İslam'ı iktidar kılmanın Rabbani metodunu açıklayan çok önemli mutlaka okunması gereken bir yazı.
Bir amaca ulaşmak için bir şeyi bazı ilkelere ve bir düzene göre söyleme, yapma tarzı davranma tarzı olarak bilinen metod, Arabça'daki usul ile ifade edilmektedir. Düşünceyi belirli bir sonuca vardırası gereken, bunu yaparken tutulması gereken yolların tümüne, bütününe verilen isimdir. Medodda hem tanımlanabilen, hem de zihinsel işlemlerde düzenli surette izlenen bir yön vardır. Fransızca olan bu kelimenin ifade ettiği manayı Arabça'da usul kelimesi ifade etmektedir.
Bir şeyi yapmanın genel ve herkesçe kabul edilen yolu, sistematik düzenlilik arzeden, bir düşüncenin kuvveden fiile intikali için takib edilmesi düşüncesinin tabiatına bağlı olarak belirlenmiş yolu manasındaki usul kelimesi ile ifade edilmekte ve USUL, kullanılmaktadır.
Diğer yandan usul, asl'ın çoğulu olduğundan; kökler, başlangıç bilgi, bilginin nasıl edinileceği ile ilgili ön bilgilerin toplamı manasındadır. Bu cümleden olarak bir deyim şeklinde birçok türemiş deyim bulunmaktadır. Fıkıh usulü, hadis usulü, tefsir usulü gibi. Bu deyimlerden kasıt mesela 'bir şeyi gereği gibi anlayıp, bilmeli' sorusunun cevabını teşkil eden şey, fıkıh usulüdür. Fıkh, bir şeyi tabiatına uygun olarak anlayabilmek olduğuna göre, fıkıh usulü de bu maksadı gerçekleştirmek için takib edilecek yoldur.
Tefsir usulü, hadis usulü gibi kavramlar da yine Kur'an'da mana vermede tutulan yol ile, ne hadistir, ne hadis değildin belirlerken takib edilen yol için kullanılmaktadır.
Burada bizim asıl konumuz RABBÂNÎ METOD olarak yaygın şekilde kullanılan kavramdır. Aksi ispatlanıncaya kadar uyulması gereken ana kurallar manasındaki Usûl'ün Rabbimize, terbiyecimize ait olanına verilen Rabbani metod ismi, kullananlar tarafından özellikle İslâm'ı iktidar etmede kullanılması gereken yöntemleri açıklayıcı olarak kullanılmaktadırlar.
Metod, tealluk ettiği şeyin tabiatına uygun olarak sonuca varılmak için takib edilmesi zorunlu yoldur. Örneğin suyu buharlaştırmak için takib edilmesi gerekli yol, onu ısıtmaktır. Isıtmaz, mevcut sıcakllığını korur veya daha da soğutursanız su baharlaşmaz, yani istenilen buharlaştırma sonucu elde edilemez. Metod öyle birşeydir ki onun gereğini yapmazsanız ondan umulan sonuca ulaşamazsınız. Böyle olunca da metod, olmazsa olmak cinsinden bir şeydir.
Bir düşüncenin, bir dünya görüşünün düşünceden hayat tarzına geçişi için takib edilmesi zorunlu yol için metod veya Arabça'sı ile usul kelimesinin kullanıyoruz. Nitekim usul kelimesi bu niteliği nedeniyle bir diğer alanda da aynı manada kullanılmaktadır: Birinin soyundan gediği kimseler; anne veya baba tarafından atalar manasında da kullanılan usulün buradaki manasından da rahatlıkla görülebilmektedir ki ataları olmadan nasıl insanın kendisi olmazsa, illâ ki anne ve babası, anne ve babasının anne ve babasının bulunması kendisinin bulunması için olmazsa olmaz şeyler ise ve bu sebeble 'olmazsa olmaz' şeyler için usul (metod) kelimesi kullanılıyorsa, fikri, siyasi, ilmi hususlarda da aynı manada kullanılmaktadır. Metodun bu özelliği unutulmamalıdır.
İslâm, özel ve genel manada Allah'a, kulun teslimiyetini ifade eden bir kavram olarak kullanılagelmiştir. Teslim olma manasındaki İslâm, hasseten Allah'a teslim olmanın adıdır. Allah'a nasıl teslim olunacağını da Allah insanlara gönderdiği elçiler vasıtası ile bildirmiştir. Bunların en sonuncusu olan Hz. Mu-hammed (s. a.) kendisine gelen vahyi Allah'ın kullarına duyurmadan önce kendisi teslim olmuş, inanmış, emin olmuş, davranış biçimlerine dönüştürmüş ve insanlara da aynı amaca yönelik olarak açıklamıştır. Nitekim elçilerin görevi, kendilerine bildirilenlere teslim olmak ve onları insanlara açıklamaktır. İnsanları, kendi teslim olduğu şeylere teslim olmaya çağırmaktır. Bu çağrıda, çağrının neye yapılacağı kadar nasıl yapılacağı da aynı önemi haiz olagelmiştir.
Allah aynı Allah, yarattıklarına verdiği özellikler de aynı özellikler olduğuna göre, gönderdiği elçiler değişse bile, çağrılarının içeriği ve bunu insanlara sunuş biçimlerinde hiçbir değişiklik olmamıştır. Hep Tevhid'e çağırıldığı gibi, çağrı tarzı (metod) da niteliğinde bir değişiklik olmadan ayniyetini koruyagelmiştir.
Çağrı Allah'tan başka İlah olmadığını, Muhammed'in O'nun elçisi ve kulu olduğunu, daha önce de elçiler ve kitaplar gönderildiğini, öldükten sonra diriltilip, O'na döndürüleceğimizi ve hesaba çekileceğimizi, meleklerin, cennetin, cehennemin varlığına inanmayı, rızkın Allah'ın üzerine olduğunu, ecelin Allah tarafından tayin edildiğini, gaybı yalnızca Allah'ın bildiğini ve benzeri emin olmayı gerektiren hususları içerirken; buna çağrı yolunun yani bu inançları ve bu inançlara dayalı yaşam tarzının kişiye ve topluma hakim olması için takib edilmesi gereken yolun (metodun) da belirtilerek uyuşma uzlaşma ve tavize yer verilmeden takib edilmesi gereken bir yol olduğu da bütün açıklığı ile bellidir.
Kur'an'da Allah, kendi sünnetinde (her hususta edindiği adetlerde, koyduğu ve yürüttüğü kanunlarda) bir değişiklik bulunmadığını açıklıkla belirtmektedir.
İslâm'da amaç kul için yalnızca Allah'ı razı etmektir. Allah, kendisinin razı olacağı inanç ve davranış biçimlerini açıklıkla belirlemiş ve elçileri vasıtası ile kullarına bildirmiştir. Allah rızası ancak Allah'ı razı etmek niyeti taşınılarak Allah'ın razı olacağını belirttiği şeyleri öz ve yer yer de belirlenen biçimlerde yapmakla teşekkül etmektedir. Yalnız başına ne niyetin, ne de ameli belirtilen şekilde yapmanın Allah'ı razı etmeyeceği bir gerçektir.
Mutlaka niyet ve davranış biçiminin herbiri ile bağdaşması, uyuşması, uyması gerekmektedir. Örneğin Allah Kur'an'da 'Akım'üssalâ, namaz kılınız' mı buyurmaktadır? Bu emrin Allah'ı razı edecek şekilde sonuçlandırılması mutlaka Allah'ı razı etme amacı ile, O'nun elçisinin namazı ne şekilde kıldığı ile ilgili olarak bize intikal eden kesin bilgilere dayanarak namazı kılmakla mümkün olacağını bilmek zorunludur. Kötülüklerden alıkoyan bir namazın kılınması da ancak Kur'an'ı ahlak edinmişlerin kılacağı namaz olacaktır. Zira İslam birbirinden ayrılmaz bir bütünlük arzettiğinden, bu bütünün herhangi bir parçası bütünden ayrılamaz.
Bizim özellikle ve öncelikle İslâm'ı iktidara getirmede takib edilmesi zorunlu yol (metod) üzerinde durmamız gerekiyor. Bu metodu Kur'an'da bütün açıkığı ile gördüğümüz gibi, onun uygulanışını da Resullulah'ın hayatında pek açık bir şekilde görmekteyiz.
Kendisine vahiy gelmeden önce 'iman nedir, kitab nedir bilmeyen' Hz. Muhammed, vahyi takiben en yakınında bulunanlardan en müsait gördüklerine kendisine gelenleri açıklayarak onlardan bunu kabul etmelerini beklediğini bildirmiştir. Kabul edenlerle birlikte yine müsait gördüklerine aynı şeyleri söyleyen ve kendilerini ikna edecek şekilde anlatan Resulullah, kabul edenleri çoğaltmak ve gelen vahyin gereklerine göre nefislerindeki-leri değiştirmelerini istiyor ve bekliyordu.
Nitekim onun, Allah tarafından gönderilen vahyin gereklerine göre önce kendisi Allah'tan başka İlah tanımıyor oluşu, kendilerine bu gerçeği açıkladıklarında da aynı şekilde kabul görüyor ve aynı şekilde, aynı şeylere inananların davranışlarında da benzerlikler oluşmaya başlıyordu. Kendisi doğru sözlü olmakla emrolonduğu gibi, kendisine inana lar da doğru sözlü olmakla yükümlü kılınıyorlar, tartıda dürüst olmaları, iftiradan uzak, fitne çıkarmayan, herkesin iyiliğini isteyen herkesi hidayete (doğru yola) iletmeye çalışan insanlar olarak davranışlarında da birliktelik oluşuyordu. Mekke'de başlangıçta önemsenmeyen ve dışlanan Müslümanlar, başlarında Muhammed (a.s.) olduğu halde emrolundukları gibi olmaya çalışıyorlar, inanç ve davranışlarını Rabb'leri olan Allah'ın bildirdiklerine göre düzenliyorlardı.
Geçen zaman içinde alman mesafe Mek-keli'lerin düşmanlığını artırıyor, gelecek için endişeleri geride kalan her günden daha da fazlalaşıyor, bu gelişmeler de onları kendilerine göre bazı tedbirler almaya sevkediyordu. Toplumu Allah'tan kendisine gelenlere çağıran kişi ile uyuşmayı, uzlaşmayı denemeden önce onu tehdit etmek, korkutmak ve çağrısından vazgeçirmek yolunu tuttular. Sıra ile belirtmekte yarar vardır:
1. Çağrı sahibine karşı ilk tavır onu çağrısının önemsenmemesidir. Bunun en açık ifadesini Resulullah'ın, Ebû Kubeys Dağı'nın eteğinde Mekkeli'leri toplayıp kendilerine bilinen çağrısını açıkladığı gün Ebû Leheb'in: "Yuh olsun sana!.. Bunca insanı bu boş sözleri söylemek için mi buraya topladın!.." şeklindeki hitabı ifade etmektedir. Ebû Leheb'in bu tavrı hemen bütün Mekkeli'lerin müşterek tavrı haline gelmiştir.
2. Çağrısının doğruluğundan emin olan Resulullah çağrısına devam etmiş, insanların ayaklarına tekrar tekrar gitmiş ve onlara çağrısını duyurmuştur. Az da olsa zaman içinde bazı kimselerin bu çağrıya kulak vermeleri Mekkeli'leri düşündürmüş ve çağrı sahibini çağrısından vazgeçirmek için ona her insanın kabul edebilir gördükleri tekliflerle gitmişlerdir. Kadın, para, mevki vaadetmişler ve bunlarla kendisini kandırıp, çağrısından vazgeçirmeyi denemişlerdir.
3. Teklifleri, amcası Ebû Tâlib tarafından kendisine iletilen Muhammed (s.a.) yapılan tekliflerden kendisinin bu hevese kapıldığı ve bu sebeble toplumu böyle şeylere çağırdığı kanaatına haklı olarak varmış ve amcasına: "Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler ben çağrımdan vazgeçemem!.." diyerek önce aracı durumunda bulunan amcasını yaptıklarının bir hevesin sonucu şeyler olmadığından temin etmeye çalışmıştır. Çağrısına devam edeceği hususunda önce amcasına bütün içtenliği ile inancını açıklamıştır.
4. Yalnız Mekke'de değil, yakın çevrede de çağrısını tekrarlayan, hac vesilesi ile Mekke'ye gelen binlerce Arab'a da çağrısını duyurmak için durmak dinlenmek bilmeyen Resulullah artık Mekkeli'lerin sabrını(!) taşırmaya başlamış ve tehdide başvurmak ve onu korkutarak çağrısından vazgeçirme yolunun denenmesine sıra gelmiştir. Üç yıl boyunca Ebû Tâlib mahallesinde Resulullah'ı ve ona inananları göz hapsine almışlar, bütün ilişkilerini kesmişler, açlığa maruz bırakmışlardır. Bu sıkıntılı yıllarda zayıf bazı Müslüman-lar'ın daha rahat edebileceklerine inandıkları Habeşistan'a yurtlarını yuvalarını terkederek gitmek zorunda kaldıklarını biliyoruz.
5. Çağrısının doğruluğundan emin olan Resulullah kendisine Rabb'i olan Allah'ın verdiği görevi sürdürmeye devam etmiş ve artık bütün Arabistan onu ve getirdiği mesajı konuşmaya başlamıştır. Bu arada Hacc mevsiminde Mina'da rastladığı Yesribli'ler-den birkaç kişinin de çağrısına olumlu cevap verdiğini, yurtlarına döndüklerinde birkaç günde ne öğrenebilmiş iseler bunları çevrelerinde anlattıklarım ve çok olumlu tepkiler aldıklarını daha sonraki yıl Mekke'ye gelerek Resulullah'a anlatmaları sonucu, Mus'ab ibn Umeyr'in Yesrib'e onlarla birlikte gönderildiğini ve hemen her aileden birkaç insanın çağrıya olumlu cevap verdiklerini ve Yesrib'te o günün ölçülerine göre dayanılacak bir güç oluştuğunu biliyoruz.
Nitekim Yesrib'in Müslümanlar filanın hurma bahçesinde kendi aralarında konuşurlarken ezcümle: "Daha ne zamana kadar Muhammed Mekke'nin dağlarında insanları Allah'ın dinine çağıracak ve insanlar ona sahib çıkmayacak!. Biz ne güne duruyoruz. Madem ki Mekkeli'ler ona sahip çıkarmıyorlar, gidip onu yurdumuza getirelim!.." kararını verdiklerini ve kararlarından kendisine haberdar etmek için önlerindeki hac mevsiminde birlikte Mekke'ye gittiklerini, Muhammed'i nerede bulacaklarını sordukları kimsenin: 'Dâr'ün- Nedve'de Abbas'ı bulun. O, size Muhammed'i nerede bulacağınızı söyler." dediğini ve buluştukları Allah'ın elçisi ile Mina'da üçüncü günün gecesinin yansında sonraki saatlerinde Akabe kayalıklarının arkasında randevulaştık-larını ve bildiğimiz AKABE BÎATT'nın gerçekleştiğini biliyoruz.
Bu biatin sonucunda Yesrib'ten gelenlerin yurtarına dönmesinden sonra Mekke'deki Müslümanlar'ın da dikkatleri çekmeden birer, ikişer Yesrib'te hareket ettiklerini ve en sonunda da Resulullah'ın yanında Ebû Bekir ile birlikte Yesrib'e çok dikkatli bir şekilde iz bırakmadan gitmek durumunda kaldıklarını da biliyoruz.
İşte bu son hareketten önce Mekkeli'ler, teker teker Yesrib'e giden Müslümanlar'ın yokluğunu seziyor, görüyor ve sonunda Muhammed'in de gideceğini ve kendileri için işin daha büyük boyutlarda tehlike arzedeceğini düşünüyorlar ve yıllarca çekinmeden herşeyi yaptıkları insanların bir güç oluşturacakları ve kendilerine karşı daha ciddî bir tehlike olacaklarını düşündüklerinden bu topluluğun başını öldürmekle ancak bir sonuca varacaklarında karar kılmışlardı. Suikast teşebbüsü Allah'ın Resulü'nün tedbiri ve Allah'ın takdiri ile akim kalmış ve yeni toplumun, yani İslâm Ümmeti'nin başı da ümmete dahil olmuş, Yesrib'e vâsıl olmuştu.
Tek kişiden başlayan, bir kişi ile başlayan çağrı nihayet devlet olmuştur. O günün ölçülerinde bir devlet. Resulullah'ın, Allah'ın gösterdiği yolda yürümesi, O'nun belirlediği metodu takib etmesi sonucu bir kişiden devlete giden yolda başarılı olunmuş ve çağrı artık tek kişinin çağrısı olmaktan çıkıp toplumun (bir ümmetin) çağrısı haline gelmişti. Resulullah (s.a.)'ın tek kişiden devlete giden yolda söyledikleri ve yaptıkları onun ümmetini bağlayıcıdır. Çağrısını devlet haline getiren Resulullah bu çağrının hiçbir safhasında içinde yaşadığı düzenle uzlaşmamış, uyuşmamış, anlaşmamıştır. Taviz vermediği gibi teviller de yapmamış, bir yanlışlığa da düşmemiştir. Kendisi ile gönderilen mesajın hiçbir öğesinden vazgeçmemiş, o mesajın bütünlüğünü hep korumuş, bütün hassasiyetini bunun üzerinde teksif etmiştir.
Yönetime katılmamış, koalisyon kurmamış, tehditlerden yılmamış, açlık ve eziyetler kendisini yıktırmamış. Taif dönüşü Mut'im bin Adiyy'in himayesini taleb ederken de çağrısının herhangi bir cüz'ünden vazgeçeceğini söylemediği gibi, Adiyy de ona: 'Kabul ederim, himayeme alırım ama, şundan şundan vazgeçer, şunu, şunu söylemekten vazgeçersen!" dememiştir. Bu şartlarla, yani çağrısından ve bunu gerçekleştirme metodundan en ufak bir taviz vermeden yaşamış ve Rabb'ine sığınmış, yalnızca O'nun yardımına güvenmiştir. Zira kendisine verilen görev, ne yapıp yapıp mutlaka bir devlet kurmak değildi. O, yalnızca bir açıklayıcı idi.
Çağrısını açıklıyor ve Allah'ın kullarına vahyi duyuruyor, anlatıyordu, inananlarla birlikte olmak, birlikte davranmak ise bir çağrının en doğal sonucudur. Kimi peygamber gelmiş fakat bir tek bile taraftar bulamadan gitmiştir. Peygamber'e düşen kendisine verilen çağrıyı Allah'ın kullarına duyurup duyurmadığıdır. Duyurmak, açıklamak ona verilen görev iken bunu yapmaması, bu görevden kaçması halinde sorumludur. Zira Allah: "Biz kendilerine peygamber gönderilenlere de soracağız. Peygamberlere de soracağız." (A'raf/7) buyurmaktadır. Yunus(a.s) kendisine verilen görevden kaçar gibi olmuş ve kendisini balığın karnında bulmuştur.
İslâm ancak kendi kaidelerine uygun olarak benimsenir, uygulanabilir. Demokratik, laik, liberal kapitalist, Marksist metodlar kesinlikle onu bozar, kokuşturur. Zira her ideolojinin değer ölçüsü diğerinden farklıdır. Laik demokrasininki fayda iken, Marksizm'inki maddenin tekamülünü sağlamaktadır, islâm'ın değer ölçüsü ise Allah'ı razı etmektir. Herhangi bir düşünce veya amelin değeri, Allah'ı razı etmektir. Herhangi bir düşünce veya amelin değeri, Allah'ı razı etmesi derecesindedir.
İdeoloji düşünce ve metoddan meydana gelmiştir. Düşünce ve metod bir ideolojide aynı cinstendir. Makyavelist metod nasıl la-ik-demokrasinin vazgeçilemez metodu olarak uygulanagelmiş ise islam düşüncesi de Islami metod ile uygulanabilir. Metod tarifi göz önünde bulundurulmalı, unutulmamalıdır. Hiç bir Peygamber diğerinden farklı bir metod kullanılmamıştır.
Her fikir sahibinden kendisine iktidar (güç) sağlamasını ister. Ve hiçbir fikir teşkilatlanmadan iktidara gelemez. Resulullah (s.a.) hayatında bunu göstermiştir. Taşıdığı, Allah'ın kendisine gönderdiği İslâm'a güç kazandırmak için çalışmıştır, içinde yaşadığı düzenle iktidar yalnızca İslâm'ın olana kadar uyuşmamış, uzlaşmamış, taviz vermemiştir. Belirli zamanlarda belirli faydalar sağlamak için İslâm'ın herhangi bir şeyinden vazgeçmemiş, onu unutur gibi bile davranmamıştır.
Dâr'ün Nedve'ye katılarak Mekke'nin yönetiminde söz sahibi olmayı istememiştir. Yalnızca İslâm'ı anlatmaya, İslâm'a çağırmaya devam etmiştir. Sürdürdüğü bu metod sıkıntılara, eziyetlere vesile olmuş, lâkin o hiçbir zaman küfür ile, şirk ile uyuşma veya uzlaşmayı düşünmemiştir. Kendisinden önce gelen hiçbir peygamberin de yapamadığı gibi... Nefislerindeki pisliği, İslâm'ı kullanarak aklamaya çalışan, diğer bir tarifle pis arzularına meşruiyet kazandırmak için İslâmı O'nun Rabbani metodunu, peygamberleri de kullanmaktan çekinmeyen hasta ruhlar hezeyanlarını kussalar da Allah'ın hâlis kullan az değildir. Bu hezeyanları hemen farkediyorlar ve tiksinti duyuyor ve şifası için dua ediyorlar.
Her peygamberi aynı Allah gönderdiğine göre, Allah'ın sünnetinde de bir değişiklik görülmediğine göre nasıl olur da her peygamber farklı metod kullanmıştır diye söylenebilir, doğrusu bunu biz hasta bir kafanın ürünü olarak görüyoruz. Ve Rabb'imiz Allah'tan şifa diliyor hasta kafaya ve kafalara...
Biz Müslüman'ım diyenlere terbiyecimiz olduğunu kabul ettiğimiz Allah'ın elçileriyle gönderdiği vahyi, yine elçilerinin takib ettiği metod ile uygulamaları halinde Allah'ın razı olabileceklerini tavsiye ederiz. Hakk, budur. Ve bizler ancak Hakkı-sabrı tavsiye edenleriz.
İktibas Dergisi, Sayı: 197, Ercümend Özkan
|