnızca okumayı öğrenmek bile çok pahalı idi. Zira hem okutan hocayı hapsediyorlar, hem de okuyan öğrencilerin velilerini içeri alıyorlardı.
Daha sonraki yıllarda, gençliğin biraz daha oturduğu yıllarda -hele de ben hep çalışarak okudum- okudukça çalıştım. Bu sebeble hayat benim için daha farklı idi. Bir kerre alın terimle geçiniyordum, şimdiki büyük mücahidler (!) gibi başkalarının eline bakmıyordum. Bu hâl bile yalnız başına benim kişiliğimi bulmam da büyük olumlu rol oynadı.
Bazen insanın acaba yılların mahsulü olarak elimizde ne var diye kendine sorduğu oluyor. Acaba yalnız mıyım, tek miyim dediğiniz oluyor. Fakat bu soruyu sorar sormaz sormamam gerektiğini de anlıyor ve yalnızım cevabın! vermiyorum, veremiyorum. En güzel bir birliktelikle Allah'la beraber olmayı düşündüğünüzü, bunun için uğraştığınızı düşünüyor ve ferahlıyorsunuz. Yeniden enerji sahibi oluyorsunuz. Sonuç olarak insan, amaçlı insan kendini
en azından amacı ile birlikte hissediyor ve yalnızlıktan kurtuluyor. Sanıyorum yalnızlık Allah'ın dışında amaçsızların kaçınılmaz kaderidir. Ayrıca da galiba biraz dayanıklıyım ki dayanamadığını yalnızlıklarım olmadı. Baş ettim Allah'ın yardımı ile... O'na sığındınız mı, yalnızlığınızı da hissetmiyor, yalnız kalmıyorsunuz. Yukarıda sualinizde verdiğiniz bilgenin sözünü de doğrusu pek bilgece bulmadım. Bu tür bilgelerin islam düşüncesinden uzak bilgeler olduğu söyledikleri sözlerinden belli oluyor.
Defalarca siyâsî polisçe göz altına alınıp sorgulandığımı hatırlıyorum. Öylesine üzeriniz boşaltılıyor ki bir tek toplu iğnenin bile bulunmasına müsaade edilmiyor. Aç ve susuz bırakılıyorsunuz. İsparta polisi bunu yapmıştı bana 1983 Şubatında.. Lâkin yukarıda da belirttiğim gibi Allah'a sığınmaya, O'nu içimde hissetmeye çalıştım ve bu tür bir yalnızlığı bile yendim.
Uzun yıllar çalışıp uğraşıp bir şeyler meydana getirmek istersiniz ama emeklerin elinize gelir ya.. İşte o zaman belki yalnızlığı, yenilmeden tattığım oluyor. Boyun eğmiyorum, lakin içimin derinliklerinde hissediyorum. Bir arpa boyu yo! alamadığınızı düşündürtecek manzaralar muhakkak ki insanı etkiliyor, ortada yapayalnız, tek, kimsesiz, sahipsiz kaldığınızı içinizde duyuyorsunuz. Güçlü bir kişiliğe sahib olma, amaçlı bir kişiliğin sahibi olma ve başka tür yalnızlıkları yenmeye yetiyor Allah'ın yardımı ile..
Kısaca son cümlenize cevap verecek olursam inanınız dayanılması imkansız yalnızlıklar yaşamadım, zor yalnızlıklar yaşadığımı da sanmıyorum, Hatırlayamıyorum bile... Bu bile yaşadığımızı gösteriyor sanırım.

Soru 8-
Kuşlar nasıl uçmayı öğrenir, gördünüz mü? En azından görmeyi merak ettiniz mî? Hiç uyuyan kuşları gördünüz mü?

Cevap 8-
Özel olarak kuşlar nasıl uyuyor veya uçuyor diye bir araştırmacı gibi bakmadım. Lâkin şuraya veya buraya bakarken uçmaya çalışan kuşlar (kuş yavruları), uyuyan kuş gördüm ve bunları anlamaya çalışarak seyrettim. Belgesellerdeki gibi değil elbette. Zaten benim yaşımda, üstelikde Mucur gibi doğasını yaşayan bir kasabada doğmuş, büyümüş birisi için kuşun her çeşidinden, hayvanlara kadar içli-dışlı idik hayatımızda. Öküzlerimiz, arılarımız, koyunlarımız, ineklerimiz, düvelerimiz, danalarımız, kuzularımız, keçi ve oğlaklarımız vardı. Bunlarla yetinmez güvercin de beslerdim. Güvercinler kadar güzel hayvanlar görmedim desem yeridir. Belki fazla içli dışlı olmaktan böyle düşünüyorum, ama gerçekten renk renk güvercinlerim, çakşırlı yakışıklı, gubaran güvercinlerim, takla atan güvercinlerim, başkalarının güvercinlerim de çatımıza alıp gelen güvercinlerim vardı. Yakından alakadar oldum o devir Anadolu insanının alakadar olduğu gibi... Ben onların renklerine, teleklerinin güzelliklerine, edalarına, yürüyüşlerindeki nezafete bayılırdım. Halâ güvercinlerimi güzellikleriyle mukayase ederim desem mübalağa etmiş olmam, Kahverengi-beyaz, lacivert-beyaz, tümüyle süt beyazı, tümüyle lacivert akfi almaz maharet sahibi güvercinlerimin uyuduklarını da yavrularının uçmaya uğraştıklarını da epeyce gözledim, gördüm. Yalnız güvercinleri mi, hayır.. ibibiklerden, kargalara, kartaldan çaylağa Mucur coğrafyasındaki erişebildiğimiz, yakından gözleyebildiğimiz bütün kuşlara karşı ilgim ve gözlemim oldu. Karıncaları seyreder ve ibretle düşünürdüm. Yuvasına götürmeye çalıştığı bir buğday tanesini nasıl binbir güçlükle, dere, tepe demeden sırtladığını, aşırıp yükünü sırfandan düşüre düşüre yoluna devam ettiği"', karınca yiyenleri seyrederdim. Onlardaki çalışma azminin galiba kimsede olmadığını sonradan öğrenmiş olmalıyım. Karıncalar biliyor musunuz ki dünyanın en güçlü hayvanları imişler Kendi ağırlıklarının yedi misli yük taşıyan tek hayvan türü olarak sonradan öğrendim karıncaların fillerden de çok güçlü, hem de birkaç kat güçlü olduğunu...
Vazgeçmeden, ısrarla, üzerine gide gide, düşe kalka o kuş yavrularının uçmaya nasıl uğraştıklarına biraz bakmak kendisinin de bit bir daha denemeyle bir yerlere varabileceğini düşündürten bir ibret vesikasıdır. İçgüdüleriyle yaşama kendilerini adapte etmeye, tabiatlarında mevcut özellikleri kullanabilmek için gösterdikleri gayreti doğrusu çoğu insanın gösterdiğini sanmıyorum. Gösterse idi dünya daha bir yukarılarda olurdu. Seviyesi yükselirdi.
Uyuyan kuşların uykularında nasıl dengelerinin bozulmadığı epey merakımı celbetimi dikkatle onları izlemiştim. Üstelik te halkın tilki uykusu dediği cinsten bir uyku ile nasıl uyuduklarını güvercinlerimden serçe kuşlarına kadar gözlemişimdir.
Size bu arada yine hayatın, doğal hayatın içinde yaşayan halamın -ki çoktaan öldü, Allah mağfiret etsin- 85 yaşına gelmiş kocası, oğulları ve torunlarıyla, torun çocuklarının yaşadığı Mucur'un Acıöz'ünde kendilerinin evlerinde geçen bir olayla ilgili dinlediklerimi büyük bir heyecanla anlatmak istiyorum. Zira aynı heyecan ve taaccüb ile dinlediğim bu olay beni doğrusu bir yaşıma daha getirdi.

Bahçe içindeki evlerinin önünde akşama doğru otururlarken, evin önündeki çıkıntının tavan bölümünde yuva yapmış kırlangıçlardan söz etti.
Yuvasında yavrularının bulunduğunu gördüğünü söyledi eniştemin oğlu.. Bir akşam diyor, bir baktım ki kırlangıcın yavrusuna doğru bir yılan yavrularını yemek üzere girmek üzere... Âna kırlangıç o avı uçaklarının kendisinden esinlenerek yapıldığı o ana kırlangıcın yuvasına geldiği ile uzaklaştığı bir oldu ve yılanın yavaş hareketleriyle kıyası kabul olmayan hızla tekrar y livasına döndü ve yılan yuvasına, yavrularını yutmaya giremeden yetişti. Biraz, pek kısa bir zaman sonra yılanın damdan, yere düştüğünü gördük. Yılan ölmüştü. Büyük hayretler içinde nasıl olduğunu anlamaya çalıştık. Gördük ki yılanın ağzını açınca bir eşek arısı var. Nereden ve nasıl bulup getirdi ve yılanın ağzına soktu ise, bu arı yılanı sokarak ölümüne sebeb olmuş ve kırlangıç yavrularını yılanın yutmasından kurtarmıştı. Evet gerçekten çok ilgi çekici ve gözlenmediği için daha nicelerinden habersiz kaldığımız bu tür olaylar başlıbaşına insanı düşündürecek, aklını kullanmasında yardımcı olacak nitelikte şeylerdir. Hayat tümüyle ibret alınacak, üzerinde düşünülecek olayların toplamı değil midir?

Evet gördüm, gözledim kuşların uyumalarını, uçmaya çalışmalarını, takla attıklarını, başka kuşları pençelerine almak için nasıl daldıklarını, sonradan öğrendiğim'gözlerinin görme gücüyle üç bin metreden yerdeki bir böceği, solucanı bile görüp inişe geçerek onları pençesine alıp kaldırdığını bir kartalın, saksağanları, ibibikleri, serçeleri, bülbülleri, saka kuşlarını, sığırcıkları, alıcı kuş dediğimiz şahin, kartal ve benzeri kuşların en küçük örneğini çok gördüm, baktım, baktım ve düşündüm. Bunların yuvalarını gördüm, yavrularını gördüm, yumurtalarını gördüm, yuvalarına sadakatlarını gördüm. Zira çok doğal bir ortamda kuzu güderek, bağda, bahçede domates biber, patlıcan, bamya, soğan, sarımsak yetiştirerek, ekin eken ve biçen, döven süren rençber-memur bir ailenin çocuğu olarak geçti gençliğim. Dedem yüz üzerinden yüz bir rençber idi. Bağımız bahçemiz, tarlalarımız vardı. Mucur'un en güzel bağı bizim ki idi. Gülleriyle kimseler başede-mezdi, yarışamazdı. Öylesine meraklı bir insan idi ki inanınız Mucurluların da hatırlayanları bilirler, bir armud ağacında 17 çeşit armut vardı. Büyük bir ağaçtı ve dedem onun her dalına bir başka armut aşılamıştı. Ben bile çeşitli aşılar yapardım. Bağımız, üzüm bağımız, ne kadar çeşitli üzümlerimiz vardı. Güz mevsiminde bozar pekmez, köğtür v.s, yapardık, İç anadolunun yüksek yaylalarından birinde yerleşik Mucur'da sabahın ayazında bacaklarımızı gıcır gıcır yıkar ve şırahna dediğimiz, sonradan aslının şırahâne olduğunu sandığım tabaka büyük taşlardan çimentonun da yardımı ile yapılmış bir metreküplük bir hazneye dökülen üzümleri çiğner ve şırasını çıkarırdık. Bu şıralar, ateşin üzerindeki büyük bağ leğeni denilen leğenlere dökülür, beyaz toprak ve yoğurt da karıştırılarak pekmez yapılırdı. Ekşi pekmez değil ama tatlıları ve balbaşı, kara pekmez gibi başka çeşitleri böyle yapılırdı. Şıraya gelen özellikle de eşek anları oramızı buramızı sokar, şişirirdi. Fakat doğanın içinde biz arı sokmasından da korunmanın yolunu öğrenmiştik. Zira onları ürkütmez, rahatsız etmezseniz doğrusu durup dururken pek sokmadıklarını telaşlı halimizi görüp bize durumu açıklayan büyüklerimizden öğrendik. Yuvası ile oynarsan ne yapar yapar seni bulur ve sokar arı..
Evet bu sorunuzun cevabını biraz uzattım galiba. Ama ben, yaşım yaşantım gereği doğanın kirlenmediği, kirletilmediği, insanımızın henüz Osmanlı'dan aldığı ile kaldığı, laik cumhuriyetin kirliliklerinden etkilenmediği daha doğrusu bu pisliklerin daha Mucurlara kadar uzanamadığı yılların genciyim. Biz o dönemlerin son yıllarını, bugün-kü dönemin de ilk yıllarını hayatında birleştirmiş kimseleriz. Lâkin bu yalnız yaş ile olan iş değildir. Aynı yaşı yaşadığı halde aklını çevresine tanımaya ayırmamış kimseler için geçerli değildir benim anlattıklarım, insanın öğrenmesi için meraklı olması gerekiyor. Öğrenmenin tek saiki -itici gücü- var galiba o da meraktır. Meraklı iseniz öğrenirsiniz, değilseniz varamazsınız, çevrenizi, eşyayı, insanları gerçekleriyle tanıyamazsınız.
Evet kuşların uçmaya çalışmaları, uyumaları ve daha nice şeyleri seyretmek, üzerinde düşünmek benzeri bulunmayan duygular uyandırır insanda ve insan insan olduğunun hazzını duyar. Tavsiye ederim-insanlara çevresine ilgi göstersinler, eşyayı, hayvanları, insanları tanımaya, tetkik etmeye çalışsınlar. Kaybolmasınlar, kendilerini kaybetmesinler. Zira kendini kaybedenin kendini bulması çok zor oluyor, belki de kaybedilmiş halde kalıyor. Tabiattaki yerinizi biliniz. Konumunuzu öğreniniz. Hani coğrafya olarak bir insanın önce kendi yerini bulması, bilmesi gerekir ya, yolunu bulabilmesi ve varması gereken yere varabilmesi için, işte öyle.. Önce kendi yerinizi tesbit edeceksiniz, neredesiniz? Sonra nerede olmalısınıza sıra gelecektir. Kişiliğiniz, kimliğiniz bakımından da böyledir gerçek.

Soru 9-
Çok, dava adamı olmayı dilinden düşürmeyenleri görmüşsünüzdür. Bunlar söylemlerinde genellikle somut umacılar oluşturup onlara saldırıp dururlar, Şahsen bunların kavgası bana yapay geliyor, yani güven vermiyor. Şunun için; İnsan herşeyden önce birey olmadan varacağı hiçbir yer yok. Öyleyse insan ne yapıp edip önce bir 'BEN' olmaya çalışmalı.... 'BEN' olmadan nasıl 'BİZ' olunur? Neden İslam geleneğinde 'BEN'e bu kadar saldırılmış?

Cevap 9-
Biz de kendimizi iyi-kötü bir dava adamı saydığımız veya olmaya çalıştığımız için çalışma alanımızdaki kimseleri de iyisiyle kötüsüyle yakından tanıma gereği duyduk ve tanımaya çalıştık. Zira yolumuzun üzerinde sefer yapan başka vasıtalardı bunlar da. Böyle olunea da yıllarca bunları tanımak, yakından tanımak ve elde edeceğimiz bilgi ve gerçeklere göre kiminle nereye kadar olunabileceğini öğrenmeye çalıştık. Zira bu yolda yürümenin gereklerini iyi-kötü öğrendik, yılların içinden gelerek... Dışarıda kahraman, içeride tavuk, dışarıda arslan, içeride pisi yavrusu (kediler bildiğiniz gibi türünün en küçük örnekleridir ve bunların yavrusundan da daha küçük örneği yoktur kedigillerin) dışarıda şahin, içeride serçe kuşu olanlarla geçti yıllarımız, içeride ve dışarıda bunlardan neler görmedik kimleri tanımadık ki... Zaten benim en belirgin özelliklerimden biri de insanları hele de ileri gelen bilinenleri pek yakından tanıma, öğrenme merakımın olmasıdır. Herkesin en kolay yapabildiğini sandığı fakat maalesef pek nadir insanın başarılı bir şekilde yapabildiği insan tanımayı yakından, uğraşarak öğrendim. Elbette ki mutlak manada alınmamalı bu sözüm... Mutlak manada kulunu yalnız Allah tanıyabilir, başkası değil. Örneğin resulullah bile gelip kendisine dinini kabilece öğrenmek istediklerini söyleyen ' ve yanlarına verilecek öğreticileri yedirip içireceklerini, misafir edeceklerini söyleyen kimseleri ve maksatlarını anlayamamış, yanılmıştır. Bu verdiği kimselerin bir tuzağa düşürüldüklerini onlardan birkaçının yaralı olarak Medine'ye gelişinden sonra öğrenebilmiştir. Bu bakımdan başkasını tanımak, insanın kendini tanıması gerçekten pek kolay bir iş de değildir, öyle olduğu da görünüyor.
Yaşamamıza rağmen İsmet İnönü'yü, Adnan Menderes'i, Ömer Nasuhî Bilmen'i, Said-i Nursî'yi, Nihal Atsız'ı, Alparslan Türkeş'i, Nejdet Sancar'ı, Osman Yüksel Serdengeçti'yi, Necip Fâzıl Kısakürek'i, Osman Bölükbaşı'nı Mustafa Özeren'i ve 1. No.lu şakirdi. Fethi Gemuhluoğlu'nu, Hamdullah Suphi Tanrıöver'i, İlk Meclis'te İskenderun Mebusu olan Sermet Efendi'yi, M. Zahid Kotku'yu, Erbakan'ı, Tahsin Demiray'ı, Turgut ve Korkut Özal kardeşleri ve adı anılamayacak kadar kimseyi pek yakından tanıdım. Bunların hepsi de benden en az 15-20 yaş, bazıları da kırk elli yaş daha büyük kimselerdi. Çekinmedim, yaklaştım ve yakından tanıdım. Hamdullah Suphi Tanrıöver'i, Şevket Râşit Hatib-oğlu'nu ki bunların hiçbirini benim yaşımdakiler ve hele de bunların İslamla yakından ilgilenenleri asla tanımazlar- yakından tanıdım. Hepsini saymaya gerek yoktur. Tahsin Demiray'ı da tanıdım. Pakistanlı Hamidullah'ı ve Bengladeşli Fazlurrahman'ı da tanıdım. Ayetullah Şeriatmedârî'yi, Beni Sadr-ı Ayetullah Humeynî'yi de tanıdım. Yalnızca Humeynî ile bizzat görüşemedim, yakından defaatla dinledim. Bütün bunlar bende çağrışımlar yaptı, bildiklerimi gözden geçirmeme vesile oldu. Ölçüp biçtim, yeniden yeniden yaptım bunu ki daha imbikten geçirilmiş fikirlerin sahibi olayım. Birinci Büyük Millet Meclisi azalarından İskenderun Meb'usu Sermet Efendiyi tanıdım 1956'larda, yani kırk yıl önce, konuştum, konuştuk ve gerçeklerin hiçbir zaman kaybolmayacağı, gerçeklerin tabiatında yaşama kaabiliyeti bulunduğu gerçeğini ondan öğrendim daha çocuk yaşımda, 18'lerindeydim.
Bu tanıdığım kimseler içinde kendini dava adamı sayanlar bulunduğunu herkes bilir. Zira verdiğim isimler herkesin tanıdığı isimlerdir. Yakından tanıdığım bu insanların hele de bazılarının gerçekten ruhi dengelerinin bozuk olduğunu gördüm, çok iyi hatırlıyorum.
Bu bahsettiğiniz dava adamları aslında davanın ne olduğunu bilmeyen, düşünce ve tavırlarına hakim olmayan, çerçevesini bile çizememiş, bazı kırık-dökük şeylerle yola düşen biraz da Donkişot tiplerdir. Hele zaman içinde bunların büyük kısmı kafayı yemektedirler. Zira mevcutlarıyla içine girdikleri işin zorluğu bunların zaten ince tenekeden şaselerini eğiyor, büküyor ve perişan oluyorlar. Dayanıklılık doğru düşünmek, tutarlı düşünmek ve düşündüklerini gerçekleştirmeye yeterli olmakla mümkündür. Zira bir dava büyük bir şey olduğu gibi, onun yolu da uzundur, maraton koşusu gibi bir ömür boyu sürer ve bu mesafeye soluk yetiştirecek insan ister. Çocuk işi değildir dava adamı olmak... Ciddiye alınması gerekir ki ciddiyetiyle yürütülebilsin yoksa komediye dönüşür ve yürüyenini rezil eder, gülünç hale getirir dava yolu...
Tutarlı düşüncesi olmayanlar ruhî eksiklikleri sonucu 'umacılar' oluştururlar. Gerçeği görmeyenler, hayal ile yaşarlar. Uydurdukları hayallerindeki umacılara hücum ederek tatmin olmaya çalışırlar. Böylesi tatminler gerçek tatmin olmayacağı için de bunu yaptıkça daha da hastalanırlar, giderek halleri belki bir akıl hastanesinde sona erer.

Ben olmak çok önemlidir. Ben olmadan gerçekten biz olunamaz. Lakin bunun da bir kriz noktası vardır. Bu noktada takılınıp kalınırsa, bu nokta aşılamazsa işte bu hal de insanı bitiren ve herşeyinden eden hallerden biridir. Ben olunmalı ve ben aşılmalıdır ki ben olmanın yararı görülsün ve benliği aşmanın bizliğe giden yoldaki yararına kavuşabilsin. 'Ben'e çokça saldırılmasının altında yine Benlik yatmakta ve elindeki imkanları başkalarına vermek istemeyenlerin engellemesi olarak Benlik karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca tasavvufun burada islam dişilik olarak taşıdığı benliğin de tâ kendisi olan yolu, istemediklerinin eline bir şeyi vermeme hasedi, Allah'tan çok kendine ram olmuşlara el verilmesi, halife tayin edilmesi müslümanlar arasında asırlardan beri bir yandan İslamın kerih gördüğü benliği (haram sayılan gurur anlamında) yaşatıp büyütürken, kişinin kendisi olabilme yolundaki gayretlerin sonucu ortaya çıkacak olan gerçek benliği engeller olmuştur. Hitler'in toplumunda nasıl herkes kendisi değil bir Hitler olmuşsa, işte tasav-vufçuların dininde de herkes kendisi olamaz, olmasına imkan verilmez ve ancak şeyhin istediği gibi olabilir Şeyhin istediği gibi olmak ise eğilip, bükülmek, tam tamına kul olmak anlamındadır. Deforme olmuş insan, eğilip bükülmüş insan artık insanlığından uzak insandır, benliğinin sahibi insan değildir. Kişilik sahibi değildir, olmayı da göze alamaz. Teşebbüs etse ilk hamlesinde sürçer kalır. Büsbütün kötü olur. Böylesi insanlardan(!) oluşan bir toplumun ise yüksek performans göstermesi, bulunduğu yerlerden daha yüce ve yüksek yerlere varabilmesi mümkün değildir, giderek çöken, tükenen bir toplum olur ki müslürnanların geriye dönülüp bakıldığında uzun asırları bu çöküşün tarihi olarak görülür. Sonuçta da bugün bulunulan yere gelinir. Yani öylesine büyük boşluklar doğar ki bu boşluğu tabiat affetmez ve başka şeylerle doldurur. Kendi ellerimizle boşalttığımız İslamın yerini her çeşitten küfrün aldığını açıkça görmüyor muyuz?
Sorunuzda değindiğiniz husus önemlidir ve bunun öneminin anlaşılması oranında içinde yaşadığımız toplum bu günkü halinden kurtulur ve daha yükseklere çıkabilir. Bunun önemi şimdilerde pek anlaşılmış görünmemekle birlikte önümüzdeki günler akılların başlara geleceğini umduğumuz günler olarak bu süreci yaşayacağımız inancını taşıyorum. Evet 'Ben' olmaktan korkmamalı, Bencil olmaktan korkulmalıdır. Ben olunmalıdır ki Biz olunabilmelidir. Fert, fert olmadan toplum kitleleşemez sağlıklı bir toplum olamaz.

Soru 10-
Biri yanınıza sokulup "Ne zaman güneşi uyandıracağız?" deseydi, ne derdiniz?

Cevap 10-
Sen kendine bak, ben zaten bu işi yapmaya çalışıyorum. Madem ki sen de aynı şeyi düşünür olmuşsun, haydi düşünce ve gayretlerimizi birleştirdim ve 'Güneşi uyandırmayı daha da hızlandıralım' derdim. Bunun için uğraşıyorum ya... Uğraşımı, uğraşısına katmak isteyen, uğraşısını uğraşıma katmak isteyen beri gelsin için otuzbeş yıldan beri uğraşıyorum. Çok mesafeler aldığımız kanısındayım. Bizim uğraş metodumuz sünnetullaha uygun olan metod olduğu için tıpkı yeni doğan bir çocuğun ana dilini gramerinden başlayarak öğrenmeyip, önce kulak dolgunluğu ile başlamasının giderek ana-baba, abla-ağabeyin ağzına bakarak ses çıkarmasına, yüz ifadelerinin oluşmasına yapılan katkıları insiyâkî olarak algılayan bebek günün biri gelir ve ana dilini-annesinin dilini-öğrenmişliğin belirtileri ile gözönüne çarpar. Önce kelimeler, sonra kısa cümlecikler, daha sonra da akıllı akıllı cümleler kurmaya yönelir. Hepimiz ana dilimizi böyle öğrendik. Bundan böyle de böyle öğreneceklerdir bütün bebekler.
Elli yıl önce ilk okulda yazıyı öğrenirken-ana dilimizi değil, bildiklerimizi yazı ile ifade etmeye çalışır ve ağzımızdan çıkanları belli işaretlerle öğrenmeye çalışırken, yaptıklarımız sadece harf denilen belirli şekilleri tanımak, bunların birbiri ardına yazılışını ve birlikte çıkardıkları sesleri bellemek ve cümleleri de okumak şeklinde cereyan ediyordu çalışmalarımız. Daha sonra Ortaokul'da hayatımızda duymadığımız bir başka dili, fransızcayı da öğretmeye başladılar. Fransızca, ara sıra turistlerden bazı kelimelerini duyduğumuz ama anlamadığımız bir dil idi. O yılların Türkiye'sinde henüz Osmanlı sonrası Fransız modası devam ediyordu. Hemen bütün okullarda veya okulların en az %90'ında Fransızca okutulurdu. Almanca ve hele de ingilizce çook sonraları okullarda yaygın olarak okutulmaya başlandı. Fransızcayı öğretmeye çalışırken öğretmenlerimiz gramerinden, fiil çekimlerinden, bu çekimlerin ezberlenmesinden, şahıs zamirlerinden ve bunları ezberletmekten işe başlarlar ve böyle sürüp giderdi. Üç yıl ortaokulda, dört yıl da liselerde haftada bilmem kaç ders yabancı dil okuduğumuz halde liseyi bitirdiğimizde 'Nasılsın, neredesin, kimsin, şu kaça vs türünden küçük soruları aşan şeyler öğrenmemiştik. Bu derslerden sınıflarımızı da geçerdik.
Sonradan anlıyorum ki dil öğrenilmesinde ınetod yanlışlığı yapılıyordu. Dil öyle bizlere öğretilmeye çalışıldığı gibi öğrenilmiyordu. Dili en iyi öğrenme metodu doğal olan herkesin ana dilini öğrenme metodu idi. O da önce kulak dolgunluğu edinmek, sonra küçük ifadeler kullanabilmek, daha sonraları düşüncelerini veya algılamalarını ifade edebilmek şeklinde olmalıydı. Yıllar sonra da olsa bu metodun gerekliliği anlaşıldı ve okulların birçoğunda da ana dil öğrenme metodu yabancı dil öğrenme metodu olarak benimsendi ve uygulamaya konuldu. Bunlarla anlatmak istediğim şey şudur: iş, işin içinde öğrenilir esas kaidesinin anlamını anlatmaya çalışıyorum. Doğal olarak 'Güneş, nasıl uyandırılırsa, öyle uyandırmaya' çalışalım. Bu işler zorlama ile olmaz, her işin bir tabiatı, vardır, ve tabiatına aykırılığı hiç bir iş kabul-'etmez.. Yapılacak şey, düşünceleri ve gayretleri birleştirmektir. Bu doğallıkta seyreden disipline bir çalışma ile 'güneş uyandırılabilir' diyor ve . dediğimizi yapmaya çalışıyorum. Ve bu vesile ile de diyorum ki "Haydi!... Güneşi birlikte uyandırmaya çalışalım."


Soru 11-
Bir ateisti bütün bir samimiy etinizle hiç anlamaya çalıştığınız oldu mu? Tabii vasat bir ateisti... .

Cevap 11-
Türkiye şartlarında hele de bizim gençlik yıllarımızda şartlar insanların 'Ben ateistim' demesine, diyebilmesine pek elvermediğinden doğrusu bir ateistle karşılaştığımı söyleyebilmem pek mümkün görünmüyor. Ara sıra, örneğin Basın Haber Ajansı olarak ilişkimizin bulunduğu Devlet Tiyatroları Genel Müdürlü-ğü'nde. Opera ve Bale Genel Müdürlüğü'nde fatura tahsili için gittiğimde bazı kimselerle karşılaşmış ve bunlardan birinin ağzından böyle bir ifade duymuşum. Konuşmaya çalıştı isem de yaşı da benden büyük olan bu adamın söylediklerine sahib çıkabileceğini görmedim ve konuşmak, arkasını getirmek istemedi. Durup dururken böyle bir ifadede bulunmadı. Ben bulunduğum her yerde şöyle veya böyle müs!ümanlığı gündemde bulundurmayı bilmişimdir. Hiçbir ortam beni bu konudan uzak tutamamıştır, Yine aynı şekilde müslümanlığı gündeme getirdiğimde bu şahsın Ben Allah'a inanmıyorum dediğimi, ve Ona peki öyleyse var mı, yok mu konuşalım dediğimi ve konuşmayı sürdürmeyi isteyen tarafın ben olduğumu gün gibi hatırlıyorum. Sanıyorum bundan 33 yıl önce idi...
Çocukluk yıllarımızda yakınlarımız da dahil özellikle - de köylü çocuklarını yoksulluklarından yararlanarak eğiteceğiz diye Köy Enstitüleri'ne götürdüklerini bilirim. Geleneksel olarak müslüman diyen bu köylülerin çocuklarının üç kuruşluk ekmek için bu Enstitüler'de ne hallere getirildiğini de görmüşümdür. Zira hemen hepsi dinden, imandan habersiz, hatta, dine de, imana da karşı çocuklar olarak, yetiştirilir ve köylerine 'rnürşid' olarak gönderilirdi. Toprağı sürmeyi de, koyun gütmeyi de, marangozluğu da, atları nallamayı da bütün köylüye öğretmek üzere yetiştirilen bu 'Mürşit'leri köylü ukalalıklarından dolayı hemen dışlayıverdi ve bünyesi dışına attı bunları, kendi çocukları oldukları halde... Zira öylesine..-kendilerine güvenli, öylesine burunları havada idiler ki hiç bir köylü bunların, bu hallerine dayanamıyordu. Bu yüzden de dışladı bunları. İşte bu Köy Enstitüsü akrabalarımızı da yakından tanımış ve onlarla daha çocuk yaşlarda tartışmıştım. Ama öylesine bir tartışma idi bunlar. Fakat yine de karşımızda duramadıklarını görüyor fakat onları yollarından da çeviremiyorduk. Kompleksli, aşağılık psikolojisi içinde yaşayıp hayatları sona erdi bunların...
İsmet İnönü'nün milli şefliği dönemleri özellikle Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve Onun hatırladığıma göre orta öğretim genel, müdürü Hasan Tonguç'un başını çektiği bu dinsizlik, ateizm eğitimi herhalde bu halkı laikleştirmek için tutulan bir yol idi ve köylüden başladılar. Zaten asırlardan beri köylü eğitilmiyor, el yordamı ile tecrübelerinden yararlanarak İslamdan da kendine sinmiş özellikleriyle yaşıyordu. Misafirsever idi, iyilik severdi, hayrı hiçbir karşılık beklemeden yapardı. Kendi üretir, kendi tüketir ve fakir fukarayı görüp gözetirdi. Bu Enstitülüler, köylünün elindeki bu özelliklerini de alıp, onları tümüyle özelliksiz hale getirmek istediklerinden köylüler bunlara metelik vermedi.
Çook daha sonraki yıllarımda 1968'lerde Ankara Merkez Cezaevi'nde verdiği bir konferansta marksizm propagandası yaprhışlığı nedeni ile koğuşumuza getirilen meşhur marksist Mihri Belli ile 3,5 ay koğuş arkadaşlığı yaptık. Fakat asla böyle konulara girmedi ve konuşmadı. Zira cezaevlerini bile bu konularda ne denli 'Allah'ına söyletmeyenler'le dolu olduğunu, yıllar öncesinde, 1951'li yıllardan girdiği cezaevlerinden yakından biliyordu. Bana açıkça böyle söylememesine rağmen ben böyle tahmin ediyordum. Hatta kendi konferansını Türk Solu dergisinde yayınlayan Abdülvahhab isimli bir ODTÜ öğrencisi ile tanışmamıza, konuşmamıza bile tahammül edemiyor ve 'Herkesin fikri kendisinin, burası cezaevi...' diyordu. Mihri Belli, Kalkavanların kızı marksist Dr. Sevim Tan ile evli idi ve yıllarca onunla birlikte cezaevlerinde yatmıştı.
Kısaca söylemek gerekirse gerçekten karşımda öyle birini bulamadım konuşmak için desem yeridir. Belki de benim kesin tutumum, karşımdakinin konuşmasını güçleştiriyordu, nereden bileyim... Ciddi bir karşılaşmam olmadı herhangi bir ateist ile... Zaten çoğu kez kendim Allah var mı, yok mu diye gündeme getirir ve konuya böyle başlardım. Bu sebeble de olsa kimse benimle 'Allahsızlığı' konuşmadı, konuşamadı... Hukuk Fakültesi'nde konuşmak isteyen birkaç aklı evvel çıktı ise de hazır cevaplığım ve tutarlı sözlerimle konuyu kesmek zorunda kaldılar. Yıllar ellilerin son, altmışların ilk yıllan idi...
Sorunuza gelirsek herhangi bir ateist karşıma çıkmadı ki onu anlamaya, dinlemeye imkan bulabileyim. Hem her zaman ateistlerin kompleksli olduklarını gördüm, ezilmişliklerini gördüm. Yaşantısının iyi gitmediğini ve bunu fatura edecek yer aradığından Allah'a fatura ederek kendilerini kurtaracaklarını sandıklarını gördüm. Ateizmin temelinde yatan nedenlerin acizlik ve acizliğin faturasını başkasına çıkarma eksikliğinin yattığını söyleyebilirim. Şu veya bu sebeble cemiyetten dışlanmış, küçük görülmüş, beceriksiz, ezik kimseler arasından çok ateist çıktığı sizin de dikkatinizi çekmiyor mu?
Allah var demenin faturasını ödemekten korkanların fatura ödememek için Allah yok demeleri kadar basit görüyorum konuyu... Ne olsa Allah'ın sünnetinde hemen perçeminden yakayıp ateşe atmak yoktur. Kısa olan ömürlerinin bitmeyeceğini sanıyorlar ve 'Dehri'ler gibi hareket ediyorlar ve onlar 'zaman' ile herşeyi açıklamaya çalışırlarken, bunlar da 'madde' ile açıklamaya çalışıyorlar. Yaratıcıya sığınacak yerde O'nun yarattığına sığınmakla da biryere varılamıya-cağını görmeleri gerekirdi. Ama kimi gözler kör, kimi kulaklar sağır, kimi kalbler galiba mühürlü olmalı ki sonuçta kimileri hâlâ aynı yolda çürümeyi sürdürmek istiyorlar...
Daha 16 yaşlarında iken memleketim olan Mucur'da Mucur'a ne zaman göçmüş iseler göçmen olarak gelmiş bir ailenin birbirinden farksız üç oğlundan biri ile kahvehanelerde bu konularda münakaşa ederdim. Yaptığım açıklamalar, izahlar kendisine tatmin edici gelirdi ki namaza başlardı. Benden hemen hemen 15-17 yaş büyüktü. Nasıl ki derdim, insanlar olmazsa insan elinden çıkma, insanın yaptığı birşeyde olmazdı; mesela şu Mucur'da insanlar yerleşmiş olmasa idiler, burada insan eliyle yapılmış ne bir bağ, ne bir bahçe, ne de bir ev bulunmazdı. Öyle ise Allah olmasaydı, kainat da olmazdı gibi teşbihlerle anlatmak istediğim şeylere açıklık getirmeye çalışır ve muhatabımı ikna ederdim veya en azından bana karşı söyleyecek bir sözü kalmaz, susardı.
Öyle özel olarak olmasa bile zaman zaman Allah'ın varlığını anlatma gereği duymuşumdur küçüklükten beri... Daha sonraları ise bunu bir sistemin temeli olarak binlerce insana ders olarak verdim, anlattım, tartıştım ve inandıklarının ne olduğunu bilerek inanan insanlar oldular ve bugün Türkiye'de onbinlerce insanın seviyesinin belirli bir düzeye gelmesinde bizim naçizane gayretlerimiz ve bunları Allah'ın yardımı ile bereketlendirmesi vardır. Doğrudan veya dolaylı olarak yetiştirdiğimiz insan sayısı yalnız Ankara'da 5 binden fazla Üniversite öğrencisi olmuştur. Memur, işçi ve halktan insanlar ise bunlara eklenmelidir.


Soru 12-
Edebiyatın bence en güzel çalışmaları 'Deneme' türüdür. En az bağımlı olanlar bir yerde denemeciler diye düşünülüyor. Bu yargıya katılır mısınız?

Cevap 12-
İnsanın kendini ifade edebilmesi bakımından 'denemelerin daha rahatlıkla yazılan yazılar olduğu doğrudur. En azından kimseye-görücüye-çıkma derdiniz yoktur. Ben yazıyorum ama deneme mi oluyor, hikaye mi, roman mı doğrusu bunları düşünmeden yazıyorum. Yazdıktan sonra kimileri hatırat, kimileri makalelerin, kimileri de genel olarak yazıların çok akıcı, insan başlayınca bitirmeden edemiyor diyorlar. Sanıyorum bu özelliğimi tabiliğimden alıyordur yazılarım. Gerçekten hiç bir kuralı gözönünde bulundurmadan, hiçbir şeyden sakınmadan yazarım. Öylesine ki bir halk şairinin, bir zaman eline sazını alıp döktürmesi gibi ben de sazım olan küçücük daktilomu elime alıp, başına geçince kaç sayfa yazanın bilmiyorum. Hele de böylesi sorulara cevap verme konusunda galila epeyce birikimliyim de... Ayrıca beni yazı yazarken en çok sıkan şey yazıyı yazma akışkanlığımın engellere takılmasıdır ki bu engeller yazının içinde değindiğim hususlarda delil gösterme, not düşme şeklindeki durumlardır. Bunları arayarak yazımı yazıp bitirmek istersem sürünür ve birkaç günde bitmez olur. Bunun için o akışkanlığımı engellememesi için o alıntıları, delilleri veya notlan yaklaşık ve hatın da kaldığı şekliyle alırım ve yazmayı sürdürürüm. Ne zaman yazı biter ondan sonra bu dipnotların, delillerin, alıntıların kaynaklarını arar, bulur ve sonra bunları yazıya eklerim. Böylece yazıdaki insicam asla kaybolmaz, akıcılığı hiç bozulmaz. Duraklama olmayınca çok akıcı oluyor yazılarım.
En azından ben öyle hissediyorum. Lakin çok çeşitli kimselerinde bana bizzat ifade ettikleri gibi gerçekten akıcılığından bahsettikleri gibi yazılanını okumaya başlayınca bitirmeden edemiyenlerin sayıları herhalde epey çoğa benziyor.
Her hangi bir yere hesab vermeyecek, başınıza buyruk yazacaksınız. Doktora tezi olmayacak yazdıklarınız. Böyle olunca da somurtkan olmaktan çıkıyor. Doğal olarak ne birikmişse kafanızda o çıkıyor elinizden veya ağzınızdan... Yemek yemek gibi, su içmek gibi tabii bir şekil de oluyor bu işler. Siz adına deneme diyorsanız ben de denemenin insanı en az bağlayan bir yazı türü olduğunu söyler ve size katılırım. Şu anda da yaptığım galiba deneme olmalı...


Soru 13-
Adamın biri 'Aylaklığa övgü' diye bir kitap yazmış. Aylaklık gerçekten övülmeli mi?, ayrı bir konu. Fakat günümüz toplumlarında özellikle Batı toplumlarında| insanlar saatlere ayarlı durmadan çalıştırılıyorlar. Bu tavırlarda insanın doğasına aykırı bir yan görüyor musunuz?

Cevap 13-
Aylaklık şayet herhangi bir sorumluluk taşımamaksa bu anlamıyla aylaklığa kesinlikle karşıyım ve hoş görmem. Şayet aylaklık kendinizi dinlemek, düşündüklerinizin ve yaptıklarınızın muhasebesini yapmak ve bundan sonra daha iyiye, daha doğruya yönelme sürecinin bir parçası ise bu takdirde bunu överim, övmekle kalmam yaparım, yani aylak aylak dolaşırım da... Fakat halk arasında söylendiği gibi 'Aylak, aylak, eli boş dolaşıyor. Hiç sorumluluk taşımıyor' anlamına gelen aylaklığın kulağından tutar bükerim. Zira bu anlamda hayatta bu günüm bile geçmemiştir. Hele de hayatımın anlamı iyice belirdikten sonra böylesi aylaklığa metelik vermediğim gibi metelik verenlere de metelik vermedim, sevemedim onları, müsamaha ile karşılaya-madım. 'İt taşlayıp geziyor' denilen cinsten basite aldığım, önemsemediğim 'Avrat yok, akıl yok' anlamının kapsamında gördüm böylelerini...
Batı toplumlarına gelince insanın kendini dinlemesine fırsat vermeyen ve bir makina duyarsızlığı ile hareket eden insanları insanlıklarından çıkmış görürüm. Yakından müşahade ettiğim de budur Batıda... Herşeyleri var fakat huzurları, hayattan aldıkları, bir zevkleri olmayan adı insan olan yaratıklar haline gelmiş ve anlamsız hayatları ile nereye varacaklarını kendilerinin bile bilmedikleri, bilmeyi de düşünmediklerini gördüm yakından, inekleri bile ineklikten çıkarılmış batı toplumlarında özellikle Hollanda'da inek ahırlarındaki inekleri uzun uzun seyrettim. Ahır sahihleri ile beraber seyrettim. İnanınız hormonlarla inekliklerinden edilen ineklerle, dünya görüşü kısırlıklarının sonucu inek-leşmiş insanları gördüm. Nasıl yaşadıklarını, hayattaki amaçlarının ne olduğunu sordum ve dişe dokunur bir cevap ta alamadım. Yollan yaratıcılarının çizdiği yoldan ayrılmış, belki de hiç o yoldan gitmemiş bu insanlara acımak duygusundan başka bir şey hissetmedim. Zira gerçekten acınacak durumda idiler. Anlamsız bakışları tıpkı hormonla büyütülmüş ineklerinki-ne benziyor inanınız. Makinayı bulmuşlar, maki-nayı kendilerine benzeteceklerine kendileri makinalara benzemişler ve makinalardaki duygusuzluğu, zaman içinde, makinaların başında edinmişler. Belki de şuur altlarında bu böyle olmuş, fakat hiç kimse de onlara bu nasıl iştir dememiş sanki... Zira sürüp giden yaşamları bunu gösteriyor.
İnsan doğa için değil, doğa insan içindir. Allah Kur'an'da da buyurduğu gibi eşyayı insanların emrine musahhar kılmış (amade kılmış)'tır. Bu sebeble tabiattaki eşyadan yararlanmak, eşyanın tabiatındaki özelliklerden yararlanmak ve hayatı iaha kolay kılmaktır insanın vapacağı. Verilen dünya nimetlerinden hem kendisi hem de başkalarını yararlandırmaktır insandan beklenen. Lakin Batı alemi bunu yapmamış, yapamamış ve başkalarım sömürmüş ve giderek ahlak haline getirdikleri bu yaşam tarzı kendi insanının da sömürülmesine hiç ses çıkaramaz olmuşlardır. Bir yerde 'Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler' anlayışı öncelikle kendi insanını ezerek geçme ve kendi insanını engelleyerek yapma şeklinde bir hırsa dönüşmüş ve acımasızlık Batı'nın ahlakı olmuştur.
Eşya insan içindir ve insan eşyadan, eşyanın özelliklerinden yararlanacaktır. Lakin asla eşya gibi duyarsız olmayacak, kendini eşyaya benzetmeyecek, eşyaya kendi hususiyetlerini kazandıracak iken, bunun tam tersi yapılmış ve insan eşyalaştırılmış, makinalaşmıştır. Duygusuzluk da eşyanın ana özelliği olduğundan eşyaya benzeyen insan da duygusuzlaşmış ve bugün dünyayı da kirleten kendi yaşadığı ortamı da yaşanmaz hale getiren hilkat garibesine dönmüştür. Kendi elleriyle, kendi kafasıyla bunu becermiştir. Çevresini kirletenlerin öncelikle kendilerinin, kafalarının kirli oldukları dikkatlerinizi çekiyor mu? Çekmiyorsa çeksin, bakın çevrenize çevreyi en çok kirletenler, çevreden en fazla, daha fazla yararlanacağız hırsı taşıyanlar değil midir? Daha iyi yaşam uğruna mevcut yaşamı da tehlikeye sokanlar bunlar değil midir?
Sorunuza dönersek açıkça deriz ki 'aylaklığa övgü'yü vurdumduymazlık, sorumsuzluk olarak anlıyor ve insanım diyenlerin bu hallerden tiksinmeleri gerektiği kanısını taşıyorum. Kendini dinlemek, günlük, aylık, yıllık iç muhasebesini yapmak ise inşam insan eden sürecin vazgeçilmez safhalarıdır. Ve bunların aylaklıkla uzaktan yakından ilişkisi yoktur, diyorum.


Soru 14-
Bütün çağlarda insanlar, medyumlara, tarotlara, cindarlara, yani büyücülere hep rağbet edegelınişler, etmekteler de... Bunun sizce gizi (sırrı) nedir?
Ayrıca kendini müslüman olarak sıfatlayan çoğu insan, bir tür büyücülük olan tarikatlara neden bu denli koşmaktadır? Oysa bu büyücü başlarının ne ülkeleri bazında, ne de uluslararası, insanların yararına olabilecek gözle görülür bir buluşları, eserleri falan da yok. Öyleyse bu rağbet niye?


Cevap 14-
Bunun temelinde yatan ana sebebin insanların aczi olduğu inancında ve müşahedesindeyim. Kolaycılığın bir ürünüdür bu gibilerin peşine takılmak. Beceriksizlikdir nedeni, başarısızlıktır, içlerinde ve daha ziyade de başlarında çok becerikli kimseler bulunmakla birlikte bunlar alt tabakaları sömürmek, istedikleri istikamete çekmek ve alt tabakanın şartında gezmek ve kolay yaşamak için bulunurlar.
İnsanoğlu acizliğinin, zayıflığının sonucu tarih boyunca hep eliyle yaptığı, gözüyle gördüğü, dokunabildiği ilahları (putları), göremediği, elleyemediği Allah'a tercih etmişlerdir. Allah tarafından gönderilen peygamberlere rağmen buna rağbet etmeleri acizlerinden başka bir şeyle açıklanamaz, insanın aceleciliği de acizliğinin ana özelliklerindendir. Sabırsız insan, gözleriyle gördüğü, elleriyle dokunabildiği ilanlara, önlerine düşen ruhban sınıfının kandırması sonucu düşüyor ve bir daha da çıkamıyor. Zira gaybî tehditler, cennetin anahtarlarını ellerinde bulundurmalar, afarozlar, zinhâr'lar hıristiyanında, müslümanında maalesef çok tanrılı dinlerde olduğu gibi yaygınlaşmış hatta kimi yerlerde esası teşkil eder hale gelmiştir. Yanlışlar, yanlarında çok kimsenin bulunması ye uzun zamanlar sürüp gitmesi sonucu doğru gibi algılanıyorlar ve "elde var bir" şekline dönüşüyor iş. Ve insanlara yanlışlarını günün birinde söyleyen çıktığında ise ilk cevap "Bu kadar insan yanılıyor da filan mı isabet ediyor?" gibi basit halk mantığının ürünü olan cevapla karşınıza çıkıyor ve çevresine bakıyor böyle derken de... Çevresinden güç alırsa daha bir yiğitleniyor ve kendisine doğruyu söyleyene karşı daha bir sağlamcı imiş gibi davranıyor. Toplumun önünde bulunanlar bütün hesaplarını halkın kabul ettiği şeylere bağladığından ve bu temele dayandırdıklarından öncelikle doğruya yeni olsun eski olsun onlar karşı çıkıyorlar ve halkı arkasına alarak size karşı koyuyor. Buna lügat anlamıyla ve tarn manasıyla DEMAGOJİ denildiğini kitab-lar yazıyor olsa da halkı demogojinin ne olduğunu nereden bilecek, zaten yüzeysel bir düşünce ve yaşam biçimini sürdürüp gidiyorken ve alıştığından da yeni işittiği doğrular kendini yokuşa sürdüğünden zor geliyor ve içgüdüleriyle hareket ederek vazgeçiyorlar veya göze alamıyorlar yokuşa doğru gidebilmeyi... Hep kolaylık, alışmışlık insan için yönlendirici olagelmiştir.
Büyücülerin, tarotlara başvuranların, gayb-tan haber veriyorum diyenlerin peşine takılanlarlarla, kendini ilah ilan edenlerin ve insanları Allah yerine kendilerine kul edenlerin hepsi çıkarlarını düşünenler ve insafların sırtından geçinenlerdir. Belki yaptıklarım doğru bilerek yapıyorlar. Lakin özellikle de îslam adına bu tür işleri yapanların dönüp bir de dinleri olduğunu söyledikleri İslamın Kitabına bakmaları ve yaptıklarını onunla sağlamalı değil midirler? Bunu yapmıyorlar. Allah açık açık ayetlerini belirttiği halde bunlar o açık ayetleri örtüyorlar, anlaşılmaz yapıyorlar ve çevresindeki insanların sırtından geçinebilmeyi sürdürmek için kendilerinin anlayabildiğini söyleyip duruyorlar. Allah, dinini kullarına kolaylaştırdığı halde bunlar Allah'ın dinini insanlara zorlaştırıyorlar, merasimlere boğuyorlar. Ve giderek tamamen farklı bir dinin sahibi oldukları gibi, arkalarındaki insanları da îslam dışı farklı bir dinin, Allah katında din sayılmayacak bir dinin sahibi yapıyorlar. Bu sebeble de önlerinde kendileri olmak üzere arkalarından gidenleri de cehenneme sürükleyip götürüyorlar. Zira bu tür işlerde akıl kesinlikle devre dışıdır. Akıl devre dışı kalınca da geriye ne kalıyor? Duygular, içgüdüler gibi hayvanlarda da bulunan bazı nitelikler. Bunlarla da eğri ile doğruyu ölçebilmek mümkün değildir. Bilmedikleri işin ardına düşenler, karanlığa taş atanlar bunlardır. Ve yaptıklarının hiçbirinin gerçekle uzaktan yakından ilgisi bulunmamaktadır.
Akıl olmayınca insanın dini mi olur, başka birşeyi mi? Aklı olmayanları muhatab ve mes'ul kabul etmeyen İslama rağmen Allah'ın akıl verdiklerinin de akıllarını devre dışılığa iten tarikatlar insanları hayvanlaştırıyorlar. Allah'ın akıl verdiği kimse, tuttuğu yolun gereği aklını devre dışı bırakırsa-ki tarikatlarda böyle yapılıyor-bunun hesabını asla veremez. Ve imtihanı kaybeder. Verdiği akıldan uzak kalmaktan Allah'a sığınırız.


Soru 15-
Türkiye'de bir "Japon Modeli" dir adeta dillerde türkü olmuş.
Gerçekte bunların insanın özgürlüğüne ilişkin esinlenecek neleri var? Çok çalışmaya güdülenmiş bu insanlar, yani bir tür çağdaş köleliğin iflah olmaz zavallıları değil mi? Yaşamanın amacı durmadan başkalarına ekonomik fark atmaya çalışmak mı?
Bu anlayışın içinde insanın özgürlüğünü örseleyen amansız bir yanlışın olduğunu söyleyebilir miyiz?

Cevap 15-
"Japon Modeli" olarak isimlendirilen model herkesin bilmesi gerektiği gibi yalnızca çalışmaya dayalı ve çok üretmek ve ucuza mal etmeye dayalı bir modeldir. Buna ulaşmak için insanlar karıncalar gibi çalışırlar, çalışırlar, çalışırlar. Durmadan, dinlenmeden çalışırlar. Sonuç olarak ülke ekonomisi dış ticaretinde fazla verir, hayat seviyesi yükselir ve yeni buluşlar üretimi artırmak ve daha ucuza mâl etmek içindir. Bütün bunlar asla insanın insan olarak ihtiyaçlarını düşünen ve gözönünde bulunduran şeyler değildir, insan, sanki bir üretim aracıdır ve ne kadar çok üretirse o kadar çok insan olurmuş gibi bir anlayış Japon modelinin özünü teşkil eder.
Japon Modeli gerçekte batı modelinin, daha çok çalışmaya dayanan ve daha çok üretmeyle sonuçlanacak bir taklidinden ibarettir. Batıda.da insan unsuru öncelikli unsur olmayıp, insanın yalnızca ekonomik ihtiyaçtan bulunan bir varlık (homoekonomikus) olarak algılanmasıdır ki gelişmeler insan için olacağına, insan gelişmeler uğruna feda edilmiş ve fıtratına aykırı olarak geliştirilmek istenilmektedir. Sonuçta insan gerçekten ekonomik bir varlık olarak algılanmış ve yalnızca bu gözle görülür olmuştur. Bunun sonucudur ki insan, insanî özelliklerinden uzak kalmış, bu özellikleri unutmuş ve biri diğerinin kurdu olma yolu açık tutulduğundan gerçekten de birbirini yer olmuştur. Leşe pase, leşe fe (Lasse passe, laisse faire) insanın ipini koparmasının bir diğer adıdır, ipi kopan, koparılan insan artık zaptedilemez olmuştur. Yeni kıtalar keşfetmiş, doymazlığı ile adeta domuzlar gibi yiyeceğinden on mislini de heder ederek dünyanın dengesini bozmuştur. Pek kısa zamanda mevcut servet bir avuç insanın elinde toplanmış ve büyük kalabalıklar muhtaç duruma düşürülmüşlerdir. Marksizmin de menşeinde yatan sebeb budur.
İnsanı insana bırakan, insanın elinden gelenleri insan için kullanan, insanı daha da insan-laştırmanın yolunu tutan sistem elbette ki insan fıtratına uygun olan sistemdir. Mal ve servet insan içindir, insan mal ve servet için değildir. Lakin batı dünyası insanlığa bunu unutturmuştur. Japonlar da Batıya karşı koyabilmek için bu modeli benimsemişler ve batıdan daha çok çalışarak insanını adeta makinalaştırmışlardır. Bu cümleden olarak Japon Başbakanı geçenlerde batılılar için "Onlar Ağustos böceği gibidirler" demişti. Buna cevap veren Fransa başbakanı ise Japonlar için "Japonlar karınca gibi çalışmayı bilirler, başka bir şeyi değil..." diye cevap vermişti. Batıda giderek azalan çalışma üretimi düşürürken, eğlenmeye sarfedilen para daha çok gelire ihtiyaç duyuruyor. Sosyal sigorta sistemleri ülkelerin varlıklarını tehdid ediyor. Zira çalışmadan kazanmak, nerede ise çalışarak kazanmaya tercih edilir durumdadır ve yöneticileri bu durum epeyce düşündürüyor. Sosyal sigorta sistemlerine yeni bir şekil vermeyi hatta esastan değiştirmeyi düşünüyorlar. Çalışanların kendilerine bırakılmak istenilen yarınları düşünmek fikri ağır basıyor.
Kısaca belirtmek gerekirse Japon Modeli, esas itibariyle imrenilecek bir model değildir, insan elbette ki üretmelidir. Ürettiğini kaliteli üretmelidir. Üretilenden daha çok insanın nasib-lenmesi için üretmelidir. Üretilenden elde edilenlerin belirli bir takım insan arasında tedavülü için değil daha çok insan arasında tedavülünü sağlayacak şekilde ve kadar üretmelidir. Lakin bilmelidir ki üretim insan içindir, insan üretim için değildir. İnsan çalışma hayatının ürünler-jnden de yararlanacaktır. Hayat bir bütündür ve ekonomik yanı ile bir bütündür, Hayatın hiçbir yanını ihmal etmemek ve bütün yanlarıyla hayatı kavramak ve anlamak suretiyle hayata sahib çıkmak gerekir. Hayatın amacı asla üretmek değildir.
Hayatın amacı asla şehvet değildir, mülkiyet, makam sahibi olmak değildir. Lakin bunların hepsinin hayatın içinde kendilerine has yerleri vardır. Her hangi bir şey, gereğince değerlendirilmez ise mutlaka aksaklık verir. Gereği kadar değerlendirmek adalet iken, gereğinden az veya çok değerlendirilmesi de dengeyi bozar ve istenilen sonuçtan insanı uzaklaştırır. Ekonomiye verilen değer ile şehvete verilen değer elbette ki insan ihtiyaçları boyutunda olacaktır. Herhangi birinin diğeri aleyhine veya lehine değerinin artırılması dengesizlik doğurur ve bu dengesizlik insanı saptırır ve fıtratından uzaklaştırır. Bütün bunlar insan için, insanın hayattan haz alması için Allah tarafından verilen özellikler iken, bu özelliklerin değerli kullanılmayışı hayatın tadını kaçırır ve kaçırmaktadır.
Japon Modeli özenilecek bir model değildir. Makinalaşmış insanlar üreten bir sistem olup, yalnızca eti ve sütü için beslenen Hollanda inekleri gibi, eti ve sütü bol olur ama, inek bile inekliğinden çıkar bu modelde... Nitekim Hollanda'da ahırlarda yaptığımız incelemelerde anlattıklarımızı bizzat gördük, insanların kaderi ise inekleşmek veya inekleştirilmek olmamalıdır. Batı ve Japon modeli insanı inekleştirmektedir. Tabiatı bozulan insan ise önüne dökülen yemi yemekten ve altına oturana kendini sağdıran bir varlık olmaktan öteye geçememektedir.


Soru 16-
Karşı cinse açık olmamış birilerinin büyük adam olmasını mümkün görüyor musunuz? Allah'a aşık olmak nasıl birşey? Bir olmak, birbirinde erimek, Allah'da yok olmak" deli saçmaları mı? Bir hastalık sonrası sayıklamaları mı? Yoksa kötü cinlerin çaşıtları (casus)nın kafa bulması mı?


Cevap 16-
Cinslerin birbirilerini tanımamaları, birbirlerine insan olarak ayn cinsler olmalarına rağmen bakamamaları elbette ki bu durumdaki insanların dengelerinin bozukluğunun işaretidir, insan erkek veya kadın olarak biri diğeri ile konuşamaz, soramaz, anlatamaz, anlayamaz ve anlaşmayı beceremez ise mutlaka rahatsızlıklar çıkar ve çıkmıştır da... Bu sebeble kadın-erkek ilişkilerinde insan fıtratına uygun davranışlar, cinslerin birbirlerini insan olarak tanımalarına imkan verecek şekilde yürütülmeli ve sağlıklı bir şekilde de sürdürülmelidir.
Yukarıda söylediklerimizi biraz daha açır ve hayata uyarlarsak örneğin bir erkeğin bir kızı beğenmesi ve onunla hayatını birleştirmeyi' istemesi kadar doğal bir hal olmazken yine bir kızın da beğendiği erkekle hayatını birleştirmeyi istemesi ve bir hayatı ortaklaşa sürdürmeyi istemesi kadar doğa! bir şey yoktur. Buna karşı çıkanlar insan doğasına karşı çıkanlardır, bu doğayı anlayamayanlardır. Fakat bilinmelidir ki insan haysiyeti karşı cinslerin haysiyetlerini korumak kaydı ile birbirleriyle ilgilenmelerine imkan tanımaktadır. Bu yapılmaz, geçici hevesler uğruna ümitler, vefalar, iyilik duygulan yok edilirse bu takdirde hayatı boyunca unutması mümkün olmayan rahatsızlıklara sebeb olunmuş ve yaşam huzur verebilecek bir şey iken huzursuzluğun kaynağı haline getirilmiş olur. Nazik bir konu ve ilişkiler nezaket isteyen konulardır.
Sorunuzdaki başlığa gelirsek doğrusu tabiatının gereğine aykırı davranarak büyümüş veya büyütülmüş bir cinsin büyük adam olabilmesini pek mümkün görmüyorum. Her peygamber seçilen kişinin, içinde yaşadıkları ortamda kendilerine vahiy gelmeden önceki hayatlarında ve vahiyden sonraki hayatlarında kadın-erkek münasebetlerinde bir olağanlığın bulunduğunu görüyoruz. Peygamber seçilen hiç kimsenin daha önce-vahiyden önce- bir rahib hayatı yaşadığı asla söylenemez. Elbette ki yaramaz bir hayatın sahibi olduğu da söylenemiyeceği gibi. Örneğin Hz. Muhammed, kendisine vahiy gelmeden de insandı ve erkekti. Fakat içinde yaşadığı toplumun
çoğunun uymamasına rağmen iyi bildiği ve bulduğu özelliklerle özellikli idi. Zina o toplumda çok yapılıyor olmasına rağmen yine aynı toplumca kerih görülüyordu. Hiç değilse kimse kendi kızının, hanımının, halasının,, bacısının, teyzesinin fahişe olmasından razı olmuyordu, içki çok insan tarafından içilmesine rağmen tıpkı şimdiki toplumumuzda olduğu gibi yine içenler dahil ezici bir çoğunluk içkiyi kerih görüyordu. Yalanı, akrabayla ilişki kesmeyi iyi görmeyen toplumda yetişmiş bir insandı. Kadınlarla ilişkisi de olacaktı elbette, evlenecekti diğer normal insanlar gibi... Öyle de yaptı ve evlendi. Belirli terbiye sahibi ailelerde olduğu gibi büyükleri önayak oldular ve iki tarafın rızası ile de bu evlilik gerçekleşti. Hatice ile evlendi ve beş çocuğu oldu. Evlilikten önce olduğu gibi evlilikten sonra da toplumda bol miktarda yapılan zina ile ilişkisi bulunmadı. Mut'a nikahı da yapmadı. Yalnızca nikahlanarak aile kurdu ve kadın-erkek ilişkisi cinsel boyutlarıyla da başladı. Bu doğaldı, doğal olanı böylesi idi zaten...
Büyük adam olmuş ve kadınlarla ilişkilerinde çarpıklıklar bulunan nice insanı da tanıyor dünya... Fakat bunların büyük adamlıkları dengesiz, ters, çelişkili ve tüm hayatını etkileyen çarpıklıklarla dolu olmuştur ve bu halleri toplumlarının da faturasını ödediği hem de yüksekçe ödediği sonuçlar doğurmuştur. Napolyon'un, Baltacı Mehmed Paşa'nın isimlerini tarih zikrediyor bu anlamda... elbette daha çok sayılabilecek isimler mevcuttu ama bizim işimiz bunların isimlerini sıralamak değildir burada.
Allah'a âşık olmak konusuna gelince bu tabir Kur'an'ın hiçbir yerinde anılmayan, adı bile geçmeyen bir tabir olup, zayıf olan insanlar arasında erkekle-erkek, kadmla-erkek ve kadınla-kadın arasında yaşanılan bir haldir. Kadın-erkek arasındaki aşk haram işlenilmemesi ve helal yollardan birleşmesi kaydı ile olabilen şey ise de sapıklık olarak erkek ile erkek ve kadın ile kadın arasındaki aşk açıkça bir sapıklıktır. Tüm cihan bunu böyle kabul etmektedir.
Aşk, âşık olanın aklını başından alır, iradesine tahakküm eder, âşık olduğunun hiçbir kusurunu, âşık olana göstermez, âşık olduğu her ne yaparsa onu hoş gösterir bir akıl hakimiyetsiz-liğidir. islam literatüründe "Allah'a âşık olmak" gibi bir tabir bulunmamaktadır. Fakat bir ayrı din olan tasavvuf için bu tabirin anlamı islam için tevhid ne ise, o mesabededir. Aşık olduklarını söyledikleri Allah'ın emir ve nehiylerini tersyüz ederler, O'nu dinlemezler ve bütün nazlarını Allah'a dayatırlar. Daha da öteye giderek Kainatın yönetimini Allah'ın elinden alırlar ve üçler-yediler-kırklar, kutb ve kutb'ul Aktab adını verdikleri baş âşıklara devrederler. Bütün bunlar küfürdür ve İslamla uzaktan yakından alakası bulunmayan şeylerdir. Bu deyim başka dinlerden Islama taşınmış bir gayr-ı meşruluktur, şeriat dişiliktir.
Allah kitabı olan Kur'an'da benimle birlik olun, bende eriyin ve sonunda ben Allah'ım deyiniz buyurmamakta bilakis sürekli olarak kulları olduğumuzu unutmamamız gerektiğini ve kendisini razı etmekliğimiz gerektiğini vurgulamaktadır. Allah'ı razı etmekle, Allah'la bir olma, Allah'ta yok olmanın arasında uzaktan yakından bir alaka yoktur, olamaz da... Sorunuzdaki deyimler eğer bir kasıt eseri değilse mutlaka deli saçmalarıdır. Zira bunları normal bir aklın kabul etmesi mümkün değildir. Ayrıca ve önemli olarak da Allah'ın Kitabı ölçüleri koyuyor ve eğriyi-doğruyu belirliyorsa-ki öyledir- bu kitabta da böylesi şeylere rastlamam mümkün değildir. Ya tevhid dini olan İslam bozulmak istenilmiş ve böylesi anlayışlar taşınmıştır veya ahmaklığın ürünüdür bunlar, Islamın ürünü olamaz. Kur'an böylesi bir şeyi hiç zikretmez iken, peygamberden de çok zayıf dahi olsa bu nitelikli herhangi bir söz nakledilmemiştir. Velhasıl ipe-sapa gelmez deli saçmalarıdır bunlar.
Cinlerin işi olup olmadığını da bilmiyor ve bu konuda karanlığa taş atmak istemiyorum, bilmediğim işin ardına düşmekten kaçınıyorum.

Soru 17-
Hani Hz. Ali'ye atfedilen bir söz vardır: "Bana bir kelime öğretenin kırk yıl kölesi olurum!." diye. Siz bu sözde bir "Hin'lik seziyor musunuz? Bu sözle anlatılmak istenileni başka nasıl ifade ederdiniz? Olumlu anlamda...

Cevap 17-
Şayet bu söz gerçekten söylenmiş ise bu sözün sahibi bir kelime için kırk yıl kölesi olacağına dair söz verdi ise, bütün doğruları öğreten Allah'a kulluk etmekten, Allah'a köle olmaktan başka yapacak bir iş bulamazdı. Kimi sözler vardır ki jan-janlı sözlerdir ve görünüşlerindeki parlaklık bir çok ahmağı yanıltır. Bu söz de daha ziyade insanları sömürmek isteyenlerce kullanılmış ve istismar edilmiştir. Tasavvuf erbabı ise bu sözün zahiri anlamından yararlanarak insanlara kendilerini ilahlar-rabler olarak kabullendirmişler ve insanların sutlarından inmemişlerdir. Mollalar da bu sözün zahiri anlamına dayanarak insanlar: karın gurultularına uymaya, bunları ilim zannettirmeye çalışmışlardır. Şayet insanlar kendilerine doğru olarak bir kelime öğretenin kölesi olacaklar veya olmaları gerekiyorsa bu takdirde yalnızca Ailah'a kulluk-kölelik etmekten başkalarına kölelik etmeye vakit bulamayacaklardır. Yok kendilerine bir kelime öğreten olarak insanlara kölelik edeceklerse hayatları boyunca Allah'a kulluk-kölelik etmeye vakitleri kalmayacaktır.
İnsanlar bazı doğruları kabul görsün için mübalağa sigasıyla arzetmektedirler. bunun sonucu da bu sözü işitenler gereğinden fazla bu türden sözlere saplanıp kalmaktadırlar. Nasıl biyolojik beslenmede 'denge' söz konusu ise, fikrî beslenmede de yine 'denge' söz konusudur. Bu dengelere dikkat etmeyenlerin 'dengesizlikleri' görülür ve insan için bu dengesizlikler hiç de istenilen şeyler değildir, olmamalıdır.
Bu sözle anlatılmak istenileni Allah kitabında en güzel şekilde belirttiğinden öyle ifade etmeyi tercih ederim. Allah diyor ki: "Sözü dinleyip de doğrusuna kulak verenler yok mu? Onlar için ne güzel yerler hazırlanmıştır."
İnsanlar bir güzeli bir iyiyi ifade ederken, mübalağa etmeyi adet haline getirmişlerdir. Onlardan sonra gelenler ise bu mübalağaya takılarak bütün düşüncelerini bu ve benzeri sözlere endekslemişler ve düşünmekten kendilerini alıkoymuşlardır. Mübalağa insanın düşünürken önünü kesen büyük engellerden biridir. Zaten bir yerde mübalağacılık ile yalancılığın arasında bir akrabalık yok mudur!. İnsan orta yolu terketme-meli ve her türlü yanlıştan uzak durmaya bakmalıdır.
Öğreten, doğruları öğrettiği oranda saygıya değer olmalıdır. Bu saygı doğruya gösterildiği için sahibi de bundan nasibini alabilir. Lâkin yalnızca öğreten gibi bir genelleme yapılması halinde insanlara eğri-doğru demeden herşeyi öğretene saygı duymak gerekir ki böylesi saygı eğri bir saygıdır, yanlış saygıdır. Doğru sayılır, lâkin eğri de sayılırsa bu takdirde doğru île eğrinin eşdeğerde olduğu sonucu ortaya çıkar ki hayatın anlamı tersine döner. Buna imkan vermemenin yolu işitilenleri dinlemek fakat yalnızca doğrularına (hak sözlere) kulak vermek, bunları kabullenmek olmalıdır saygıya değer olan. Eğriyi-doğruyu tanımayanlar için kendilerine ne öğretilirse tümünü kabullenmek kendilerini yok etmekle eşanlamlıdır.

Soru 18 -
Tabu nasıl oluşur? Allah'ta tabu olabilir mi? İnsanlık tarihinde hiç kendini -genel geçer olarak- kâfir, müşrik, münafık, putperest olarak niteleyen toplumlar olmuş mudur?

Cevap 18 -
Tabu'yu ansiklopediler "Polinezya dilinde 'tapu', kutsaldan 'babou' fransızca olarak alıyor ve Kutsal olduğu için dokunulmaması gereken bir eşyanın veya varlığın, yapılmaması gereken bir eylemin özelliği" olarak veriyor ve "Dinî bakımdan ters veya yasak olan hareket" diye de devam ediyor.
Gerçeğinin ne olduğu bilinmeden herhangi birşeyi kutsal sayma ve bu kendisine izafe edilen kutsallığı sonucu onu eleştirmeme, niceliğini anlamaya çalışmama ve sonuç olarak karşılaşılan gerçekler, kendisine izafe edilen değere ters düşse bile bu gerçekleri reddedip, kutsallık izafe edilen eşyayı kutsamaya devam etme, dokunamama, yerinden etmeme ve yıllanmışlığa bırakılma olarak da anlaşılabilir tabu.
Tabu, düşünmemenin sonucu olarak oluşur. Peşin kabuller sonucu oluşur. Kabul edilecek şeyin ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamaya ihtiyaç duymadan onunla ilgili olarak önceden edinilmiş kabullerin kabulü ile oluşur. Sorgulamamanın sonucu oluşur tabu.. Bu açıdan ele alındığında kendisine saygi gösterilmesi gereken bir şey dahi tabulaşabilir, zira bu şeyin niceliği anlaşılmadan, üzerinde düşünülmeden kabullenilmesi o şeyi tabulaştırır. Tabulaştıktan sonra da artık üzerinde düşünülmeyecekler sınıfına girer ve şeyin tabu-
luğu sürer gider, Müslümanlar arasında 'Mezheb'in tabulaşması gibi.. Üzerinde durulsa ve ne olduğu anlaşılsa asiâ tabulaşrnayacak olan nice kavram, kurum ve kuruluşun tabulaşması kendisi ile ilgili düşünce yokluğunun sonucudur. Düşünmeden kabullenilen tabulaşır.
İnsan dînini bile -o din hak din olsa da- tabulaştırır. Bugün İslam dünyasındaki manzara bundan başka değildir. Tâ çocukluktan başlayan sorgulama yasağı, sorgulandıkça doğruluğu test edilecek ve sağlaması yapılabilecek olan îslamı insanların gözünde tabulaştırmıştır. Küçücük çocuğun annesine 'Anne!. Allah nerede?" diye sormasıyla başlayan sorular, daha başlangıçta 'Sus!. Öyle sorular sorulur mu? O her yerde..' gibi kısa cevaplarla geçiştirilir ve ileri gidilmesi engel-lenilir, Kaldı ki insanlar çocuk çağlarından itibaren düşünmeye, anlamaya çalışma fırsatı ile doğarlar. Lâkin bu doğallık, aile içinde bozulmaya önü tıkanmaya ve değiştirilmeye çalışılarak fizikî olarak gelişen, büyüyen insanın aklının da büyümesi engellenmiş olur. Aklının büyümesi engellenenlerin ise tabuları çok olur. Düşünceden mahrum olanlar tabuları kolay kabul ederler. Ve hemen herşeyi tabulaştırmaya yatkındırlar. Zaten bu iş öyle bir iştir ki düşünmeme sonucu insan hurafe küpü olur, bu hurafeleri tabulaştırır ve bu tabular yönetir o kişinin hayatını..
'Tabular nasıl oluşur?' sorunuzun peşinden eklediğiniz 'Allah da tabu olabilir mi?' sorusu doğrusu konuyu tamamlayıcı olmuş. Kimsenin aklından bile geçmemiştir belki Allah'ın da tabu olabileceği, tabulaştırılabileceği.. Ama yaşanan hayatta çoğu kimsenin kafasındaki Allah tabu-laşmış Allah'tır. Zira ne gerçeği bilinmekte, ne de gerçeğine uygun olarak bilinmektedir. Allah Kur'an'da kendisinden bahsederken 'Bilinmeyi istediği gibi bilinmekten razı olacağı'nı buyurmakta iken, nice insanın, hem de müslümanım diyen, yani Kur'an'a (vahiylere) teslim olduğunu belirten insanların kafalarındaki Allah, Kur'an'dakilerden farklıdır. Bu farklılık insanın kuruntusu ile oluşmuştur. Kuruntuların gerçekle ilgisi yoktur. Gerçekle ilgili bulunmayan şeylerin de kaçınılmaz olarak dokunulmazlıkları gündeme gelir. Ya zaafından korktuğunuz şeyi tartışmaya kapatırsınız veya bilmediğiniz şeyi. Tartışmaya, anlayıp kavramaya kapattığınız herhangi her şey de giderek tabulaşır ve üzerinde kimsenin fikir yürütemediği, düşünmek dahi istemediği bir şey haline gelir ki tabu diye biz buna diyoruz.
Düşünülerek anlaşılabilecek ve anlaşılarak kabullenilecek bir şeyin üzerinde düşünmez ve anlamaya çalışmaz iseniz o şeyin kabulünü veya reddini bilinçsiz olarak yapmış olursunuz ve sonuçta ister kabulünüz olsun, ister reddiniz olsun konuyu tabuluktan çıkarmaz. Tabulaşmış şeyler üzerinde düşünülmeyen, daha da ötesi düşünülmesi bile yasak şeylerdir. Bir gerçeğin ise tabulaşmaya asla ihtiyacı yoktur. Zira gerçekler üzerinde konuşuldukça, tartışıldıkça ve anlaşılmaya çalışıldıkça gerçekleri anlaşılan şeylerdir ve gerçeklerinin ortaya çıkması için de tartışmaya, tartmaya ihtiyaç duyarlar. Ki bu ihtiyaç onların gerçekliklerinin görülmesi ve kabullenilmesi için duyulan bir ihtiyaçtır.
Kur'ân'ın İslamında hiçbir tabu yoktur. Başta Allah olmak üzere hiçbirşey, tartışılmadan kabul edilsin istemeyen bir dindir İslam. Allah bir âyette "Onun iki olduğunu düşünseniz bu düzeni yerinde bulabilir misiniz?" buyurarak kendini bile, kaç olduğunu dahi kaç olabileceğini dahi tartışmaya açmış ve insanın neyi kabul edecek, neyi reddedecekse bunu aklı ile yapmasını istemiştir. Yüzlerce âyette 'aklet-rnek'ten, 'düşünmekten' ve akletmeyenleri aşağılamasından kolayca anlaşılmaktadır ki Allah başta olmak üzere İslâmi olan herşey tartışmaya açıktır. Allah'ın gerçekten yaratıcı olduğu akıl ile kabul edildikten sonra O'nun emir ve yasaklarının da insanlar için ne kadar isabetli emir ve yasaklar olduğu hemen görülecektir. Yeter ki insan düşündün